Bülbül Ve Gül

başlık

Bülbül Ve Gül -Oscar Wilde

Oscar Wilde & Anne Cecilie Røgeberg

-Ona kırmızı güller götürürsem, benimle dans edeceğini söyledi, diye haykırdı genç öğrenci. Ama bahçemde tek bir kırmızı gül bile yok.
Bülbül, meşe ağacının içindeki yuvasından bunu duydu, yaprakların arasından bakıp merak etti.
“Bütün bahçede bir tanecik kırmızı gül yok!”, derken güzel gözleri yaşla dolmuştu. “Ah şu mutluluk ne kadar küçük şeylere bağlı! Bilgelerin bütün yazdıklarını okudum, felsefenin bütün sırlarına eriştim ama yine de kırmızı bir gülün yokluğu hayatımı mahvediyor.”
-İşte, nihayet gerçek bir aşık, dedi bülbül. Hiç tanımadığım halde gecelerce onu şakıdım, gecelerce yıldızlara onun hikayesini anlattım ve şimdi onu görüyorum. Saçları sümbül gibi koyu; dudakları yüreğinin arzuladığı gül kadar kırmızı; ama tutku, yüzünü soluk bir fildişine döndürmüş, keder alnını mühürlemiş.
-Prens yarın gece balo veriyor, diye söylendi genç öğrenci. Benim aşkım da gidecek. Ona bir kırmızı bir gül götürürsem, gün ağarıncaya dek benimle dans edecek. Ona kırmızı bir gül götürürsem onu kollarıma alacağım. Başını omzuma yaslayacak ve eli elime kenetlenecek. Ama bahçemde hiç kırmızı gül yok; yani yapayalnız oturacağım. O yanımdan geçip gidecek. Bana aldırış etmeyecek ve kalbim kırılacak.
-Gerçek aşık işte bu, dedi bülbül, Benim şakıdıklarımın acısını o çekiyor; benim için mutluluk kaynağı olan, onun için keder. Aşk kesinlikle harika bir şey! Zümrütlerden daha kıymetli, kıymetli opallerden daha değerli. Lallerle değiş tokuş edilemez, çarşıda bulunmaz. Ne tüccarlardan satın alınabilir, ne de terazide altınla tartılabilir.
-Müzisyenler yerlerine oturup telli sazlarını çalacaklar ve sevdiğim, arp ve kemanın sesiyle dans edecek. Dans ederken öyle hafif olacak ki, ayakları yere değmeyecek ve parlak giysileri içindeki saraylılar etrafını saracaklar. Benimle dans etmeyecek, çünkü ona verecek kırmızı bir gülüm yok, diyerek kendisini çimenlerin üzerine attı, yüzünü ellerinin arasına gömdü ve ağladı.
Kuyruğu havada yeşil küçük bir kertenkele, yanından koşarak geçerken sordu:
-Niye ağlıyor?
-Sahi, niye, diye sordu bir ışık demetinin ardından kanat çırpmakta olan kelebek.
-Sahi, neden, diye alçak ve yumuşak bir sesle yanındakine fısıldadı papatya.
-Kırmızı bir gül için ağlıyor, diye yanıtladı bülbül.
Hepsi bir ağızdan:
-Kırmızı bir gül için mi, diye bağırdılar. Ne kadar gülünç!
Pek alaycı bir şey olan küçük kertenkele kahkahayla güldü. Ama bülbül, öğrencinin kederindeki sırrı anladı; meşe ağacında sessizce oturup aşkın esrarını düşündü. Sonra birden kahverengi kanatlarını açıp havaya yükseldi. Koruyu bir gölge gibi geçti ve bir gölge gibi bahçe boyunca dolaştı. Çimen tarhın ortasında güzel bir gül ağacı duruyordu. Bülbül onu görünce çiçekli dallarından birinin üzerine kondu:
-Bana kırmızı bir gül verirsen ben de sana şarkılarımın en tatlısını söylerim, dedi.
Fakat ağaç başını iki yana salladı:
-Benim güllerim beyaz, diye yanıt verdi. Denizin köpüğü kadar beyaz, hatta dağların üstündeki kardan bile beyaz. Eski güneş saatinin etrafında yaşayan ağabeyime git. Belki istediğini sana o verebilir.
Bülbül eski güneş saatinin çevresinde büyüyen gül ağacına gitti.
-Bana kırmızı bir gül verirsen, sana şarkılarımın en tatlısını söylerim, diye seslendi.
Ama ağaç başını iki yana salladı:
-Benim güllerim sarı, diye yanıt verdi. Kehribar bir tahtta oturan deniz kızının saçları kadar sarı. Tırpancılar tırpanlarıyla gelinceye dek çayırlarda açan nergisten daha sarı. Öğrencinin penceresinin altında yaşayan ağabeyime git. Belki istediğini sana o verebilir.
