Kafka ve Kayıp Bebek

Kafka Ve Kaybolan Bebek

 

 

Oyuncak Bebek

 

Dünyaca ünlü yazar Franz Kafka 1923 yılında, ölümünden birkaç ay önce, Almanya’nın Berlin şehrinde gezerken ağlayan bir kız çocuğuyla karşılaşır. Çocuk oyuncak bebeğini kaybettiği için çok mutsuzdur. Yazar, onu avutmaya karar verir. Küçük kıza, bebekle yolda karşılaştığını ve onun aslında kaybolmayıp bir geziye çıkmış olduğunu anlatır. Oyuncak bebek kendi yoluna giderken, kıza mektup yazacağına dair Kafka’ya söz vermiştir. Büyük yazar, başlattığı hikayeyi yarıda bırakmayarak, ona farklı mekanlardan oyuncak bebek adına mektuplar ve kartlar göndermeye başlar. Bebek, bu mektuplarda seyahati sırasında yaşadığı maceraları anlatmaktadır. Hikayeye göre küçük kız en son mektup yerine bir paket alır. Paketten, kaybolana hic benzemeyen yepyeni bir oyuncak bebek çıkar. Bebeğin yanına iliştirilmiş küçük bir notta, ¨Yaptığım uzun yolculuk beni çok değiştirdi.¨ yazmaktadır.

 

Oyuncak Bebek

 

Kafka’nın insanlara ve hayata bakış açısı örnek alınacak ve dilden dile anlatılacak bir hikaye yaratmış. Yazarın kendisini ilgilendirmesi beklenmeyen bir sorunu böyle bir içtenlikle sahiplenmiş ve o soruna bu kadar insancıl ve yaratıcı bir çözümle yaklaşmış olması gerçekten çok etkileyici. Kafka’nın çocuğa yazdığı mektupların ve gezgin bebeğin şu anda nerede oldukları bilinmese de, bu güzel hikaye nice yaratıcı kalplere dokunmuş ve birçok hikayeci tarafıdan yeniden yorumlanmış.

 

Oyuncak Bebek

 

Kayıp Bebek/Herr Kafka og dukken som forsvant

Kafka Ve Kaybolan Bebek-onkapak Kafka Ve Kayıp Bebek, yani orjinal dilindeki adıyla The Lost Doll, Kafka’nın mektuplarından esinlenilerek yaratılmış resimli bir kitap. Jean Richardson’un yazdığı ve Mike Dodd’un resimlediği kitabın bendeki örneği Norveççe. Kitabı ne zaman ve nereden aldığımı bir türlü hatırlayamasam da, okur okumaz çok sevmiş ve size ondan bahsetmeye karar vermiştim.

İlk kez 1993 yılında basılan Kafka ve Kayıp Bebek, rengarenk resimlerle süslemiş otuz iki sayfadan oluşuyor. Richardson’un kalemiyle yeniden hayat bulan hikayede, kahramanımız minik Harriet, bebeği Lottie’yi kaybettiği o üzücü günden bir hafta sonra ondan bir mektup alıyor. Takip eden dönemde Harriet, bebeğinden dünyanın değişik köşelerinden gönderilmiş mektuplar ve kartlar almaya devam ediyor. Bu sayede küçük kız oyuncak bebeğinin seyahati sırasında yaşadığı maceralara uzaktan da olsa tanıklık etmiş oluyor. Kitabın sonunda Lottie eve dönmese de, yolunu gözleyen Harriet’e yeni bir oyun arkadaşı bulmayı ihmal etmiyor.

Richardson, kitabı kendi yorumuyla bitirirken okurlarını hayal kırıklığına uğratmamış. Yazarın ilham kaynağı kitabın giriş bölümünde açıkça belirtilse de, hikaye küçük okurları kendisine bağlayacak kadar sıcak ve inandırıcı bir biçimde başlamış ve sonlanmış. Kafka’dan mektup alan küçük kızın hissettikleri ve yaşadığı bu olağanüstü deneyim, kitap sayesinde adeta bütün çocuklara armağan edilmiş.

