Güzeller Güzeli Venezia (1. Bölüm)

Venedik'te Lambalar, Deniz Ve Kuleler

 

 

Kanal ve Tarihi Venedik Saraylari-Venetian Palaces on a Canal-Sayılı gün çabuk geçer derler. Sayılı günlerin sonunda ulaşılacak yer Venedik olduğundan benim için durum pek de öyle olmadı. Tam bir yıl boyunca fotoğraflara bakarak ve belgeseller izleyerek hayaller kurduktan sonra nihayet güzeller güzeli Venedik’i tekrar görme ve doya doya gezme fırsatına eriştim. Bu kez daha uzun kaldığımız için hemen hemen bütün sokaklarını gezme imkanımız oldu. Her mahalleye bir gün ayırarak Venedik’in her yerine birkaç anı sığdırdık. Turist kalabalıklarından sıyrılıp şehrin ruhunu tanımak ve Venediklilerin yaşantılarına tanık olmak için mutlaka bir süre kalmak gerekiyor. Buradaki kanalların, sarayların ve köprülerin hepsi birbirinden güzel. İlk bakışta birbirlerine benzeteceğiniz bu mekanların her birinden diğer saraylar, köprüler, kuleler ve gondollar bir başka açıyla ve bambaşka bir çarpıcılıkta görünüyor. Güneş her dokunduğu yapıya başka bir renk veriyor ve eğer binaları aşıp derin kanallara vurabilirse bambaşka kıpırtılarla yansıyor. İlk günlerde insanın gözü bu zaman zaman neşeli, zaman zaman melankolik ve gizemli manzaralardanVenedik'te Renkler-Colours of Venice- başka hiçbir şey görmüyor. Kahvelerini minicik mekanlarda ayaküstü kısa sohbetler eşliğinde içen, taze yiyecek alışverişlerini Rialto Köprüsü’nün hemen yakınındaki pazardan yaptıktan sonra, aldıklarını köprüler yüzünden pazar arabalarıyla evlerine götüren ve Venedik’e özgü gotik pencerelerini açıp yoldan geçen tanıdıklarıyla sohbet eden insanları sonraları farketmeye başlıyorsunuz. Şehrin yaşantısına ve kültürüne dair izlenimleriniz gözlerinizi zamansız ve enfes bir masal büyüsündeki mekanlardan ayırıp, çocuklarını okuldan alan ailelere, ders arasında kanal kenarlarında içeceklerini yudumlayıp, chiccettilerini yerken laflayan üniversitelilere bakabildiğinizde çoğalmaya başlıyor.

 

Victor Nizovtsev -Harlequin with Masks by Victor Nizovtsev

 

Francesco’nun Venedik’i

Green Waters of VeneziaBir zamanlar müthiş bir güçle Akdeniz’e hakim olmuş, Doğu’nun ışıltılı kumaşlarını, görkemli kubbelerini, geceleri kulaktan kulağa fısıldanan esrarengiz masallarını ve rengarenk baharatlarını Avrupa’ya taşımış Venedik ve Venediklileri biraz daha yakından tanımak isteyen yetişkin okurlarıma yine yetişkinler için (on beş yaş üstü izleyicilere hitap ediyor) BBC tarafından hazırlanmış güzel bir belgesel önerebilirim. Adı Francesco’s Venice (Francesco’nun Venedik’i) olan bu seriyi bu kadar özel hale getiren kişi Francesco’nun ta kendisi. Aslen Venedikli bir kont olup bütün hayatını Venedik’te geçirmis olan Mimar Francesco da Mosto, Venedik’in tarihini ve hikayelerini yer yer komik, yer yer hüzünlü ama hep ilginç anlatımıyla daha çekici ve daha samimi hale getiriyor. Venedik’e uzaktan ama aynı zamanda içten gözlerle bakmış, onu kendi hikayeleriyle daha yakından izlemiş oluyorsunuz. Belgeselin müzikleri şehrin kendisi gibi son derece gizemli ve sıcak. Francesco’s Venice şu anda Youtube’da mevcut (Buraya tıklayarak ilk parçayı izleyebilirsiniz). Da Mosto’nun BBC ile birlikte hazırladığı tek belgesel bu değil. Venedik serisi çok sevilince onu Italy: Top To Toe, Francesco’s Mediterranean Voyage, Shakespeare in Italy, A Sicilian Dream gibi yeni belgeseller takip etmiş. Ben bu sonuncusu, yani Bir Sicilya Rüyası dışındakilerin hepsini aldım ve çok büyük bir keyifle izledim. Henüz izlememiş olan okurlarıma mutlaka zaman ayırıp bu serilere bakmalarını öneririm. Bu tip belgeselleri özellikle seyahatlerden önce hazırlık programı olarak izlemeyi seviyorum; çünkü gittiğimiz mekanlara farklı gözlerle bakmamıza yardımcı oluyor. Bazen bir yeri gördüğümüzü, bildiğimizi ya da çok iyi tanıdığımızı düşünsek  bile, oraya başkansının gözleriyle bakmak bizim de bakışımızı tazeliyor, içimizde yeni heyecanlar ve meraklar yaratıyor sanırım.