Bülbül öğrencinin penceresinin altında biten gül ağacına gitti; ama ağaç başını iki yana salladı.
-Benim güllerim kırmızıdır, diye yanıt verdi. Güvercinin ayakları kadar hatta okyanusun kovuklarında dalgalanan mercanlardan bile kırmızı. Ama, kış damarlarımı dondurdu, don tomurcuklarımı kopardı, fırtına dallarımı kırdı. Bu yıl hiç gül vermeyeceğim.
-Bütün istediğim kırmızı bir gül, diye haykırdı bülbül. Sadece bir tane kırmızı gül! Onu sahip olmanın hiçbir yolu yok mu?
-Bir yol var, dedi ağaç. Ama, öyle korkunç ki sana söylemeye cesaretim yok.
-Söyle, dedi bülbül. Korkmuyorum!
-Eğer kırmızı bir gül istiyorsan, onu ay ışığında müzikten kendin yaratıp, kendi yüreğinin kanıyla boyayacaksın. Kalbini bir dikene dayayarak bana şakımalısın. Bütün gece boyunca ötmelisin ve diken kalbini delmeli. Kanın benim damarlarıma dolup benim olmalı, dedi ağaç.
-Kırmızı bir güle karşılık ölüm çok büyük bir bedel, diye haykırdı bülbül. Yaşam herkes için çok değerli. Yeşil ağaçlarda oturup, altından arabasındaki Güneş’i ve inciden arabasındaki Ay’ı seyretmek keyifli! Akçalının kokusu ve vadilere gizlenen mavi çan çiçekleri tatlı, tepelerdeki fundalar gibi. Fakat tüm bunlara rağmen sevgi, yaşamdan üstündür ve insan yüreğinin yanında bir kuşun yüreği nedir ki?
Kuş kahverengi kanatlarını açıp havaya yükseldi. Bahçenin üzerinden bir gölge gibi uçtu ve bir gölge gibi koruyu geçi.
Genç öğrenci, hala bıraktığı yerde, çimlerde yatıyordu ve güzel gözlerindeki yaşlar henüz kurumamıştı. Bülbül, “Mutlu ol!” diye haykırdı.
-Mutlu ol! Kırmızı güle kavuşacaksın. Onu bu gece ben ay ışığında müzikten yaratıp kendi yüreğimin kanıyla boyayacağım. Buna karşılık, senden bütün istediğim gerçek bir aşık olman; çünkü sevgi, bilge felsefeden daha bilgedir ve güç, kudretli de olsa sevgi ondan kudretlidir. Kaanatları alev rengidir ve alev gibi boyanmıştır vücudu. Dudakları bal kadar tatlı, nefesi buhur gibidir.
Öğrenci, çimenden başını kaldırıp baktı ve dinledi; ama bülbülün kendisine söylediklerini anlayamadı; çünkü o sadece kitaplarda yazılı şeyleri bilirdi. Ama Meşe ağacı anladı ve üzüldü; çünkü kendi dalları arasında yuva kuran küçük bülbülü pek seviyordu.
-Bana son bir şarkı söyle, diye fısıldadı Meşe. Çünkü sen gittiğinde kendimi yalnız hissedeceğim.
Bülbül, meşe ağacı için şakıdı. Sesi gümüş bir ibrikten akan su gibiydi. Bülbül şarkısını bitirdiğinde, öğrenci ayağa kalktı, cebinden bir defter ve kurşunkalem çıkardı. Korudan çıkarken kendi kendine:
-Güzelliği yadsınamaz; ama duyguları var mı? Hiç sanmam. Tıpkı birçok sanatçı gibi, içtenlikten yoksun salt bir biçimden ibaret. Başkaları için kendisini feda etmez. Sadece müziği düşünür ve sanatın bencil olduğunu bilmeyen yoktur. Yine de kabul etmek gerekir ki sesinde bazı güzel nağmeler var. Ne yazık ki bunlar hiçbir anlam taşımadıkları gibi işe de yaramıyorlar, diyerek odasına gitti. Ottan yapılmış küçük yatağına uzanıp sevdiğini düşünmeye başladı ve bir süre sonra uykuya daldı.
Ay gökyüzünde parlayınca, bülbül, gül ağacına gidip göğsünü dikene yasladı. Bütün gece boyunca göğsü dikene dayalı şakıdı ve soğuk kristal Ay aşağı eğilip dinledi. Bülbül gece boyunca öttü ve diken göğsünde gitgide daha derine battı. Kanı kabarıp vücudundan çekildi.
Önce bir erkekle bir kızın yüreğinde doğan aşkı şakıdı. Sonra şarkılar şarkıları izledikçe, taç yaprakları da taç yapraklarını izledi ve gül ağacının en üst dalında olağanüstü güzellikte bir gül açtı. Başlangıçta solgun bir rengi vardı, tıpkı nehrin üzerinde asılı duran sis gibi solgundu. Sabahın ayakları gibi soluk, şafağın kanatları gibi gümüşi… Gümüş bir aynada bir gülün gölgesi gibi, bir gülün sudaki silüeti gibi… İşte böyleydi gül ağacının en üst dalında açan gül.