Kafka Ve Kaybolan Bebek-kapakBu kısacık öykü, içinde hayatımızın farklı safhalarında farklı anlamlar bulabileceğimiz, zamanla derinleşen türden bir öykü. Kayıp Bebek‘te, aslında üç ayrı karakterin paralel hikayelerinin anlatıldığını düşünürsek, bu kitapta, yaşamımızın her safhasında kendimizle özdeşleştireceğimiz bir kahraman bulabileceğimizi görürüz. Okul öncesi dönemdeki bir çocuk muhtemelen kendisini en çok Harriet’e yakın hisseder ve tıpkı Harriet gibi, bir yetişkinin tasarladığı büyülü bir deneyimin kahramanı olmak ister. Öyle ya, ilk kayıplarıyla baş etmeyi Kafka gibi dehanın yardımıyla öğrenmeyi kim istemez? Kitabı, hayatı ve dünyayı tanımak için duyduğumuz isteğin dizginlenemez hale geldiği bir dönemde okuduğumuzda, kendimizi en çok yerine koymak isteyeceğimiz karakter gezgin bebek Lottie olur sanırım. Hep büyüyen sorumlulukları bir yana bırakıp, tasasızca dünyaya açılmayı ve Lottie’nin yaptığı gibi yeni deneyimlerle dolu bir geziye çıkmayı düşlememiş bir genç yoktur herhalde. Büyük olasılıkla hepimiz böyle isteklerin ağır bastığı zamanlarda, hiç bilmediğimiz bir maceraya atılıp, gördüklerimizi, bizi bekleyen sevdiklerimizle paylaşmayı düşleriz. Hikayenin asıl kahramanına gelince, belki diğer tüm yetişkin okurlar gibi ben de kendimi onunla özdeşleştirmek istedim ve dahası kendimi ona hayran olmaktan alıkoyamadım. Hatta içten içe kendime, ¨Acaba ben de büyüyünce Kafka gibi olabilecek miyim?¨ diye sormadan edemedim.

 

Gondoldaki Bebek

 

Kayıp Bebek, aslında Kafka’nın mektuplarından esinlenilerek yazılmış kitaplardan yalnızca biri. Sizlere bu mektupların öyküyüsünü anlatan iki kitaptan daha söz etmek istiyorum.

Kafka ve Gezgin Bebek

Kafka ve Gezgin Bebekİspanyol edebiyatının tanınmış yazarlarından Jordi Sierra i Fabra tarafından yazılan ve ilk kez 2006 yılında basılan Kafka ve Gezgin Bebek 2007’de İspanya’da ödül almış bir kitap. Sierra’nın yüz yirmi üç sayfalık hikayesinde Kafka karşımıza bir bebek postacısı olarak çıkıyor. Kitaba göre Kafka, ilk karşılaşmalarının ardından her gün parka gelip oyuncak bebek adına yazılmış bir mektubu küçük kıza ulaştırmaya başlıyor. Pep Montserrat’ın resimlediği kitap, dilimize Serdar Çelik tarafından kazandırılmış. Kitabın Türkçe’ye çevrilmiş olması ve minik okurların bu hikayeyi kendi dillerinde okuma fırsatına sahip olmaları çok sevindirici.

 

Oyuncak Bebek

 

Sizlere kısaca söz etmek istediğim üçüncü eser de yine Kafka ve oyuncak bebeğe dair. Bu konu hakkında bu kadar çok şey yazdıktan sonra, yetişkin okurlar için yazılmış ve Türkçe’mize çevrilmiş bir kitabı gözardı etmek istemedim.

Kafka’nın Bebeği

Kafka'nın BebeğiGerd Schneider tarafından kaleme alınmış Kafkas Puppe, Türkçe’ye Regaip Minareci tarafından Kafka’nın Bebeği adıyla çevrilmiş ve Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayımlanmış bir roman. Schneider, yüz doksan iki sayfadan oluşan kitabında Kafka’nın küçük kıza yazdığı mektupların öyküsünü anlatırken, yazarın yaşamı ve hayatının son dönemleri hakkında ipuçları da veriyor. Kafka’yı seven, onun yaşamının son dönemlerini merak eden ve gezgin bebeğin hikayesini bir de Schneider’in kaleminden okumak isteyen herkesin bu kitabı seveceğini tahmin ediyorum.