 

The Doge Cat Bookmark - http://www.insigniamasks.com.au/venetian-cats-as-traditional-venetian-characters

İlk ziyaretim sırasında içi muhteşem fresklerle süslenmiş pembe bir rüyaya benzeyen Dükler Sarayı’nı çok romantik bulmuş, sarayın avlusundaki mermer merdivenlerde güzel resimler çekmiştim. Venedik, uzun yıllar oligarşik cumhuriyet denilen bir sistemle yönetilmiş. Bu sisteme göre devlet yönetiminin başında, soylu ailelerden gelen adaylar arasından seçilen bir dük (doge) bulunuyormuş. Bu dükün hareketleri birçok kuralla sınırlıymış. Örneğin yabancılarla yaptıgı her görüşmede mutlaka bir gözlemci bulunur, dük Venedikli olmayan hiçkimse ile yalnız görüşemezmiş. Karısıyla olan özel yazışmaları dahil her türlü mektubu önce kontrolden geçer, çiçek, gül suyu, balsam gibi ekonomik değeri düşük olanların dışında hiçbir hediye kabul edemezmiş. Tüm diğer dükler gibi seçimle başa gelen elli beşinci dük Marino Faliero bu kısıtlamalardan sıkılmış olacak, ailesi ve yandaşlarının planları yardımıyla kendisini Venedik Kralı ilan edip, ülkeye saltanatı getirmeye karar vermis. Ancak buna fırsat bulamadan yakalanmış ve vatan haini olarak yargılandıktan sonra çabucak idam cezasına çarptırılmış. İdamı ise benim ilk bakışta romantik bulduğum bu mermer merdivenlerde gerçekleşmiş. Dükler Sarayı’nın salonlarından birinde, o zamanlar La Serenissima olarak da anılan Venedik Cumhuriyeti’ni yönetmiş bütün düklerin birer portresi olmasına rağmen, Marino Faliero’nun portresinin yeri siyaha boyanmış. Böylesi büyük tarihi olaylara sahne olan mekanlar hakkında bilgi edindikçe, insan baktığı beyaz mermerlerde bile, kara lekeler de dahil, insanlık tarihinin her rengini görmeye başlıyor.

