Çam Ağacı

Silent Night by Viggo Johansen

Çam Ağacı

Ormanda, küçük, güzel bir çam ağacı vardı. Güneş alan, havası bol bir yerde yetişiyordu. Etrafında nice büyük çam ve köknar arkadaşı vardı; ama küçük Çam Ağacı’nın tek derdi bir an önce büyümekti. Sıcacık güneşi ve tertemiz havayı hiç düşünmüyor, ormana çilek ve ahududu toplamaya geldiklerinde laflayan çiftçi çocuklarıyla hiç ilgilenmiyordu. Çocuklar, kovalarını tıkabasa çilekle doldurduktan veya onları sıra sıra dizdikten sonra dinlenmek için küçük Çam Ağacı’nın yanına oturduklarında “Şu küçük ağaç ne kadar da güzel. Değil mi?” derlerdi; fakat o bu sözleri duymak bile istemezdi.
Küçük ağaç ertesi yıl boy attı. Bir sonraki yıl daha da uzadı. Gövdesindeki boğumları sayarak, bir çam ağacının kaç yaşında olduğu söylemek mümkündür.

-Ah, şu diğerleri gibi kocaman bir ağaç olsaydım! diye içini çekiyordu. “O zaman dallarımı dört bir yana uzatır, tepemle de uzakları ve hatta bütün dünyayı görebilirdim! Kuşlar yuvalarını dallarımın arasına yapardı. Rüzgar estiği zaman diğer ağaçlar gibi zarifçe eğilirdim.” Ne güneş mutluluk veriyordu ona, ne kuşlar, ne de sabah akşam üzerinden süzülen kızıl bulutlar.

Derken kış geldi. Kar ışıltılı beyazlığıyla her yeri kapladı. Bir tavşan sık sık hoplayarak gelip ağacın tepesinden atlamaya başlamıştı. Ne sinir bozucu bir şeydi bu böyle! İki kış böylece geçti, üçüncü kış küçük ağaç öyle uzamıştı ki, tavşan artık üstünden atlayamıyordu. “Ah, büyümek, büyümek, kocaman ve yaşlı olmak, işte dünyadaki tek güzel şey bu!” diye düşünüyordu ağaç.
Sonbahar geldiğinde, keresteciler en büyük ağaçlardan bazılarını kesmeye gelirlerdi. Bu her yıl böyle devam ederdi. Artık bayağı büyümüş olan genç Çam Ağacı korkuyla titriyordu, çünkü kocaman ağaçlar çatır çatır yere devriliyor, dalları baltayla kesiliyor, bedenleri çıplak ve incecik kalarak neredeyse tanınmaz hale geliyordu. Sonra arabalara yükleniyor, atlar tarafından çekilerek ormandan alınıp götürülüyorlardı. Nereye gidiyorlardı böyle? Onlara neler oluyordu?

İlkbaharda kırlangıçlar ve leylekler gelince, ağaç onlara sordu: “Siz bu ağaçların nereye götürüldüklerini bilmiyor musunuz? Onlara hiç rastlamadınız mı?” Kırlangıçlar hiçbir şey bilmiyorlardı. Leylek ise oldukça düşünceli görünüyordu. Başını salladı ve “Evet, sanırım ben biliyorum. Mısır’dan dönerken pek çok yeni gemiye rastladım. Gemilerde çok gösterişli direkler vardı. Bu direkler, senin sözünü ettiğin ağaçlar olabilir; çünkü çam kokuyorlardı. Onlarla pek çok kez karşılaştım, çok uzun ve görkemlilerdi.”
-Keşke ben de denize gidebilecek kadar büyük olsaydım! Nasıl bir şeydir bu deniz, neye benzer?”
-Hmm, anlatması biraz uzun sürer! dedi Leylek ve uçup gitti.
-Gençliğinin değerini bil! dedi Gün Işığı. “Büyüyor olmanın, tazeliğinin değerini bil!”

Rüzgar ağacı öptü, çiğ taneleri onu gözyaşlarıyla suladı; ama Çam Ağacı bunları anlamadı.
Noel’e doğru, sadece içi içine sığmayan, ormanı terk edip gitmek isteyen Çam Ağacı kadar büyük olanları değil, çok daha genç ağaçları bile keserlerdi. Bu genç ağaçlar, ki özellikle güzel oldukları için seçilirlerdi, dalları kesilmeden at arabalarına yüklenir, atlar tarafından çekilerek ormandan alınıp götürülürlerdi.

-Nereye gidiyorlar? diye sordu Çam Ağacı. “Benden daha uzun değiller ki, hatta bir tanesi benden çok daha küçüktü? Niye hiçbirinin dallarını kesmediler? Nereye gidiyorlar?”