Ama, gül ağacı bülbüle, “Dikene daha çok yaslan.” diye seslendi. “Daha çok yaslan küçük bülbül; yoksa gül tamamlanmadan gün doğacak.”
Böylece bülbül dikene daha çok yaslandı ve sesi yükseldikçe yükseldi; çünkü bir erkekle bir kızın ruhundaki tutkunun doğuşunu şakıyordu. Gülün yapraklarına narin bir pembelik geldi; tıpkı gelinin dudaklarını ilk öptüğünde damadın yüzünü kaplayan pembelik gibi. Ama diken henüz bülbülün kalbine değmediği için gülün yüreği de beyaz kalmıştı; çünkü bir gülün yüreğini ancak bir bülbülün yüreğindeki kan kızıllaştırabilirdi.
Ağaç Bülbül’e göğsünü dikene daha çok bastırması için seslendi, “Daha çok yaslan küçük bülbül. Yoksa gül bitmeden gün doğacak.”
Bülbül dikene daha çok yaslandı. Diken bülbülün yüreğine dokundu ve kuşun bütün vücudunu şiddetli bir sızı sardı . Acısı arttıkça artıyor şarkısı gittikçe vahşileşiyordu, çünkü ölümle mükemmelleşen aşk için şakıyordu; mezarda bitmeyecek bir aşkı şakıyordu.
Olağanüstü gül, tıpkı doğudaki semaların gülü gibi kızardı. Kıpkırmızıydı yapraklarının çevresi, kıpkırmızı bir yakut gibiydi kalbi. Ama bülbülün sesi kısıldı. Kanatları çırpınmaya başladı, gözlerine perde indi. Şarkısı gitgide soldu ve boğazına bir şeyin takıldığını hissetti. Ardından son bir güçlü ezgi çıkardı. Beyaz Ay bunu duydu ve şafağı unuttu; gökyüzünde kalakaldı. Kırmızı gül duydu, bütün vücudu coşkuyla titredi ve yapraklarını sabahın serin havasına açtı. Yankı, onu tepelerdeki eflatun oyuğuna taşıdı ve uyuyan çobanları düşlerinden uyandırdı. Irmağın sazlarının arasından aktı ve sazlar onun haberini denize götürdü.
“Bak, bak!”, diye bağırdı ağaç. “Artık gül tamamlandı.” Fakat bülbül yanıt vermedi; çünkü uzun otların içinde, kalbindeki dikenle, cansız yatıyordu.
Öğrenci, öğlen vakti penceresini açıp dışarıya baktı.
“Nasıl, ne harika bir talih bu!” diye haykırdı. İşte kırmızı bir gül! Hayatımda böyle bir gül görmedim. Öyle güzel ki eminim uzun Latince bir adı vardır.”
Aşağı eğilip gülü kopardı. Sonra şapkasını taktı ve elinde gülle koşa koşa profesörün evine gitti. Profesörün kızı kapının önünde oturmuş, bir makaraya mavi ibrişim sarıyor, küçük köpeği de ayaklarının dibinde yatıyordu.
-Size kırmızı bir gül getirirsem benimle dans edeceğinizi söylemiştiniz, dedi öğrenci. İşte bütün dünyanın en kırmızı gülü. Bu gece onu kalbinizin üstüne takacaksınız ve biz dans ederken o size sizi ne çok sevdiğimi  anlatacak.
Fakat kızın suratı asıldı.
-Korkarım giysime yakışmayacak, yanıtını verdi. Zaten Saray Nazırı’nın yeğeni bana gerçek mücevherler gönderdi ve herkesin bildiği gibi, mücevherler çiçeklerden daha pahalıdır.
-Eh, gerçekten çok nankörmüşsünüz! Dedi öğrenci öfkeyle ve gülü sokağa fırlattı. Gül oradan oluğa düştü ve üzerinden bir at arabasının tekerleği geçti.
-Nankör mü, dedi kız. Size bir şey söyleyim mi? Çok kabasınız! Hem zaten siz kim oluyorsunuz ki? Sadece bir öğrenci. Eminim, ayakkabınızda Nazır’ın yeğenindeki gibi gümüş bir toka bile yoktur, dedi ve sandalyesinden kalkarak eve girdi.
Öğrenci uzaklaşırken:
“Sevgi ne kadar aptalca bir şey!”, dedi. “Mantığın yarısı kadar bile faydası yok; çünkü hiçbir şeyi kanıtlamıyor, sonra hep olmayacak şeylerden söz ediyor, insanı doğru olmayan şeylere inandırıyor. Hatta oldukça işe yaramaz ve çağımızda fayda her şeyin başı. Felsefeye dönüp metafizik çalışacağım.”
Böylece odasına odasına döndü, kocaman, tozlu bir kitap çıkardı ve okumaya başladı.