 

Oyuncak Bebek

 

Nihayet bu uzun yazının sonuna geldik. Bu aralar hepsi birbirinden ilginç ve güzel kitaplar okuyorum. Bunların bazıları araştırma, bazıları da resimli çocuk kitapları. Şimdilik aralarında herhangi bir seçim yapamadığımdan, bir sonraki yazıma konuk olacak kitaplar hepimiz için sürpriz olacak gibi görünüyor.

Yakında yeniden görüşmek üzere,

Sevgiler

 

 

heart

 

 

Güzeller Güzeli Venezia (1. Bölüm)

Venedik'te Lambalar, Deniz Ve Kuleler

 

 

Kanal ve Tarihi Venedik Saraylari-Venetian Palaces on a Canal-Sayılı gün çabuk geçer derler. Sayılı günlerin sonunda ulaşılacak yer Venedik olduğundan benim için durum pek de öyle olmadı. Tam bir yıl boyunca fotoğraflara bakarak ve belgeseller izleyerek hayaller kurduktan sonra nihayet güzeller güzeli Venedik’i tekrar görme ve doya doya gezme fırsatına eriştim. Bu kez daha uzun kaldığımız için hemen hemen bütün sokaklarını gezme imkanımız oldu. Her mahalleye bir gün ayırarak Venedik’in her yerine birkaç anı sığdırdık. Turist kalabalıklarından sıyrılıp şehrin ruhunu tanımak ve Venediklilerin yaşantılarına tanık olmak için mutlaka bir süre kalmak gerekiyor. Buradaki kanalların, sarayların ve köprülerin hepsi birbirinden güzel. İlk bakışta birbirlerine benzeteceğiniz bu mekanların her birinden diğer saraylar, köprüler, kuleler ve gondollar bir başka açıyla ve bambaşka bir çarpıcılıkta görünüyor. Güneş her dokunduğu yapıya başka bir renk veriyor ve eğer binaları aşıp derin kanallara vurabilirse bambaşka kıpırtılarla yansıyor. İlk günlerde insanın gözü bu zaman zaman neşeli, zaman zaman melankolik ve gizemli manzaralardanVenedik'te Renkler-Colours of Venice- başka hiçbir şey görmüyor. Kahvelerini minicik mekanlarda ayaküstü kısa sohbetler eşliğinde içen, taze yiyecek alışverişlerini Rialto Köprüsü’nün hemen yakınındaki pazardan yaptıktan sonra, aldıklarını köprüler yüzünden pazar arabalarıyla evlerine götüren ve Venedik’e özgü gotik pencerelerini açıp yoldan geçen tanıdıklarıyla sohbet eden insanları sonraları farketmeye başlıyorsunuz. Şehrin yaşantısına ve kültürüne dair izlenimleriniz gözlerinizi zamansız ve enfes bir masal büyüsündeki mekanlardan ayırıp, çocuklarını okuldan alan ailelere, ders arasında kanal kenarlarında içeceklerini yudumlayıp, chiccettilerini yerken laflayan üniversitelilere bakabildiğinizde çoğalmaya başlıyor.

 

Victor Nizovtsev -Harlequin with Masks by Victor Nizovtsev

 