-Biz biliyoruz! Biz biliyoruz!” diye şakıdı serçeler. “Aşağı kasabadaki evlerin camlarından içeriye baktık ve onların nereye götürüldüklerini biliyoruz. Aklının almayacağı kadar büyük bir pırıltıya ve görkeme kavuşuyorlar! Pencerelerden içeriye baktık ve onların sıcak salonların ortasına dikildiğini, şahane süslerle, altın yaldızlı elmalarla, ballı kurabiyelerle, oyuncaklarla ve yüzlerce mumla donatıldıklarını gördük.”

-Peki ya sonra? diye sordu Çam Ağacı bütün dalları titreyerek. “Sonra? Sonra ne oluyor?”
-Bundan başka bir şey görmedik! Ama eşsizdi!”
-Ben de böyle ışıltılı bir gelecek için mi yaratıldım acaba?” diye çığlık attı küçük ağaç. “Denizleri aşmaktan çok daha güzel bir şey bu! Bu istek içimi kemiriyor! Şu Noel bir gelseydi!

-Uzadım artık, geçen yıl götürdükleri ağaçlar kadar da büyüdüm. Ben de bir arabaya konsaydım! O sıcacık salonda, o ihtişam ve şaşaa içinde olsaydım! Ya sonra? Elbet ardından daha iyi, daha güzel şeyler gelir, yoksa beni niye öyle süslesinler ki? Mutlaka daha büyük, daha muhteşem şeyler olur! Değil mi? Ah, nasıl da acı ve özlem duyuyorum. Bana neler oluyor böyle bilmiyorum ki?

-Bizim kıymetimizi bil! dedi hava ve gün ışığı. “Burada, özgürken tazeliğinin ve gencliğinin tadını çıkar. Ama bunlar küçük ağacı hiç mutlu etmiyordu. Büyüdü, büyüdü… Her mevsim yemyeşildi. Koyu yeşil… Yanından geçen insanlar, “Burada çok güzel bir ağaç var!” dediler.

Noel geldiğinde, hepsinden önce o kesildi! Balta bedenine derin bir darbe vurdu. Ağaç inleyerek yere devrildi. Bir acı hissetti. Güçsüzlük… Mutluluğu filan düşünecek hali kalmamıştı. Yurdundan, büyüyüp yeşerdiği topraklardan ayrıldığı için üzgündü. Sevgili eski arkadaşlarını, etrafını saran küçük çalıları ve çiçekleri, evet belki kuşları bile bir daha göremeyeceğini biliyordu. Bu gidiş, hiç de keyifli bir gidiş değildi.
Ağaç kendisine ancak diğer ağaçlarla birlikte çiftlikte arabadan indirilip bir adamın, “Bu mükemmel! Başka ağaca gerek yok!” dediğini duyduğunda geldi. Sonra, iki kentli hizmetkar gelip çam ağacını kocaman, şahane bir salona götürdüler. Duvarlarda boydan boya yağlıboya portreler asılıydı, büyük çini sobanın yanında, kapakları aslan şeklinde Çin vazoları duruyordu. Salonda sallanan sandalyeler, ipek koltuklar, üzeri resimli kitaplar ve paha biçilmez oyuncaklarla, en azından çocukların fikri buydu, dolu büyük masalar vardı.

Çam Ağacı, içi kumla dolu büyük bir fıçıya dikildi. Bunun bir fıçı olduğu anlaşılmıyordu; çünkü yeşil bir kumaşla kaplanmıştı ve altında da geniş, renkli bir halı vardı. Ağaç nasıl da titriyordu! Şimdi ne olacaktı acaba? Hem uşaklar hem de genç hanımlar etrafında dönüyor, onu süslüyorlardı. Dallarına renkli kağıtlardan kesilmiş, içi şekerlemelerle dolu küçük fileler astılar. Her tarafından sanki oracıkta yetişmiş gibi duran altın yaldızla kaplı elmalar ve cevizler sarkıyordu. Dallarına yüzlerce kırmızı, mavi, beyaz mum tutturdular. Yeşil iğne yapraklarının arasında tıpkı canlı insana benzeyen oyuncak bebekler, ki ağaç böyle bir şeyi daha önce hiç görmemişti,  sallanıyordu. En tepesine ise altın simden yapılmış büyük bir yıldız konmuştu. Çok güzeldi. Eşi benzeri görülmedik derecede görkemliydi. “Bu akşam,” dedi herkes hep birlikte, “Bu akşam ışıl ışıl ışıldayacak!”

-Ah, bir akşam olsa! diye düşündü ağaç. Mumlar hemen yakılsa! Sonra ne olur acaba? Ağaçlar ormandan gelip beni izlerler mi? Serçeler pencerelerin önünde uçuşurlar mı? Ben burada kök salarak büyür, yaz kış böyle süslü durur muyum?”