Oscar Wilde

Çeviren: Eylem Rosseland

Nightingale and the Rose  by Oscar Wilde and Isabelle Brent

‘Bülbül Ve Gül’ – Oscar Wilde & Isabelle Brent

Kermesten Aldığım Kitaplar – Bülbül Ve Gül

Kermesten Aldigim Kitaplar. En Floyte Full Av Toner. En Julefortelling. Nattergalen Og Rosen
Bugün saatler bir saat ileri alındı. Bütün sabahı bizden bir saat önde koşan zamanı yakalamaya çalışarak geçirdikten sonra akşama doğru pes ettik. Gün, muhteşem olma olasılığıyla ışıl ışıl doğan her yeni gün gibi önce bize umutla göz kırptı; ama zamanla oynadığımızı anlayınca, neredeyse hiç yaşanmamış gibi yanımızdan koşarak kaçıp gitti. Bugünden geriye o kalabalık kafede oturup okuduğum güzeller güzeli acıklı masalın anısı kaldı…

Kermes

Geçen hafta Oslo’nun köklü ilköğretim okullarından birinde büyük bir kermes yapıldı. Oradan kendime üç tane kitap ve Türk kahvesi içerken kullanmak için el boyması espresso fincanları aldım. Bu kitapların ikisini, yukarıdaki resimde (ortadaki ve sağdaki) görebilirsiniz. Bugünkü yazımda, işte bu kermesten aldığım, ve o kalabalık kafede okuduğum Nattergalen og Rosen, yani Bülbül Ve Gül’den söz etmek istiyorum.