Francesco’nun Venedik’i

Green Waters of VeneziaBir zamanlar müthiş bir güçle Akdeniz’e hakim olmuş, Doğu’nun ışıltılı kumaşlarını, görkemli kubbelerini, geceleri kulaktan kulağa fısıldanan esrarengiz masallarını ve rengarenk baharatlarını Avrupa’ya taşımış Venedik ve Venediklileri biraz daha yakından tanımak isteyen yetişkin okurlarıma yine yetişkinler için (on beş yaş üstü izleyicilere hitap ediyor) BBC tarafından hazırlanmış güzel bir belgesel önerebilirim. Adı Francesco’s Venice (Francesco’nun Venedik’i) olan bu seriyi bu kadar özel hale getiren kişi Francesco’nun ta kendisi. Aslen Venedikli bir kont olup bütün hayatını Venedik’te geçirmis olan Mimar Francesco da Mosto, Venedik’in tarihini ve hikayelerini yer yer komik, yer yer hüzünlü ama hep ilginç anlatımıyla daha çekici ve daha samimi hale getiriyor. Venedik’e uzaktan ama aynı zamanda içten gözlerle bakmış, onu kendi hikayeleriyle daha yakından izlemiş oluyorsunuz. Belgeselin müzikleri şehrin kendisi gibi son derece gizemli ve sıcak. Francesco’s Venice şu anda Youtube’da mevcut (Buraya tıklayarak ilk parçayı izleyebilirsiniz). Da Mosto’nun BBC ile birlikte hazırladığı tek belgesel bu değil. Venedik serisi çok sevilince onu Italy: Top To Toe, Francesco’s Mediterranean Voyage, Shakespeare in Italy, A Sicilian Dream gibi yeni belgeseller takip etmiş. Ben bu sonuncusu, yani Bir Sicilya Rüyası dışındakilerin hepsini aldım ve çok büyük bir keyifle izledim. Henüz izlememiş olan okurlarıma mutlaka zaman ayırıp bu serilere bakmalarını öneririm. Bu tip belgeselleri özellikle seyahatlerden önce hazırlık programı olarak izlemeyi seviyorum; çünkü gittiğimiz mekanlara farklı gözlerle bakmamıza yardımcı oluyor. Bazen bir yeri gördüğümüzü, bildiğimizi ya da çok iyi tanıdığımızı düşünsek bile, oraya başkansının gözleriyle bakmak bizim de bakışımızı tazeliyor, içimizde yeni heyecanlar ve meraklar yaratıyor sanırım.

 

The Doge Cat Bookmark - http://www.insigniamasks.com.au/venetian-cats-as-traditional-venetian-characters

İlk ziyaretim sırasında içi muhteşem fresklerle süslenmiş pembe bir rüyaya benzeyen Dükler Sarayı’nı çok romantik bulmuş, sarayın avlusundaki mermer merdivenlerde güzel resimler çekmiştim. Venedik, uzun yıllar oligarşik cumhuriyet denilen bir sistemle yönetilmiş. Bu sisteme göre devlet yönetiminin başında, soylu ailelerden gelen adaylar arasından seçilen bir dük (doge) bulunuyormuş. Bu dükün hareketleri birçok kuralla sınırlıymış. Örneğin yabancılarla yaptıgı her görüşmede mutlaka bir gözlemci bulunur, dük Venedikli olmayan hiçkimse ile yalnız görüşemezmiş. Karısıyla olan özel yazışmaları dahil her türlü mektubu önce kontrolden geçer, çiçek, gül suyu, balsam gibi ekonomik değeri düşük olanların dışında hiçbir hediye kabul edemezmiş. Tüm diğer dükler gibi seçimle başa gelen elli beşinci dük Marino Faliero bu kısıtlamalardan sıkılmış olacak, ailesi ve yandaşlarının planları yardımıyla kendisini Venedik Kralı ilan edip, ülkeye saltanatı getirmeye karar vermis. Ancak buna fırsat bulamadan yakalanmış ve vatan haini olarak yargılandıktan sonra çabucak idam cezasına çarptırılmış. İdamı ise benim ilk bakışta romantik bulduğum bu mermer merdivenlerde gerçekleşmiş. Dükler Sarayı’nın salonlarından birinde, o zamanlar La Serenissima olarak da anılan Venedik Cumhuriyeti’ni yönetmiş bütün düklerin birer portresi olmasına rağmen, Marino Faliero’nun portresinin yeri siyaha boyanmış. Böylesi büyük tarihi olaylara sahne olan mekanlar hakkında bilgi edindikçe, insan baktığı beyaz mermerlerde bile, kara lekeler de dahil, insanlık tarihinin her rengini görmeye başlıyor.