Evet, öyle olacağını çok iyi biliyordu! Ama kabuğunda özlemden kaynaklanan ciddi bir ağrı vardı. Ağaçlar için kabuk ağrısı biz insanlardaki baş ağrısı kadar acı vericidir.
Derken mumları yaktılar. O ne ışıltı ve ihtişamdı öyle! Ağaç bütün dallarıyla birlikte öyle bir titredi ki, mumlardan biri yeşil çam iğnelerini tutuşturuverdi. Canı çok yandı. Genç hanımların hepsi “İmdat!” diye bağrıştılar ve alevler çabucak söndürüldü.

Ağacın artık kıpırdamaya cesaret kalmamıştı. Ne dehşet bir şeydi bu! Bütün bu güzellikleri kaybedeceğinden öylesine korkuyordu ki; kendi parıltısı onu serseme döndürmüştü. Artık salonun iki kanatlı kapısı açılmış, çocuklar içeriye hızla koşmuşlardı, neredeyse ağacı devireceklerdi. Onların peşinden sakince büyükler geldi. Çocuklar bir an için sessizliğe büründüler, ama bu gerçekten sadece bir an sürdü, sonra yine coşkuyla bağırarak koşuştular. Ağacın çevresinde dans ettiler ve hediyeleri birbiri ardına topladılar.

-Ne yapmaya çalışıyor bunlar böyle? diye düşündü ağaç. “Neler oluyor?” Mumlar yanıp eriyor, dallara kadar küçülünce söndürülüyordu ve sonunda çocuklar ağacı talan etme iznini kopardılar. Ağacın üstüne öyle bir atıldılar ki, bütün dalları çatırdadı. Tepesindeki altın yıldızdan tavana bağlanmış olmasaydı yere yıkılırdı.

Çocuklar ellerindeki güzel oyuncaklarla etrafta dans edip duruyorlardı. Yaşlı dadıdan başka ağaçla ilgilenen kimse kalmamıştı artık. O da sadece, dalların arasında bir incir veya elma unutulmuş mu diye bakıyordu.

Çocuklar, “Hikaye isteriz, hikaye isteriz!” diye bağrıştılar ve ufak tefek, şişman bir adamı ağacın yanına doğru çekiştirdiler. Adam ağacın altına oturdu, “Şimdi yeşillikler içindeyiz ve anlatacaklarımı dinlemek bu ağaç için de çok faydalı olabilir; fakat yalnızca tek bir masal anlatacağım. Ivedy-Avedy masalını mı istersiniz, yoksa merdivenlerden düştüğü halde tahta çıkıp prensesle evlenen Yumurta Adam Humpty-Dumpty’i mi?”

Çocukların bazıları, “Ivedy-Avedy!” diye bağrıştı, bazıları ise “Yumurta Adam!”diye. Bir şamatadır gidiyordu. Yalnızca Çam Ağacı susuyor ve düşünüyordu: “Benim fikrim sorulmayacak mı? Ben hiçbir şey yapmayacak mıyım?” Ama artık onun işlevi bitmişti. Ağaç kendisinden bekleneni yerine getirmişti, hepsi buydu! Adam, merdivenlerden düştüğü halde tahta çıkıp prensesle evlenen Humpty-Dumpty’nin hikayesini anlattı. Çocuklar el çırpıp bağrıştılar: “Anlat, bir tane daha anlat!” Ivedy-Avedy masalını da dinlemek istiyorlardı ama Yumurta Adam ile yetinmek zorunda kaldılar. Çam Ağacı durgun ve düşünceliydi, ormandaki kuşlar hiç böyle bir şeyden söz etmemişlerdi. Yumurta Adam merdivenlerden düşmüş ve prensesle evlenmiş ha! “Evet, bu dünya böyle işte!” diye düşündü Çam Ağacı ve masalı anlatan adam kibar biri olduğu için anlattıklarını gerçek sandı. “Tabii, kim bilir belki ben de merdivenden düşerim ve ben de bir prensesle evlenirim,” dedi kendi kendisine. Sonra da, ertesi gün tekrar mumlarla, oyuncaklarla, yaldızlar ve meyvelerle donatılacağını düşünüp sevindi.

-Yarın titremeyeceğim! diye düşündü. “Güzelliğimin keyfini süreceğim. Yarın yine Yumurta Adam’ın hikayesini dinleyeceğim. Belki Ivedy-Avedy’ninkini bile… Böylece bütün gece boyunca sessiz ve düşünceli şekilde dikildi.
Ertesi sabah, uşak ile hizmetçi geldi.

-İhtişam yeniden başlıyor işte!” diye düşündü ağaç, ama gelenler onu sürükleyerek salondan ve sonra merdivenlerden çıkarıp tavan arasında ışıksız, kapkaranlık bir köşeye terk ettiler. “Bu da ne demek oluyor!” dedi. “Ben burada ne işim var! Burada ne dinleyeceğim şimdi?”