BÜLBÜL VE GÜLOrjinal adıyla The Nightingale and the Rose, Oscar Wilde’in ilk kez 1888 yılında yayımlanan ve en çok sevilen masallarından bir tanesi. Masallarını yazdığı dönem, eserlerini inceleyen kimi edebiyatçılar tarafından, yazarın en yaratıcı olduğu dönemlerden biri olarak değerlendiriliyor. Bu güzel masalların hepsi bildiğim kadarıyla Türkçe’ye çevrildi ve kitapçılarda mevcut. Ben bir kısmını daha önce farklı kaynaklardan okumuştum. Geçen yılki Londra ziyaretlerimden bir tanesinde, masalların Isabelle Brent tarafından resimlendiği ve toplu şekilde okurlara sunulduğu bir baskısına rastlamıştım ve tabii almadan edememiştim. (Isabelle Brent’ten bir önceki yazımda söz etmiştim. Buraya tıklayarak okuyabilirsiniz) Bülbül ve Gül‘ü Norveççe’ye çevrilmiş resimli bir çocuk kitabı olarak kermeste görünce, hem hikayenin başka bir dildeki ifadesini okumanın önemli olduğunu, hem de kaynak olarak evde bulundurmanın mantıklı olacağını düşündüğüm için almaya karar verdim. Resimlerin güzelliğine hiç değinmemek haksızlık olur elbette; çünkü binlerce kitabın arasında onu farkedebilmemin sebebi Norveçli çizer Anne Cecilie Rogeberg’in rengarenk resimleriydi.

Bu güzel masalı internette birçok kaynaktan Türkçe olarak okuyabilirsiniz; fakat çoğu birbirinin kopyası olduğu için çevirilerin internet ortamına aktarılması sırasında oluşan hataların neredeyse tamamı aynı. O yüzden masalı sizler için orjinalinden kendim çevirmeye karar verdim. Profesyonel bir çevirmen olmasam da, bu kişisel bir blog olduğu için, masalı elimden geldiğince kendi emeğimle ve bilgimle çevirmeyi ve eseri sizlerle bu şekilde paylaşmayı, başkasının çevirisini yayımlamaktan daha doğru buluyorum. Bülbül Ve Gül, bence çok küçük çocuklara sesli okumak ya da anlatmak için çok uygun olmayabilir; ancak genç ve yetişkin okurların bu güzel hikayeden çok keyif alacaklarını düşünüyorum. Bir sonraki yazımda (buraya tıklayarak) masalı Türçe olarak okuyabilirsiniz.

Sevgiler heart

Bird

The Fir Tree

fairytalesstorie00ande_0231

https://archive.org/stream/fairytalesstorie00ande#page/196/mode/2up

 

Out in the woods stood such a pretty little fir tree. It grew in a good place, where it had plenty of sun and plenty of fresh air. Around it stood many tall comrades, both fir trees and pines.

The little fir tree was in a headlong hurry to grow up. It didn’t care a thing for the warm sunshine, or the fresh air, and it took no interest in the peasant children who ran about chattering when they came to pick strawberries or raspberries. Often when the children had picked their pails full, or had gathered long strings of berries threaded on straws, they would sit down to rest near the little fir. “Oh, isn’t it a nice little tree?” they would say. “It’s the baby of the woods.” The little tree didn’t like their remarks at all.

Next year it shot up a long joint of new growth, and the following year another joint, still longer. You can always tell how old a fir tree is by counting the number of joints it has.

“I wish I were a grown-up tree, like my comrades,” the little tree sighed. “Then I could stretch out my branches and see from my top what the world is like. The birds would make me their nesting place, and when the wind blew I could bow back and forth with all the great trees.”

It took no pleasure in the sunshine, nor in the birds. The glowing clouds, that sailed overhead at sunrise and sunset, meant nothing to it.

In winter, when the snow lay sparkling on the ground, a hare would often come hopping along and jump right over the little tree. Oh, how irritating that was! That happened for two winters, but when the third winter came the tree was so tall that the hare had to turn aside and hop around it.

“Oh, to grow, grow! To get older and taller,” the little tree thought. “That is the most wonderful thing in this world.”

In the autumn, woodcutters came and cut down a few of the largest trees. This happened every year. The young fir was no longer a baby tree, and it trembled to see how those stately great trees crashed to the ground, how their limbs were lopped off, and how lean they looked as the naked trunks were loaded into carts. It could hardly recognize the trees it had known, when the horses pulled them out of the woods.

Where were they going? What would become of them?

In the springtime, when swallows and storks came back, the tree asked them, “Do you know where the other trees went? Have you met them?”

The swallows knew nothing about it, but the stork looked thoughtful and nodded his head. “Yes, I think I met them,” he said. “On my way from Egypt I met many new ships, and some had tall, stately masts. They may well have been the trees you mean, for I remember the smell of fir. They wanted to be remembered to you.”