 

Victor Nizovtsev -Harlequin with Masks by Victor Nizovtsev

 

Labirent Sokaklar

A Venetian Canal under the Shining Sun - Işıldayan Güneş Altında Bir Venedik KanalıUfacık tefecik, içi içine sığmayan bu şehrin sırlarından biri de labirent sokakları sanırım. Binaları kazıklarla suyun üzerine inşa edince, bunları birbirine bağlayan sokaklar ve yine kanallarla birbirinden ayrılmış olan bu sokakları birleştiren yüzlerce küçük köprü yapmışlar. Anlatırken bile tekerlemeye benzemeye başlayan bu durum, küçücük görünen şehrin aslında o kadar da küçük olmadığına dair ipucu veriyor. Bu labirent kent, şöyle bir bakmaya gelmiş gözlere kendisini birbirine benzeyen sokaklar bütünü gibi tanıtsa da, her şeyi bilmek ve görmek isteyenlerin karşısına sürekli yeni yollar ve yeni kanallar çıkararak onlara içini ve en gizli sırlarını açıyor. ‘Bütün şehri baştan sona gezmeme gerek yok; her yer zaten birbirine benziyor’ demeyen herkesin Venedik’e giderken iyi bir haritaya ve en az bir çift spor ayakkabıya ihtiyacı var bence. Biz gezerken kaybolmamak için telefonlarımıza Mtrip programını kaydedip kullandık. Labirente benzeyen bir yerde gezerken online bir rehberinizin olması işin büyüsünü biraz kaçırsa da, sokakları tanımaya başlayana kadar epey yardımcı oluyor. Tarihi bin seneyi aşan bu antik kenti modernleştirme ve modern bir kent gibi yaşatma çabasını görünce buraya olan Venedik'te Bir Kopruhayranlığımız biraz daha arttı. Elektrik ve telefon hizmetinin sunulması bile bu kente özel çözümler gerektirmiş. Telefon ve elektrik kablolarını şehrin mimari dokusunu bozmamak için köprülerden geçirmişler. Binaların su altında kalan kısımlarının bakımını ise kanalları düzenli bir şekilde boşaltıp kuruttuktan sonra yapıyor, işlem tamamlandıktan sonra kanalları yeniden suyla dolduruyorlarmış. Biz yer yer boyası bozuk görünen binaları bakımsız zannederken, tam tersine bazen yapıların ayakta kalma süresini uzatmak için yeni sıva ya da boya yapılmaması gerektiğini duyup şaşırdık. Şehrin nasıl yaşadiğini anlatan birkaç ilginç bilgiyi Venice Backstage – How does Venice work? adlı videoda İngilizce olarak bulabilirsiniz.

 

Victor Nizovtsev -Harlequin with Masks by Victor Nizovtsev

 

Unutulmaz Anlar

Venedik'te Gun Batarken-When the Sun Sets in Venice-Venedik’te gördüğüm ya da yaptığım her şeyi anlatarak sizi sıkmayı istemediğim için yazımın geriye kalan bölümünde sadece zamanın sessizce durmasını istediğim ve bende güzel anılar bırakan birkaç andan ve mekandan söz edeceğim.

En baştan başlamak gerekirse havaalanından şehre gelmek için bindiğimiz küçük vapur, yani vapuretto Venedik’e yaklaştığında karşımıza çıkan muhteşem siluet unutulmazdı. Yalnız bu yolculuk, mesafe hiç uzun olmamasına rağmen, vapur çok dolaştığı için neredeyse bir buçuk saat sürüyor. Ben kendimi yol boyunca şekerci dükkanının vitrinine bakar gibi hissettim. Güzelim Venedik elimizi uzatsak tutabileceğimiz kadar yakındı; ama onu bir türlü yakalayamıyor, ona bir türlü varamıyorduk. Şimdi Venedik’i düşündüğümde aklıma gelen en güzel görüntülerden biri, şehrin suyun üzerinde yüzermiş gibi görünen esrarengiz silüeti.