Duvara dayanıp öylece durdu. Düşündü, düşündü… Düşünmek için bolca zamanı vardı, çünkü günler ve geceler öylece akıp geçiyordu. Yukarı hiç kimse çıkmadı, sonunda biri göründüyse de, o da büyük kasaları bir köşeye koymak için gelmişti. Ağaç iyice arkada kalmıştı ve nerdeyse tamamen unutulmuştu.“Şimdi dışarıda kış var!” diye düşündü Çam Ağacı. “Toprak serttir ve karla kaplıdır, insanlar beni toprağa dikemezler; herhalde bu yüzden bahara kadar burada kalacağım. Ne kadar ince düşünceliler! Ne kadar da iyi insanlar! Ama keşke burası bu kadar karanlık ve ıssız olmasaydı! Küçük bir tavşan bile yok! Ormanda her yer karla kaplandığında, tavşan ne güzel zıplayarak yanımdan geçerdi. Gerçi üzerimden de atlardı ve ben o zamanlar ben bundan hiç hoşlanmazdım. Şimdi burada ne kadar korkunç bir yalnızlık var.”

O anda, minik bir fare “Mik, mik!” diyerek geldi. Peşinden bir tane daha… Çam Ağacı’nı burunlarıyla kokladılar ve sonra dallarının arasına giriverdiler.

-Feci soğuk! dedi fareler. “Burası gayet iyi sayılır! Öyle değil mi, yaşlı Çam Ağacı?”

-O kadar da yaşlı değilim! diye karşılık verdi Çam Ağacı. “Benden çok daha yaşlı olanlar var!”
-Nerelisin?” diye sordu fareler. “Neler bilirsin?” Çok meraklıydılar. “Bize dünyanın en güzel yerini anlatsana! Oraya hiç gittin mi? Hani o raflarında peynirlerin yığılı durduğu, tavanlarından jambonlar sarkan, donyağında dansettiğin ve cılız girip şişman çıktığın kiler?”

-Ben orayı bilmiyorum, dedi ağaç, “Ama güneşin pırıl pırıl parladığı, kuşların öttüğü ormanı biliyorum!

Sonra onlara gençliğinde gördüklerini anlattı . Minik fareler daha önce hiç böyle şeyler duymamışlardı. İlgiyle dinlediler ve ‘Ne çok şey görmüşsün, ne kadar da mutluymuşsun!” dediler.

-Ben mi? diye karşılık verdi Çam Ağacı ve kendi anlattıkları üzerinde şöyle bir düşündü. “Evet, aslında gerçekten çok eğlenceli günlerdi!” dedi. Sonra, kurabiyelerle ve mumlarla süslendiği o yılbaşı gecesini anlattı.

-Ooo, yaşlı Çam Ağacı, ne kadar da mutluymuşsun! dedi minik fareler.
-Hiç de yaşlı değilim!” diye cevap verdi Çam Ağacı. “Ormandan daha bu kış geldim! En güzel çağımdayım, şu an için gelişimim durmuş olsa da!”
-Her şeyi ne kadar da güzel anlatıyorsun! dedi fareler ve ertesi gece ağacın anlatacaklarını dinlemeleri için dört küçük fare daha getirdiler. Ağaç anlattıkça her şeyi daha net hatırlıyordu ve düşünüyordu: “Ne mutlu günlerdi! O zamanlar yine geri gelebilir. Yumurta Adam merdivenlerden düştüğü halde prensesle evlendi; belki ben de bir prensesle evlenebilirim!” Bunları düşünürken, ormanda yetişen küçük ve çok hoş bir huş ağacını anımsadı. Çam Ağacı için o, güzeller güzeli bir prensesti.

-Kimdir bu Yumurta Adam? diye sordu fareler.

Bunun üzerine Çam Ağacı, her kelimesini hatırladığı masalı anlattı. Fareler zevkten neredeyse ağacın tepesine sıçrayacak gibi oldular. Ertesi gece daha çok fare toplandı, hatta Pazar günü iki de büyük sıçan geldi. Ama sıçanlar, masalı hiç komik bulmadıklarını söylediler. Bu durum küçük fareleri çok üzdü, artık onlar da masalı eskisi kadar güzel bulmuyorlardı.
-Siz bir tek bu hikayeyi mi biliyorsunuz? diye sordu sıçanlar.
-Bir tek bunu biliyorum. Diye cevap verdi ağaç, “Bu benim hayatımın en mutlu akşamına ait; ama o zamanlar ne kadar mutlu olduğumu hiç düşünmemiştim.”
-Çok sıkıcı bir masal bu! Şöyle içinde et ve donyağı olan bir masal bilmiyor musunuz ya da kilerler hakkında hikayeler?”
-Hayır!” dedi ağaç.
-Peki teşekkürler öyleyse! diye cevap verdi sıçanlar ve evlerine döndüler.

Sonunda küçük fareler de gelmez oldular. Ağaç içini çekerek:

-Minik fareler etrafımda oturup anlattıklarımı dinlerken her şey ne kadar hoştu! Artık bu da geçip gitti! Ama beni buradan çıkaracakları günü hatırlayıp yeniden sevinebilirim!