“Oh, I wish I were old enough to travel on the sea. Please tell me what it really is, and how it looks.”

“That would take too long to tell,” said the stork, and off he strode.

“Rejoice in your youth,” said the sunbeams. “Take pride in your growing strength and in the stir of life within you.”

And the wind kissed the tree, and the dew wept over it, for the tree was young and without understanding.

When Christmas came near, many young trees were cut down. Some were not even as old or as tall as this fir tree of ours, who was in such a hurry and fret to go traveling. These young trees, which were always the handsomest ones, had their branches left on them when they were loaded on carts and the horses drew them out of the woods.

“Where can they be going?” the fir tree wondered. “They are no taller than I am. One was really much smaller than I am. And why are they allowed to keep all their branches? “Where can they be going?”

“We know! We know!” the sparrows chirped. “We have been to town and peeped in the windows. We know where they are going. The greatest splendor and glory you can imagine awaits them. We’ve peeped through windows. We’ve seen them planted right in the middle of a warm room, and decked out with the most splendid things-gold apples, good gingerbread, gay toys, and many hundreds of candles.”

“And then?” asked the fir tree, trembling in every twig. “And then? What happens then?”

“We saw nothing more. And never have we seen anything that could match it.”

“I wonder if I was created for such a glorious future?” The fir tree rejoiced. “Why, that is better than to cross the sea. I’m tormented with longing. Oh, if Christmas would only come! I’m just as tall and grown-up as the trees they chose last year. How I wish I were already in the cart, on my way to the warm room where there’s so much splendor and glory. Then-then something even better, something still more important is bound to happen, or why should they deck me so fine? Yes, there must be something still grander! But what? Oh, how I long: I don’t know what’s the matter with me.”

“Enjoy us while you may,” the air and sunlight told him. “Rejoice in the days of your youth, out here in the open.”

But the tree did not rejoice at all. It just grew. It grew and was green both winter and summer-dark evergreen. People who passed it said, “There’s a beautiful tree!” And when Christmas time came again they cut it down first. The ax struck deep into its marrow. The tree sighed as it fell to the ground. It felt faint with pain. Instead of the happiness it had expected, the tree was sorry to leave the home where it had grown up. It knew that never again would it see its dear old comrades, the little bushes and the flowers about it-and perhaps not even the birds. The departure was anything but pleasant.

The tree did not get over it until all the trees were unloaded in the yard, and it heard a man say, “That’s a splendid one. That’s the tree for us.” Then two servants came in fine livery, and carried the fir tree into a big splendid drawing-room. Portraits were hung all around the walls. On either side of the white porcelain stove stood great Chinese vases, with lions on the lids of them. There were easy chairs, silk-covered sofas and long tables strewn with picture books, and with toys that were worth a mint of money, or so the children said.

The fir tree was planted in a large tub filled with sand, but no one could see that it was a tub, because it was wrapped in a gay green cloth and set on a many-colored carpet. How the tree quivered! What would come next? The servants and even the young ladies helped it on with its fine decorations. From its branches they hung little nets cut out of colored paper, and each net was filled with candies. Gilded apples and walnuts hung in clusters as if they grew there, and a hundred little white, blue, and even red, candles were fastened to its twigs. Among its green branches swayed dolls that it took to be real living people, for the tree had never seen their like before. And up at its very top was set a large gold tinsel star. It was splendid, I tell you, splendid beyond all words!

“Tonight,” they all said, “ah, tonight how the tree will shine!”

“Oh,” thought the tree, “if tonight would only come! If only the candles were lit! And after that, what happens then? Will the trees come trooping out of the woods to see me? Will the sparrows flock to the windows? Shall I take root here, and stand in fine ornaments all winter and summer long?”

That was how much it knew about it. All its longing had gone to its bark and set it to arching, which is as bad for a tree as a headache is for us.

Now the candles were lighted. What dazzling splendor! What a blaze of light! The tree quivered so in every bough that a candle set one of its twigs ablaze. It hurt terribly.

“Mercy me!” cried every young lady, and the fire was quickly put out. The tree no longer dared rustle a twig-it was awful! Wouldn’t it be terrible if it were to drop one of its ornaments? Its own brilliance dazzled it.