 

Bir Venedik Sarayinda IsiklarGüzellik deyince aklıma hemen Modern Sanat Galerisi olarak kullanılan Franchetti Sarayı (Palazzo Cavalli-Franchetti) geldi. Bu yapı öylesine güzeldi ki, gezerken binanın süslerine bakmaktan sergilenmekte olan eserleri unuttuk. Sarayın içindeki her ayrıntı zaten birer sanat eseri gibi. Sıradan ya da özensiz yapılmış ya da saklanmış hiçbir şey yok. Geniş salonları süsleyen rengarenk üfleme camdan yapılmış Murano avizeleri bile buna birer örnek olabilir. İçlerinden onlarca mavi, sarı ve pembe cam çiçekler ve yapraklar taşan kocaman cam sepetlere benzeyen bu şahane avizelerin hakkını veren bir fotoğraf çekmem mümkün olmadı. Sarayda gezerken beni en çok etkileyen şey ise kocaman pencereler oldu. Binanın ön cephesi Grand Canal denilen ana kanala bakarken, yan ve arka cephelerdeki pencereler, güzelim bir bahçeye açılıyordu. Bu pencerelerin önüne birer koltuk koyup orada bir öğleden sonrayı kitap okuyarak geçirmek nasıl olur hayal ettim ve bu hayal içimi ısıttı.

 

Vendik'te Bir Masal Penceresi

Venedik Franchetti Sarayi-Palazzo Franchetti-Venedik'te Bir Saray -A Venetian Palace- Palazzo

 

 

 

 

 

San Marko Meydanı’nında bulunan ve bana şehrin en süslü binası gibi görünen San Marco Bazilikası‘na girdiğim ve o inanılmaz altın mozaikleri gördüğüm ilk anı yaşadıkça hatırlayacağım sanırım. Burası sıradan bir katedral değil. Yüzyıllar boyunca seyahat eden Venedikliler şehre hep bu katedrali süslemek için çeşitli mücevherler ve kıymetli süslerle dönmüşler. Burada yatan Aziz Marko’nun bedeninin ülkeye çalınarak ve bir sır gibi gizlenerek getirilmiş olması ve çeşitili yağmalar sonucunda diyar diyar gezdirildikten sonra dinlenmeye ayrılan dört bronz atın hikayesi bu binanın tarihiyle ilgili öğrenilebilecek ilginç detaylar arasında.

 

San Marco Bazilikası

 

Venedik’te sıradan olduğunu tahmin ettiğim bir kış akşamıydı. Yoldan geçerken aldığımız kuru ve lezzetsiz sayılabilecek pizza dilimlerini yemek için Ponte di Rialto yani Rialto Köprüsü‘nün altındaki basamaklara oturduğumuz o an, benim için unutulmaz anlardan biri oldu. Hava kararmış, Grand Canal‘daki sarayların ışıkları yanmıştı. Kendi başımıza kaldığımız bu sessiz ve kısa zaman diliminde, yakınımızdan geçen vapurları dolduran turistlere baktık. Gelenlerde bir merak ve resim çekme telaşı, gidenlerde muhtemelen biraz hüzün ve belki biraz da gurur vardı. Çıkınlarına bu masal şehrinden süslü resimler ve anılar ekleyen ziyaretçiler, onları arada bir tekrar çıkarıp bu şehre ve geçmişlerine sihirli birer kaçamak yapabilecek olmanın gururunu hissetmekte haklılardı. Biz de sessizce oturmuş boğazımızı yırtan pizzaları yemeye çalışırken, yüzyıllardır bu köprünün altından ve üstünden geçen milyonlarca yolcunun arasındaki yerimizi ve kendi yolculuklarımızı düşündük. Venedik’e tekrar gittiğimde yine Rialto Köprüsü’nün altında oturup kanala vuran ışıklara bakmak istiyorum. Yalnız bu defa pizza yerine elimde Venedik’e özgü geleneksel bir bisküvi olan tereyagli Bacoli olacak.

Franchetti Sarayı’nın hemen yanında bulunan Accademia Köprüsü, yani Ponte dell’Accademia bence Venedik’in en güzel yerlerinden biri. Köprünün görüntüsünde herhangi bir çarpıcılık yoktu bana göre; ancak şehrin en muhteşem manzara fotoğraflarını çekebileceğimiz yerlerden bir tanesiymiş burası. Zaten kalabalığı görür görmez köprünün çok gözde bir nokta olduğunu anlıyor insan. Manzara buradan günün her saatinde farklı renklerde görünüyor. O yüzden Accademia Köprüsü’ne defalarca gelip sabah sisler içinde yüzen gondolları, kızıl akşam güneşini, yağmurla solmuş mavi gökyüzü altında hüzünlenen kubbeleri izlemek mümkün.