Peki bu ne zaman oldu? Bir sabah vakti… İnsanlar gelip çatı katında ortalığı didiklediler. Kasaların yeri değiştirildi ve ağaç öne çekildi. Gerçi adamlar onu zemine biraz sertçe ittiler, ama hemen bir hizmetkar gelerek ağacı gün ışığının görüldüğü merdivene sürükledi.“İşte hayat yeniden başlıyor!” diye düşündü ağaç.Temiz havayı, gün ışığını hissetti.

Artık dışarıda, avludaydı. Her şey çok çabuk olmuş, ağaç kendine şöyle bir bakmayı bile unutmuştu. Etrafta göze atılacak öyle çok şey vardı ki. Avlu bir bahçeye bitişikti ve burada her şey çiçek açmıştı. Küçük çitin üzerindekı güller taptazeydiler ve mis gibi kokuyorlardı, ıhlamur ağaçları çiçek açmıştı ve kırlangıçlar etrafta ”Cik cik, sevdiğim geldi.” Diyerek uçuşuyorlardı. Söz ettikleri kişi ağaç değildi. “Yeniden yaşamaya başlayacağım!” dedi ağaç sevinçle ve dallarını yaymaya çalıştı. Ah, ne yazık ki hepsi kuruyup sararmış ve kırılganlaşmıştı. Isırganlar ile otların üzerinde bir köşede öylece yatıyordu. Altın yıldızı hala tepesinde duruyor, berrak gün ışığının altında parlıyordu.

Avluda birkaç neşeli çocuk oynuyordu, Noel gecesi ağacın etrafında danseden ve ağacın etrafında çok mutlu görünen çocuklardan bazılarıydı bunlar. En küçüklerinden biri gelip ağacın tepesindeki yıldızı çekerek kopardı.“Bakın şu eski ve çirkin Noel ağacında ne buldum!” diye bağırarak ağacın dalları üzerinde tepindi. Dallar çocuğun çizmelerinin altında çatırdıyordu. Ağaç, bahçede açan tazecik çiçeklere baktı, sonra kendine bir baktı ve çatı katındaki karanlık köşesinde olmayı diledi. Ormandaki gençliğini, o şen Noel akşamını ve Yumurta Adam’ın hikayesini keyifle dinleyen küçük fareleri…

-Geçti! Geçti gitti! dedi zavallı ağaç. “Keşke yapabiliyorken tadını çıkarsaydım bunların! Geçti artık!”

Derken bir çalışan geldi ve baltasıyla ağacı küçük parçalara böldü. Artık orada bir odun yığını vardı. Kocaman bir kazanın altında alev alev yanmaya başlamıştı. Derin derin iç çekiyor, her inleyişi küçük bir vuruşu andırıyordu. O yüzden oynarken bu sesleri duyan çocuklar koşup geldiler ve ateşin önüne oturdular. Ona bakarak “Çat! Pat!” diye bağrıştılar. Aslında çektiği her bir ah ile ağaç, ormandaki bir yaz gününü, yıldızların ışıldadığı bir kış gecesini düşünüyordu. O Noel akşamını, dinlediği ve anlatabildiği tek masal olan Yumurta Adam’ı düşündü. Böylece yandı, bitti, kül oldu.

Çocuklar avluda oynuyorlardı. En küçükleri göğsüne, ağacın hayatının en mutlu gecesinde taşıdığı altın yıldızı takmıştı. O gece çoktan geçmişti, ağaç artık yoktu ve onunla birlikte hikayesi de sona ermişti. Bütün hikayeler gibi…

Hans Christian Andersen

Çeviren: Eylem Rosseland

Kaynak: https://www.andersenstories.com/da/andersen_fortaellinger/grantraeet

sallanan at

Noel Tatili Başladı

Fındıkkıran'ı Okurken

Noel tatili başladı. Kedimiz Pusu omurgasını incittigi ve yeni ameliyat olduğu için bu seneki tatil planlarımı ertelemek zorunda kaldım. Günlerim merhem, kafalık, mama, kontrol, bandaj ve ilaç kelimelerinin özeti gibi olsa da, arada okuyacak ve arkadaşlarımla sohbet edecek zamanı bulduğum için gerçekten şanslıyım. Kedimin iyileşmesi benim için en güzel yılbaşı hediyesi olacak.

Pusu İyileşiyorNoel tatili süresince Masal Penceresi’nde iki güzel masal yayımlamayı hedefliyorum. Çevirileri henüz bitirmediğim için adları şimdilik gizli kalsın. Aslında Changeling masallarıyla ilgili yazımın ikinci bölümünü hazırlamak istiyordum, ama araya giren Noel burada gerçekten çok önemli bir bayram. Hem hayatımızın akışını etkilediği hem de bu bayrama ve yılbaşına dair es geçmek istemediğim çok güzel masallar olduğu için araya birkaç yazı sıkıştırmak uygun olur diye düşündüm.Pinokyo Çelenk Yaparken

Noel’i kutlayan ya da bu dönemde tatil yapan herkese en iyi dileklerimi gönderiyorum. Umarım güzel bir tatil geçiriyorsunuzdur. Sürpriz masalları okumak istiyorsanız önümüzdeki günlerde Masal Penceresi’ne bakmayı unutmayın.