 

Victor Nizovtsev -Harlequin with Masks by Victor Nizovtsev

 

Labirent Sokaklar

A Venetian Canal under the Shining Sun - Işıldayan Güneş Altında Bir Venedik KanalıUfacık tefecik, içi içine sığmayan bu şehrin sırlarından biri de labirent sokakları sanırım. Binaları kazıklarla suyun üzerine inşa edince, bunları birbirine bağlayan sokaklar ve yine kanallarla birbirinden ayrılmış olan bu sokakları birleştiren yüzlerce küçük köprü yapmışlar. Anlatırken bile tekerlemeye benzemeye başlayan bu durum, küçücük görünen şehrin aslında o kadar da küçük olmadığına dair ipucu veriyor. Bu labirent kent, şöyle bir bakmaya gelmiş gözlere kendisini birbirine benzeyen sokaklar bütünü gibi tanıtsa da, her şeyi bilmek ve görmek isteyenlerin karşısına sürekli yeni yollar ve yeni kanallar çıkararak onlara içini ve en gizli sırlarını açıyor. ‘Bütün şehri baştan sona gezmeme gerek yok; her yer zaten birbirine benziyor’ demeyen herkesin Venedik’e giderken iyi bir haritaya ve en az bir çift spor ayakkabıya ihtiyacı var bence. Biz gezerken kaybolmamak için telefonlarımıza Mtrip programını kaydedip kullandık. Labirente benzeyen bir yerde gezerken online bir rehberinizin olması işin büyüsünü biraz kaçırsa da, sokakları tanımaya başlayana kadar epey yardımcı oluyor. Tarihi bin seneyi aşan bu antik kenti modernleştirme ve modern bir kent gibi yaşatma çabasını görünce buraya olan Venedik'te Bir Kopruhayranlığımız biraz daha arttı. Elektrik ve telefon hizmetinin sunulması bile bu kente özel çözümler gerektirmiş. Telefon ve elektrik kablolarını şehrin mimari dokusunu bozmamak için köprülerden geçirmişler. Binaların su altında kalan kısımlarının bakımını ise kanalları düzenli bir şekilde boşaltıp kuruttuktan sonra yapıyor, işlem tamamlandıktan sonra kanalları yeniden suyla dolduruyorlarmış. Biz yer yer boyası bozuk görünen binaları bakımsız zannederken, tam tersine bazen yapıların ayakta kalma süresini uzatmak için yeni sıva ya da boya yapılmaması gerektiğini duyup şaşırdık. Şehrin nasıl yaşadiğini anlatan birkaç ilginç bilgiyi Venice Backstage – How does Venice work? adlı videoda İngilizce olarak bulabilirsiniz.

 

Victor Nizovtsev -Harlequin with Masks by Victor Nizovtsev

 

Unutulmaz Anlar

Venedik'te Gun Batarken-When the Sun Sets in Venice-Venedik’te gördüğüm ya da yaptığım her şeyi anlatarak sizi sıkmayı istemediğim için yazımın geriye kalan bölümünde sadece zamanın sessizce durmasını istediğim ve bende güzel anılar bırakan birkaç andan ve mekandan söz edeceğim.

En baştan başlamak gerekirse havaalanından şehre gelmek için bindiğimiz küçük vapur, yani vapuretto Venedik’e yaklaştığında karşımıza çıkan muhteşem siluet unutulmazdı. Yalnız bu yolculuk, mesafe hiç uzun olmamasına rağmen, vapur çok dolaştığı için neredeyse bir buçuk saat sürüyor. Ben kendimi yol boyunca şekerci dükkanının vitrinine bakar gibi hissettim. Güzelim Venedik elimizi uzatsak tutabileceğimiz kadar yakındı; ama onu bir türlü yakalayamıyor, ona bir türlü varamıyorduk. Şimdi Venedik’i düşündüğümde aklıma gelen en güzel görüntülerden biri, şehrin suyun üzerinde yüzermiş gibi görünen esrarengiz silüeti.