Suddenly the folding doors were thrown back, and a whole flock of children burst in as if they would overturn the tree completely. Their elders marched in after them, more sedately. For a moment, but only for a moment, the young ones were stricken speechless. Then they shouted till the rafters rang. They danced about the tree and plucked off one present after another.

“What are they up to?” the tree wondered. “What will happen next?”

As the candles burned down to the bark they were snuffed out, one by one, and then the children had permission to plunder the tree. They went about it in such earnest that the branches crackled and, if the tree had not been tied to the ceiling by the gold star at top, it would have tumbled headlong.

The children danced about with their splendid playthings. No one looked at the tree now, except an old nurse who peered in among the branches, but this was only to make sure that not an apple or fig had been overlooked.

“Tell us a story! Tell us a story!” the children clamored, as they towed a fat little man to the tree. He sat down beneath it and said, “Here we are in the woods, and it will do the tree a lot of good to listen to our story. Mind you, I’ll tell only one. Which will you have, the story of Ivedy-Avedy, or the one about Humpty-Dumpty who tumbled downstairs, yet ascended the throne and married the Princess?”

“Ivedy-Avedy,” cried some. “Humpty-Dumpty,” cried the others. And there was a great hullabaloo. Only the fir tree held its peace, though it thought to itself, “Am I to be left out of this? Isn’t there anything I can do?” For all the fun of the evening had centered upon it, and it had played its part well.

The fat little man told them all about Humpty-Dumpty, who tumbled downstairs, yet ascended the throne and married the Princess. And the children clapped and shouted, “Tell us another one! Tell us another one!” For they wanted to hear about Ivedy-Avedy too, but after Humpty-Dumpty the story telling stopped. The fir tree stood very still as it pondered how the birds in the woods had never told it a story to equal this.

“Humpty-Dumpty tumbled downstairs, yet he married the Princess. Imagine! That must be how things happen in the world. You never can tell. Maybe I’ll tumble downstairs and marry a princess too,” thought the fir tree, who believed every word of the story because such a nice man had told it.

The tree looked forward to the following day, when they would deck it again with fruit and toys, candles and gold. “Tomorrow I shall not quiver,” it decided. “I’ll enjoy my splendor to the full. Tomorrow I shall hear about Humpty-Dumpty again, and perhaps about Ivedy-Avedy too.” All night long the tree stood silent as it dreamed its dreams, and next morning the butler and the maid came in with their dusters.

“Now my splendor will be renewed,” the fir tree thought. But they dragged it upstairs to the garret, and there they left it in a dark corner where no daylight ever came. “What’s the meaning of this?” the tree wondered. “What am I going to do here? What stories shall I hear?” It leaned against the wall, lost in dreams. It had plenty of time for dreaming, as the days and the nights went by. Nobody came to the garret. And when at last someone did come, it was only to put many big boxes away in the corner. The tree was quite hidden. One might think it had been entirely forgotten.

“It’s still winter outside,” the tree thought. “The earth is too hard and covered with snow for them to plant me now. I must have been put here for shelter until springtime comes. How thoughtful of them! How good people are! Only, I wish it weren’t so dark here, and so very, very lonely. There’s not even a little hare. It was so friendly out in the woods when the snow was on the ground and the hare came hopping along. Yes, he was friendly even when he jumped right over me, though I did not think so then. Here it’s all so terribly lonely.”

“Squeak, squeak!” said a little mouse just then. He crept across the floor, and another one followed him. They sniffed the fir tree, and rustled in and out among its branches.

“It is fearfully cold,” one of them said. “Except for that, it would be very nice here, wouldn’t it, you old fir tree?”

“I’m not at all old,” said the fir tree. “Many trees are much older than I am.”

“Where did you come from?” the mice asked him. “And what do you know?” They were most inquisitive creatures.

“Tell us about the most beautiful place in the world. Have you been there? Were you ever in the larder, where there are cheeses on shelves and hams that hang from the rafters? It’s the place where you can dance upon tallow candles-where you can dart in thin and squeeze out fat.”

“I know nothing of that place,” said the tree. “But I know the woods where the sun shines and the little birds sing.” Then it told them about its youth. The little mice had never heard the like of it. They listened very intently, and said, “My! How much you have seen! And how happy it must have made you.”