Yakında Görüşmek Üzere,

Eylem Rosseland <3

Fındıkkıran ve Sallanan At

 

Not: Tatlı Muppet Show kuklaları ve melek sesli Andrea Bocelli’nin birlikte hazırladıkları gösteri gerçekten harika. Sizlerle paylaşmadan edemedim. Umarım seversiniz.

 

 

Changeling: Periler, Kayıp Çocuklar Ve Bir Hırsızlık Masalı (1. Bölüm)

Bir Hırsızlık Masalı

Varlığı insanınkine paralel şekilde uzanan masallar, yüzyıllardır köylülerin dillerinden dokumacı kadınların ipliklerine, soyluların salonlarından masal toplayıcılarının kalemlerine, çocuk kitaplarının raflarından yepyeni sanat dallarına yolculuk ediyor. Her yeni anlatımda yeniden doğan, yeniden serpilip büyüyen ve yeniden şekillenen masallar, bugün hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş durumda.Vintage-Floral-WreathDarkFairyHer ne kadar Disney’in, şiddetten ve karanlık yüzünden arındırılıp şeker pembesine boyanmış masal filmleri nedeniyle bu tür, birçok insan için romantik ve gerçek dışı bir mutluluğun sembolu haline gelmiş olsa da, ona biraz daha yakından baktığımızda, gülümseyen süslerinin ve ışıldayan güzelliğinin ardında insanın tüm gerçekliğini ve hayatın bütün acılarını katmanlar halinde sakladığını görürüz. Tüm kayıpları ve yoksunlukları, uğradığı haksızlıklar, tanık olduğu tacizler, geçirdiği travmalar arasında olgunlaşırken kendisini çiçek ve baharat kokularıyla, parlak mücevherlerle, sevgiyle, aşkla, umutla, renk renk giysilerle süsleyen insanoglu gibi. Güzellik ve çirkinliğin birbirine sarıldığı, iyilikle kötülüğün bazen karışarak, bazense akıntıyla birbirinden ayrılarak yolunu bulduğu, hayattan türediğinden olacak, hep değişen ve yaşına inat hiç eskimeyen masallarımız… İki umutlu ya da umutsuz noktanın arasında, güzeli öpmek, yumuşak kediye sarılmak, mis kokan kahveyi yudumlamak, kremalı kekten bir lokma almak, içli bir şiiri okumak kadar ihtiyaç. Hayatın ta kendisi…Vintage-Floral-WreathAlchetronHepimizin bildiği gibi bu tür, içinde çok çeşitli alt türleri ve biçimleri barındırıyor. Yazımın devamında sizlere masal kelimesiyle özdeşleştirmeyi en çok sevdiğimiz peri hikayelerinden ve perilerden söz etmek istiyorum. Peri deyince aklımıza daha çok insanlara iyilik yapma amacıyla var olan sihirli kadınlar gelse de perilerin icinde var oldukları kültürleri yansıtan çok çeşitli fonksiyonları var. O sepeble de İrlanda, Britanya ve muhtemelen daha birçok coğrafyada hikayeleri anlatılan periler, karşımıza aslında alışkın olduğumuzdan çok daha değişik karakterlerde çıkabiliyor. İrlanda ve Britanya masallarında çokça rastladığımız, kendilerine saygı duymayan ya da yanlış davranan insanları cezalandırmaktan, yeri geldiğinde onlara acı verici dersler vermekten çekinmeyen bu tekinsiz yaratıkların var olma amacı insanların dileklerini yerine getirmek için yaşayan, kabarık etekli ve tül kanatlı meleksi kadınlarınkinden biraz daha farklı.
İki bölümden oluşan bu yazı tam da böyle, Disney filmlerinde karşılaştıklarımızdan daha karanlık ve ürkütücü bir profil çizen perileri konu alıyor; yani hırsız perileri ve Changeling hikayelerini. Sinemacılar eserlerinde, kötüler tarafından çalınan daha doğrusu değiş tokuş edilen çocukları ya da kaybedilenin yerine sunulan alternatifleri işlemeyi seviyor. Sinemada hem daha gerçekçi hem aynı derecede büyülü şekilde yorumlanmış çeşitli örnekler bulmak mümkün. Elbette Changeling masallarının temeli de onu yaratan insanların geçmisteki inançlarına ve hikayelerine dayandığı için yaratıcı çalışmalarda bu konuya rastlamak şaşırtıcı değil.Vintage-Floral-WreathThe Captive RobinChangeling, yani değiş tokuş hikayesine göre periler, insanlardan cok da uzak olmayan kendilerine ait bir alanda yaşarlar ve onlarla aralarındaki ilişkiyi son derece mesafeli tutarlar. Çoğunlukla insanlara kendilerini göstermekten hoşlanmayan bu gizemli varlıklar, yeri geldiğinde hırsızlık ve haksızlık yapmaktan kaçınmazlar. Farkli coğrafyalarda cin, nisse, peri gibi farklı adlarla varolan bu tuhaf yaratıklar bazen insanların bebeklerine göz koyarlar ve bir bebek kaçırdıkları zaman yerine kendilerinden birini bırakmayı ihmal etmezler. İşte Changeling bu masal tipinde çalınan bebeğin yerine anneye verilen hasta, çirkin ya da istenmeyen peri bebeğe deniyor. Bazı hikayelerde insan bebekle değiştirilen varlık, cansız bir nesne ya da periler toplumunda artık istenmediği için insanların arasına gönderilen bir karakter de olabiliyor. Masalda anne yaşadığı kabusu herkese ifade edemese de elbette bebeğinin değiştirildiğini ve beşikte yatanın kendisine ait olmadığını anlıyor ve bu varlığın kendi çocuğu olmadığını biliyor. Masalın gidişatına göre bir takım görevler yerine getirerek bebeğine yeniden kavuşuyor ya da onu sonsuza kadar kaybediyor. Kimi araştırmacılara göre Changeling masalları doğumu takip eden süreçte depresyona giren, dünyaya getirdiği bebekle umduğu anne çocuk bağını kuramayan ve belki çocuğunu reddeden, ona zarar veren annelerin hikayelerine dayanıyor. Bilimin bugünkü kadar yolumuzu aydınlatamadığı dönemlerde, ansızın gerçekleşen bebek kayıplarını ve hastalıklarını hurafelerle ve peri hikayeleriyle açıklayan ya da kayıplarını tıpkı şarkılarla, türkülerle olduğu gibi masalların metaforik anlatımlarıyla da dile dökme gereksinimi duyan insanları anlamak zor değil. Sihirle ve gerçek üstü motiflerle bezeli masalların ardındaki gerçekleri ararken insan psikolojisini hedef alan bir perspektif tercih eden veya sinema ve halk masalları arasındaki bağlantı hakkında araştırma yapmak isteyen öğrenciler için değiş tokuş konusu güzel ve ilginç bir çalışma alanı yaratabilir diye düşünüyorum.