 

Bir Venedik Sarayinda IsiklarGüzellik deyince aklıma hemen Modern Sanat Galerisi olarak kullanılan Franchetti Sarayı (Palazzo Cavalli-Franchetti) geldi. Bu yapı öylesine güzeldi ki, gezerken binanın süslerine bakmaktan sergilenmekte olan eserleri unuttuk. Sarayın içindeki her ayrıntı zaten birer sanat eseri gibi. Sıradan ya da özensiz yapılmış ya da saklanmış hiçbir şey yok. Geniş salonları süsleyen rengarenk üfleme camdan yapılmış Murano avizeleri bile buna birer örnek olabilir. İçlerinden onlarca mavi, sarı ve pembe cam çiçekler ve yapraklar taşan kocaman cam sepetlere benzeyen bu şahane avizelerin hakkını veren bir fotoğraf çekmem mümkün olmadı. Sarayda gezerken beni en çok etkileyen şey ise kocaman pencereler oldu. Binanın ön cephesi Grand Canal denilen ana kanala bakarken, yan ve arka cephelerdeki pencereler, güzelim bir bahçeye açılıyordu. Bu pencerelerin önüne birer koltuk koyup orada bir öğleden sonrayı kitap okuyarak geçirmek nasıl olur hayal ettim ve bu hayal içimi ısıttı.

 

Vendik'te Bir Masal Penceresi

Venedik Franchetti Sarayi-Palazzo Franchetti-Venedik'te Bir Saray -A Venetian Palace- Palazzo

 

 

 

 

 

San Marko Meydanı’nında bulunan ve bana şehrin en süslü binası gibi görünen San Marco Bazilikası‘na girdiğim ve o inanılmaz altın mozaikleri gördüğüm ilk anı yaşadıkça hatırlayacağım sanırım. Burası sıradan bir katedral değil. Yüzyıllar boyunca seyahat eden Venedikliler şehre hep bu katedrali süslemek için çeşitli mücevherler ve kıymetli süslerle dönmüşler. Burada yatan Aziz Marko’nun bedeninin ülkeye çalınarak ve bir sır gibi gizlenerek getirilmiş olması ve çeşitili yağmalar sonucunda diyar diyar gezdirildikten sonra dinlenmeye ayrılan dört bronz atın hikayesi bu binanın tarihiyle ilgili öğrenilebilecek ilginç detaylar arasında.

 

San Marco Bazilikası

 

Venedik’te sıradan olduğunu tahmin ettiğim bir kış akşamıydı. Yoldan geçerken aldığımız kuru ve lezzetsiz sayılabilecek pizza dilimlerini yemek için Ponte di Rialto yani Rialto Köprüsü‘nün altındaki basamaklara oturduğumuz o an, benim için unutulmaz anlardan biri oldu. Hava kararmış, Grand Canal‘daki sarayların ışıkları yanmıştı. Kendi başımıza kaldığımız bu sessiz ve kısa zaman diliminde, yakınımızdan geçen vapurları dolduran turistlere baktık. Gelenlerde bir merak ve resim çekme telaşı, gidenlerde muhtemelen biraz hüzün ve belki biraz da gurur vardı. Çıkınlarına bu masal şehrinden süslü resimler ve anılar ekleyen ziyaretçiler, onları arada bir tekrar çıkarıp bu şehre ve geçmişlerine sihirli birer kaçamak yapabilecek olmanın gururunu hissetmekte haklılardı. Biz de sessizce oturmuş boğazımızı yırtan pizzaları yemeye çalışırken, yüzyıllardır bu köprünün altından ve üstünden geçen milyonlarca yolcunun arasındaki yerimizi ve kendi yolculuklarımızı düşündük. Venedik’e tekrar gittiğimde yine Rialto Köprüsü’nün altında oturup kanala vuran ışıklara bakmak istiyorum. Yalnız bu defa pizza yerine elimde Venedik’e özgü geleneksel bir bisküvi olan tereyagli Bacoli olacak.

Franchetti Sarayı’nın hemen yanında bulunan Accademia Köprüsü, yani Ponte dell’Accademia bence Venedik’in en güzel yerlerinden biri. Köprünün görüntüsünde herhangi bir çarpıcılık yoktu bana göre; ancak şehrin en muhteşem manzara fotoğraflarını çekebileceğimiz yerlerden bir tanesiymiş burası. Zaten kalabalığı görür görmez köprünün çok gözde bir nokta olduğunu anlıyor insan. Manzara buradan günün her saatinde farklı renklerde görünüyor. O yüzden Accademia Köprüsü’ne defalarca gelip sabah sisler içinde yüzen gondolları, kızıl akşam güneşini, yağmurla solmuş mavi gökyüzü altında hüzünlenen kubbeleri izlemek mümkün.