 

Kopru'den Venedik'e Bir Bakis -Accademia Venice -Venezia

 

Venedik’te geçireceğimiz tek Cumartesi gününü değerlendirmek için pazara ayrılmıs alanın biraz ilerisinden ara sokaklara sapmaya karar verdik. Karşımıza çıkan bir fırından aldığımız güzel kurabiyelere eşlik etmesi için kahve alabileceğimiz bir yer ararken merkezden iyice uzaklaştığımızı fark etmeden, alışveriş eden genç çiftler, köpeklerini gezdiren orta yaşlı Venedikliler ve birkaç diğer turistle birlikte arka sokakları aştık. Venedik’in sokaklarında amaçsızca epey yürüdükten sonra geri dönüş yolunda hem dünyanın en eski Ghetto’suna hem de Castello bölgesinde bulunan ve Vivaldi’nin vaftiz edildiği San Giovanni in Bragora kilisesine uğradık. Aslında Vivaldi’nin doğduğu evi görmek istiyorduk; ama görülecek bir ev olmayınca ve kilise de yakınımızda olunca buraya uğramayı tercih ettik. Ghetto ise elbette daha etkileyici geldi bana. Şehrin fakir bölgelerinden biri olan bu mekanda farklı bi hüzün vardı. Gittikçe tenhalaşan sokaklar ve meydanlarda yapayalnız kalıp geçmişi hayal edebileceğimiz çokca fırsatımız oldu.

 

Puslu Bir Gunde Venedik Ve Kanallar

 

Venedik gezisinin son günü Sevgililer Günü’ne denk geliyordu. Amacımız bu özel günü Venedik’te başlatıp, Floransa’da bitirmekti. Bu sebeple Cafe Florian‘a özellikle o gün gitmek istedik. Sabahtan itibaren bütün gün bardaktan boşanırcasına yağmur yağdığı için yaptığımız planın çok isabetli olduğunu görmüş olduk. Venedik’in her tarafı suya batmış gibiydi. Kanallar yetmezmiş gibi yer ve gök de suyla kaplanmıştı sanki ve dışarıda dolaşmak neredeyse imkansızdı. Dünyanin en eski kafesi olan Cafe Florian’a girmek için önce biraz sıra beklememiz gerekti; ama buna değdi. Servis ve sunulan her şey gerçekten çok kendine has ve lezzetliydi. Bu şehirde sıcak çikolatayı koyu kıvamlı olsun diye nişasta ile yapıyorlar. Florian’da içtiğimiz de bu yöntemle yapılmıştı; ama diğer yerlerde denediklerimize oranla çok daha koyu ve güzeldi . Soğuk ve yağmurlu bir günde her yanı fresklerle süslü bir mekanda bisküvi ve baharatlı çikolata ile servis edilen bir fincan cikolatalı içecek nasıl unutulmaz anılara eklenmez ki? Tarihi kimliği ve bozulmamış dokusu ile bu kendisine özgü kafeye yaptığımız ziyaret, bizim için tipik bir müze gezisi gibiydi.

 

Caffe Florian'da Sevgililer Günü

Yine Castello bölgesinde bulunan ve dünyanın en güzel kitapçısı olmaya aday Libreria Acqua Alta bana zamandan soyutlandığım ve bir rüya bulutunun içinde gibi hissettiğim harika bir öğleden sonra yaşattı; ama buna dair ayrıntıları yazımın ikinci bölümünde paylaşacağım. Venedik ile ilgili seçtiğim iki resimli çocuk kitabına da yazımın ikinci bölümünde değinmeyi planlıyorum. Çok yakında yeniden görüşmek üzere…

Sevgiler

 

Victor Nizovtsev -Harlequin with Masks by Victor Nizovtsev

 

HandDrawn_10_2bough_up_graphicsfairy