Changeling kelimesinin folklorik anlamı hakkında çok düşünmesek bile, muhtemelen çoğumuz iki ünlü sinema filmi nedeniyle bu kelimeye daha önceden aşinayız. Yazımın devamında sizlere bu ikisi de dahil olmak üzere bu tip masallardan esinlenilerek çekilmiş birkaç filmden söz etmek istiyorum. Bunlardan en çok bilineni Clint Eastwood tarafından 2008 yılında çekilmiş olan ve başrolünde Angelina Jolie’yi gördüğümüz Sahtekar. Vintage-Floral-Wreath

Changeling / Sahtekar
Sahtekar-ChangelingFilm, 1920’li yıllarda dokuz yaşındaki kayıp oğlunu arayan yalnız bir annenin hikayesini anlatıyor. Hikayeye göre polis çocuğunu arayan kadına yardım edemeyip zor durumda kalınca, olayın üstünü örtmek amacıyla ona kendisine ait olmayan bir çocuk verir. Jolie’nin canlandırdığı Christine Collins karakteri ne kadar itiraz etse de bu çocuğun kendisine ait olmadığını uzun süre ispatlayamaz. Böylece kendi oğluna ulaşmak için sahip olduğu şans azalır. Film gerçek bir hikayeden esinlenilerek çekilmiş ve insanın damağında buruk bir tat, kalbinde karanlık bir nokta bırakarak bitiyor. Üzüntü, haksızlığa tahammülsüzlük, ölümün uyandırdığı karanlık yas ve umutsuzluk hissi içinizden sızıp gününüzü ve gecenizi sarıyor. İzlediklerim arasında Angelina Jolie’nin oyunculuğunu inandırıcı bulduğum tek film bu sanırım. Türkçe’ye sahtekar adıyla çevrilmesi bence çok şaşırtıcı.
Buraya tıklayarak film hakkında film hakkında daha çok bilgi edinebilirsiniz.
Vintage-Floral-Wreath