 

Kopru'den Venedik'e Bir Bakis -Accademia Venice -Venezia

 

Venedik’te geçireceğimiz tek Cumartesi gününü değerlendirmek için pazara ayrılmıs alanın biraz ilerisinden ara sokaklara sapmaya karar verdik. Karşımıza çıkan bir fırından aldığımız güzel kurabiyelere eşlik etmesi için kahve alabileceğimiz bir yer ararken merkezden iyice uzaklaştığımızı fark etmeden, alışveriş eden genç çiftler, köpeklerini gezdiren orta yaşlı Venedikliler ve birkaç diğer turistle birlikte arka sokakları aştık. Venedik’in sokaklarında amaçsızca epey yürüdükten sonra geri dönüş yolunda hem dünyanın en eski Ghetto’suna hem de Castello bölgesinde bulunan ve Vivaldi’nin vaftiz edildiği San Giovanni in Bragora kilisesine uğradık. Aslında Vivaldi’nin doğduğu evi görmek istiyorduk; ama görülecek bir ev olmayınca ve kilise de yakınımızda olunca buraya uğramayı tercih ettik. Ghetto ise elbette daha etkileyici geldi bana. Şehrin fakir bölgelerinden biri olan bu mekanda farklı bi hüzün vardı. Gittikçe tenhalaşan sokaklar ve meydanlarda yapayalnız kalıp geçmişi hayal edebileceğimiz çokca fırsatımız oldu.

 

Puslu Bir Gunde Venedik Ve Kanallar

 

Venedik gezisinin son günü Sevgililer Günü’ne denk geliyordu. Amacımız bu özel günü Venedik’te başlatıp, Floransa’da bitirmekti. Bu sebeple Cafe Florian‘a özellikle o gün gitmek istedik. Sabahtan itibaren bütün gün bardaktan boşanırcasına yağmur yağdığı için yaptığımız planın çok isabetli olduğunu görmüş olduk. Venedik’in her tarafı suya batmış gibiydi. Kanallar yetmezmiş gibi yer ve gök de suyla kaplanmıştı sanki ve dışarıda dolaşmak neredeyse imkansızdı. Dünyanin en eski kafesi olan Cafe Florian’a girmek için önce biraz sıra beklememiz gerekti; ama buna değdi. Servis ve sunulan her şey gerçekten çok kendine has ve lezzetliydi. Bu şehirde sıcak çikolatayı koyu kıvamlı olsun diye nişasta ile yapıyorlar. Florian’da içtiğimiz de bu yöntemle yapılmıştı; ama diğer yerlerde denediklerimize oranla çok daha koyu ve güzeldi . Soğuk ve yağmurlu bir günde her yanı fresklerle süslü bir mekanda bisküvi ve baharatlı çikolata ile servis edilen bir fincan cikolatalı içecek nasıl unutulmaz anılara eklenmez ki? Tarihi kimliği ve bozulmamış dokusu ile bu kendisine özgü kafeye yaptığımız ziyaret, bizim için tipik bir müze gezisi gibiydi.