“I?” the fir tree thought about it. “Yes, those days were rather amusing.” And he went on to tell them about Christmas Eve, when it was decked out with candies and candles.

“Oh,” said the little mice, “how lucky you have been, you old fir tree!”

“I am not at all old,” it insisted. “I came out of the woods just this winter, and I’m really in the prime of life, though at the moment my growth is suspended.”

“How nicely you tell things,” said the mice. The next night they came with four other mice to hear what the tree had to say. The more it talked, the more clearly it recalled things, and it thought, “Those were happy times. But they may still come back-they may come back again. Humpty-Dumpty fell downstairs, and yet he married the Princess. Maybe the same thing will happen to me.” It thought about a charming little birch tree that grew out in the woods. To the fir tree she was a real and lovely Princess.

“Who is Humpty-Dumpty?” the mice asked it. So the fir tree told them the whole story, for it could remember it word by word. The little mice were ready to jump to the top of the tree for joy. The next night many more mice came to see the fir tree, and on Sunday two rats paid it a call, but they said that the story was not very amusing. This made the little mice to sad that they began to find it not so very interesting either.

“Is that the only story you know?” the rats asked.

“Only that one,” the tree answered. “I heard it on the happiest evening of my life, but I did not know then how happy I was.”

“It’s a very silly story. Don’t you know one that tells about bacon and candles? Can’t you tell us a good larder story?”

“No,” said the tree.

“Then good-by, and we won’t be back,” the rats said, and went away.

At last the little mice took to staying away too. The tree sighed, “Oh, wasn’t it pleasant when those gay little mice sat around and listened to all that I had to say. Now that, too, is past and gone. But I will take good care to enjoy myself, once they let me out of here.”

When would that be? Well, it came to pass on a morning when people came up to clean out the garret. The boxes were moved, the tree was pulled out and thrown-thrown hard-on the floor. But a servant dragged it at once to the stairway, where there was daylight again.

“Now my life will start all over,” the tree thought. It felt the fresh air and the first sunbeam strike it as if it came out into the courtyard. This all happened so quickly and there was so much going around it, that the tree forgot to give even a glance at itself. The courtyard adjoined a garden, where flowers were blooming. Great masses of fragrant roses hung over the picket fence. The linden trees were in blossom, and between them the swallows skimmed past, calling, “Tilira-lira-lee, my love’s come back to me.” But it was not the fir tree of whom they spoke.

“Now I shall live again,” it rejoiced, and tried to stretch out its branches. Alas, they were withered, and brown, and brittle. It was tossed into a corner, among weeds and nettles. But the gold star that was still tied to its top sparkled bravely in the sunlight.

Several of the merry children, who had danced around the tree and taken such pleasure in it at Christmas, were playing in the courtyard. One of the youngest seized upon it and tore off the tinsel star.

“Look what is still hanging on that ugly old Christmas tree,” the child said, and stamped upon the branches until they cracked beneath his shoes.

The tree saw the beautiful flowers blooming freshly in the garden. It saw itself, and wished that they had left it in the darkest corner of the garret. It thought of its own young days in the deep woods, and of the merry Christmas Eve, and of the little mice who had been so pleased when it told them the story of Humpty-Dumpty.

“My days are over and past,” said the poor tree. “Why didn’t I enjoy them while I could? Now they are gone-all gone.”

A servant came and chopped the tree into little pieces. These heaped together quite high. The wood blazed beautifully under the big copper kettle, and the fir tree moaned so deeply that each groan sounded like a muffled shot. That’s why the children who were playing near-by ran to make a circle around the flames, staring into the fire and crying, “Pif! Paf!” But as each groans burst from it, the tree thought of a bright summer day in the woods, or a starlit winter night. It thought of Christmas Eve and thought of Humpty-Dumpty, which was the only story it ever heard and knew how to tell. And so the tree was burned completely away.

The children played on in the courtyard. The youngest child wore on his breast the gold star that had topped the tree on its happiest night of all. But that was no more, and the tree was no more, and there’s no more to my story. No more, nothing more. All stories come to an end.

Hans Christian Andersen

Sources:
http://www.andersen.sdu.dk/vaerk/hersholt/TheFirTree_e.html?soegeord=tree&case=0&heleord=0&ord=AND
https://archive.org/stream/fairytalesstorie00ande#page/196/mode/2up