The Changeling / Dehşet
TheChangeling-DehşetChangeling adını taşıyan ikinci filmse aslında daha eski, 1980 yılından Peter Medak’a ait bir korku filmi. Kızını ve karısını bir trafik kazasında kaybeden ünlü bir kompozitor, müzik çalışmalarına devam etmek için, arkadaşlarının önerisiyle çok büyük, tarihi bir köşke taşınır; ancak bu güzel ve görkemli ev, içinde korkunç bir sır saklamaktadır. Ben bu filmi, tipik perili ev hikayelerinden daha farklı bir derinliğe sahip, duygusal bir gerilim filmi olarak algıladım. Devamını anlatarak henüz izlememiş okurlarımın hevesini kaçırmak istemiyorum. Hayalet ve perili ev hikayelerini seviyorsanız, ani seslerle oturduğunuz yerde zıplamak yerine atmosferik, içinize işleyen filmlerden hoşlanıyorsanız, bu tür yapıtların en güzellerinden biri olan The Changeling‘i mutlaka izlemenizi öneririm. Tıpkı masallarda olduğu gibi, bu filmde de korkunç bir trajediyi, şahane bir anlatımla ve dekorla süslenmiş buluyoruz. Film hakkında biraz daha bilgi almak için buraya tıklayabilirsiniz.Vintage-Floral-Wreath

The Daisy Chain / Daisy’nin Dehşeti
The Daisy Chain-Daisy'nin DehşetiThe Daisy Chain ile birlikte Changeling hikayelerinin anavatanı diyebileceğimiz İrlanda’ya gidiyoruz. Muhteşem bir doğanın ev sahipliği yaptığı bu enteresan filmin konusu diğerlerinden biraz daha farklı ve bence orjinal değiş tokuş masallarına biraz daha çok benziyor.
Hikayemizin odak noktasında, bebeklerini kaybettikten sonra yaşadıkları şehir Londra’yı terkedip İrlanda kıyılarına yerleşen Martha ve Tomas Conroy var. Genç çift İrlanda’daki yeni düzenlerine adapte olmaya çalışır ve ikinci bebeklerinin doğumuna hazırlanırken yaşamlarına önce erkek kardeşini sonra ebeveynlerini kaybeden Daisy adında küçük bir kız çocuğu giriyor. Ailesini ve evini kaybetmiş bu özel çocuğa sahip çıkmaya karar veren çifti hoşlarına gitmeyecek sürprizler bekliyor.

Filmin imdb linki burada.

Vintage-Floral-WreathLabyrinth/Labirent

LabyrinthLabirent sizlere söz ettiklerim içinde çocukların izleyebilecegi tek film. Elbette bu film de çok küçük çocuklara uygun sayılmaz; ancak en azından korku filmi kategorisinde değil. Labirent resmen, Muppet Show ve Susam Sokağı’nın yaratıcısı Jim Henson masalsı bir sinema filmi çekseydi nasıl olurdu diye merak edenler için cevap niteliğinde bir eser olmuş. Başrolleri paylaşan David Bowie ve Jennifer Connelly, 1986 yılına ait bu tatlı müzikali çekerlerken, çok eğlenmişlerdir eminim. Muppet Show’unkileri andıran komik diyalogları takip ederken araya giren şahane müziklerle izleyici adeta kendisini seksenli yılların kucağında, David Bowie’nin ninnileriyle sallanırken buluyor. Maurice Sendak’in Outside Over There adlı kitabindan esinlenilerek çekilmiş bu yapımda Bowie’yi kırpık saçları, parlak pelerini ve taytıyla goblinlerin kralı Jareth rolünde görüyoruz. Hikayeye göre, goblinler, henüz minicik bir bebek olan kardeşi Toby’e bakmaktan hiç keyif almayan ve isyankar bir tavır içinde ondan kurtulmak isteyen on beş yaşındaki Sarah’ın dileğini duyarlar ve minik bebeği yatağından alıp götürürler. Kardeşinin gerçekten goblinler tarafından kaçırıldığını farkeden Sarah, yaptığına çok pişman olur ve Toby’i geri getirmek için yola düşer.

Ben Labirent‘i, Maurice Sendak hakkında araştırma yaparken buldum ve bir Cumartesi akşamımı ona ayırdım. On iki yaşına geri dönmek için insanın bir zaman makinesi sahibi olmasına gerek yokmuş. Eski bir filmin, portakallı gazoz ve bir kase çerezin de zamanı geriye götürme yetisine sahip olduğunu Labirent sayesinde öğrenmiş oldum.

Filmin, Sendak’ın bir kitabından esinlenilerek çekildiğine değinmiştim. Aslında goblin kuklaların hemen hepsi yine yazarın Vahşi Şeyler Ülkesinde adlı kitabında yer alan canavarlardan esinlenilerek yaratılmışa benziyor. Zaten yapımın ilk sahnelerinde, Sarah’ın odasında kitabın bir kopyasını görmek de mümkün.

Yazının ikinci bölümünde sizlere Outside Over There ve Changeling konusunu işleyen diğer birkaç edebiyat eserinden bahsetmek istiyorum. Uzun bir aradan sonra böyle bir yazı hazırlamak benim için bir zevkti. Umarım sizler de biraz olsun keyif alarak okumuşsunuzdur.

Sevgilerimle,

 

Eylem Rosseland

 

Vintage-Floral-Wreath