 

Caffe Florian'da Sevgililer Günü

Yine Castello bölgesinde bulunan ve dünyanın en güzel kitapçısı olmaya aday Libreria Acqua Alta bana zamandan soyutlandığım ve bir rüya bulutunun içinde gibi hissettiğim harika bir öğleden sonra yaşattı; ama buna dair ayrıntıları yazımın ikinci bölümünde paylaşacağım. Venedik ile ilgili seçtiğim iki resimli çocuk kitabına da yazımın ikinci bölümünde değinmeyi planlıyorum. Çok yakında yeniden görüşmek üzere…

Sevgiler

 

Victor Nizovtsev -Harlequin with Masks by Victor Nizovtsev

 

HandDrawn_10_2bough_up_graphicsfairy

 

 

 

Kadife Tavşan / The Velveteen Rabbit

 

The Velveteen Rabbit / Kadife Tavşan

the velteteen rabbit

Alıntı:

Bir gün Nana odayı toplamaya gelmeden önce, şömine paravanasının yanında uzanırlarken Tavşan sordu:

“GERÇEK olmak ne demek? İçinde vızıldayan şeylerin ya da bir kontrol kolunun olması mı? ”

“Gerçek olmak nasıl yapıldığınla ilgili değil, başına gelen bir şeydir” dedi Oyuncak At. “Bir çocuk çok ama çok uzun bir zaman seni sevdiğinde; ama sadece seninle oynamayı değil, GERÇEKTEN seni sevdiğinde, Gerçek olursun.”

“Canın acır mı? ” diye sordu Tavşan.

Oyuncak At her zaman doğru sözlü olduğundan, “Bazen” dedi. “Ama Gerçek olduğun zaman canın acımasını önemsemezsin.”

“Kurulmuş olduğundaki gibi birdenbire mi olur, yoksa yavaş yavaş mı?” diye sordu Tavşan.

“Birden bire olmaz,” dedi Oyuncak At. Gerçeğe dönüşmen uzun zaman alır. O yüzden kolay kırılan, köşeleri keskin veya özenle korunması gereken şeylerin başına pek gelmez. Genellikle Gerçek olana kadar tüylerinin çoğu okşanmaktan dökülmüş olur, gözlerin düşer, eklemlerin gevşer, iyice eski püskü olursun. Ama tüm bunların hiç önemi yoktur; çünkü bir kere Gerçek olduğunda, bunu anlamayan insanların dışında hiçkimseye çirkin görünemezsin.”

robinSize uzun zamandır Kadife Tavşan’dan bahsetmek istiyordum. Bu yazıya en güzel kitaptan bir alıntıyla, yazarının müşfik anlatımına bir örnek vererek başlanır diye düşündüm. İngiliz yazar Margery Williams (Margery Williams Bianco) tarafından yazılan The Velveteen Rabbit yanı Kadife Tavşan, ilk kez 1922 yılında yayımlanmış ve zamanla en çok sevilen çocuk klasiklerinden birı haline gelmiş. Bu güzelim kitabı küçük yaşta okumak eminim insanda çok daha derin izler bırakıyordur. Ben Kadife Tavşan’ı bir yetişkin olarak bile çok sevdim. Pinokyo gibi sonradan canlanan oyuncak kahramanlardan biri olan bu güzel tavşancık adeta insanın ruhuna dokunuyor. Kitabın bendeki ilk kopyası İngilizce, ama küçük bir araştırmayla Kadife Tavşan’ın Can Yayınları tarafından basılmış olduğunu gördüm. Ben bu çeviriyi, kitaptaki bazı önemli noktaları tam yansıtmadığını düşündüğüm için çok kendime yakın bulmadım. Örneğin Skin Horse, Sıska At diye adlandırılmamalıydı bence. Aslında muhtemelen gercek tüylü deriden yapılmış ve zamanla kelleşmis bir oyuncaktı Deri At. Deri At küçük çocuklar için uygunsuz bir seçim diye düşünülebilir elbette; öyleyse en azından Oyuncak At diye adlandırılabilirdi. Yine de çocuklar kitaba ya da çeviriye çok daha açık bir kalple ve yepyeni gözlerle bakacaları için, onların bu çeviriyi seveceklerini ve benimseyeceklerini düşünüyorum. Bazı eleştirmenlerin Kadife Tavşan’ı fazla duygusal bulduklarını okusam da, bence bu olumsuz bir durum değil. Hatta belki tam da bu yüzden, damağımızda buruk ama hoş bir tat bırakan bu küçük hikaye, film ve tiyatro eseri olarak da defalarca kez yorumlanmış. Çocuklar ve biz çocuk ruhlular, zaten oyuncaklarımızı, kitaplarımızı, gözde filmlerimizi, aldığımız ve verdiğimiz hediyeleri ve çoğu kişisel eşyamızı onlarla duygusal bağlantı kurduğumuz için ya da duygusal ilişki kurabildiğimiz oranda sevmiyor muyuz? İçimizde hiçbir duygu uyandırmayan sanat eserlerinden ömür boyu izler taşımamız ne kadar mümkün?

Kadife Tavşan, her okuyuşunuzda yaşama ve kendi hayatlarınıza dair birçok şey bulacağınız kısa ve tatlı bir masal. Sevilmek için bekleyen ve sevginin gücüyle değişen küçük bir oyuncağın hikayesinde her insan kendisinden bir parça bulabilir. Tavşanın sorduğu mecazi anlamlarla dolu soruları düşünürsek, bu kitabın neden küçükler kadar büyükler tarafından da sevildiğini daha iyi anlayabiliriz. Kadife Tavşan ve oynanmaktan yer yer tüyleri dökülerek kelleşmiş Oyuncak At, sevildikleri için gerçek olurlarken, bazıları da böyle güzel hikayeler yüzünden sevilip gerçeğe dönüşüyorlar. En azından bizim Charlie’nin hikayesi tam da bu duruma bir örnek.robin

Tavşan Charlie

Tavşan Charlie

Bir yaz günü Londra’yı terkedip, bavulumda benimle Norveç’e uçan Kadife Tavşan’ı okuyalı henüz çok olmamıştı. Okullar yeni açılmış, her yıl olduğu gibi, okul bandoları ve etkinlik kolları için para toplama amaçlı kermesler yapılmaya başlanmıştı. Bilenler bilir, Oslo’da merkez sayılacak bir yerde birbirinden güzel tarihi binalarıyla ünlü Uranienborg adında bir semt var. Sarayın hemen arkasında kalan bu semtte, kendisiyle aynı adı taşıyan tarihi bir okul bulunmakta. Biz de Sonbahar’ın güneşli ve güzel Cumartesilerinden birinde bu okulun yakınında bulunan Åpent Bakeri adlı kafeye gitmeye karar vermiştik. Tarihi bir apartmanın giriş katındaki bu minik kafe, çikolatalı kahvesi ve kuruyemiş ve meyvelerle dolu yulaflı ekmekleri sebebiyle bizim en sevdiğimiz mekanlardan biri.Åpent Bakeri Inkognito Terrasse Åpent Bakeri 1

Åpent Bakeri aslında birden fazla şubesi olan bir kurum. Bu kafeler unlu mamülleri ve kahve çeşitleriyle Oslo’nun gözde duraklarından. Biz Inkognito Terasse’deki şubesine sabah kahvesi için gittiğimizde, Uranienborg Okulu’ndaki kermese de uğramak istedik. Eski mobilyalardan, Murano camlarına kadar aklınıza gelebilecek hemen her şeyin satıldığı bu kermeste kitap salonunu ararken kendimizi oyuncakların içinde bulduk. Kalabalıkla beraber standların arasından akarken, yerde eski karton bir kutunun kenarından sarkan bir adet peluş tavşan kulağı gördüm. Kadife Tavşan’ı okumasaydım, uzun bacakları ve kolları birbirine dolanmış, tüyleri yoluk yoluk görünen bu peluş tavşana bir kez daha bakar mıydım bilmiyorum. Kitapta sevilmekten tüyleri dökülmüş Oyuncak At ‘Bir kere gerçek oldun mu artık bu sonsuza dek surer, geriye dönüşü yoktur.’ diyordu. Aynı durum okuduklarımız için de geçerli olmalıydı.Uranienborg Okulu Okuduğumuz kelimelerin, anladığımız cümlelerin ve metinlerin beynimizde kendilerine açtığı yer, kalbimizde dokundukları her nokta bu geriye dönüşü imkansızlaştırıyor sanırım. Bunları düşünürken, uzun kulaklı tavşanı, kutuda alınmak için umutsuzca bekleyen eski püskü bebeklerin ve diğer birkaç peluş hayvanın arasından çekip çıkardım. Biraz yorgun biraz da üzgün görünüyordu. Uzun kıvırcık tüylerinin arasında kaybolmuş minik ağzı, sevgi dolu bir evde yaşamayı özlediğini fısıldar gibiydi.

Önce kafede otururken biraz hava alsın diye cıkarıp kocaman pencerenin önüne koyduk onu. Güneşe çıkınca ne kadar kirlenmiş olduğunu daha da net görebiliyorduk. Eve gelir gelmez, bu yıpranmış tavşancığı yünlüler için yapılmış bir şampuanla yıkadım ve çiçek kokulu bir yumuşatıcıyla duruladım. Tavşancık radyatörün üzerinde kururken biz onun adını düşünüyorduk. Aslında onu okulda ilk gördüğümüz anda adının Charlie olduğunu anlamıştık, o yüzden değiştirmemeye karar verdik. Tamemen kuruduktan sonra tavçancığın tüyleri ışıl ışıl oldu. Sağında solunda tamir edilecek bir yeri var mı diye baktım; ama herhangi bir yırtık ya da sökük bulamadım. Biraz bakımla neredeyse yepyeni bir tavşan olmuştu Tavşan Charlie ve Bıyıklı KedicikCharlie. Mis gibi kokmaya başladıktan sonra evin baş köşesine oturdu. Kediciğimiz başlarda ondan biraz çekinse de, sonra ikisi de yan yana gelmekten keyif almaya başladılar. Biz evde yokken aralarında nasıl konuşmalar geçiyor, birbirlerine eski evlerini ve arkadaşlarını anlatıyorlar mı bilmiyorum. Tek bildiğim Charlie’nin yeniden kendisini çok sevecek ve asla bırakmak istemeyecek bir çocuğun olmak istediği. O yüzden onu çok isteyen bir çocuğa vermeye karar verdim. Bundan sonra sevgiye ihtiyacı olan minik bir oyuncak gördüğümde onu görmezlikten gelmeyip, sevgisiyle sararak gerçek bir arkadaşa dönüştürecek bir çocuğa ulaştırmaya çalışacağım. Kim bilir belki Tavşan Charlie’nin yeni evi sizinki olur? Eğer onu çok seveceğinizden ve onunla bol bol oynayacağınızdan eminseniz ya da bunları yapmaya can atan bir çocuk tanıyorsanız, bu sayfadan Tavşan Charlie’ye güzel bir mesaj yazmayı ve onu evinize davet etmeyi unutmayın!

Yazının sonuna, okumak isteyenler olabileceğini düşünerek, Kadife Tavşan’ın İngilizce aslını ekliyorum. Umarım siz de onu benim kadar seversiniz.

Karlı bir kış gününden hepinize kucak dolusu sevgiler gönderiyorum.

Yakında tekrar görüşmek üzere…

 

robin

 

THE
Velveteen Rabbit

OR
HOW TOYS BECOME REAL

by Margery Williams

THERE was once a velveteen rabbit, and in the beginning he was really splendid. He was fat and bunchy, as a rabbit should be; his coat was spotted brown and white, he had real thread whiskers, and his ears were lined with pink sateen. On Christmas morning, when he sat wedged in the top of the Boy’s stocking, with a sprig of holly between his paws, the effect was charming.

There were other things in the stocking, nuts and oranges and a toy engine, and chocolate almonds and a clockwork mouse, but the Rabbit was quite the best of all. For at least two hours the Boy loved him, and then Aunts and Uncles came to dinner, and there was a great rustling of tissue paper and unwrapping of parcels, and in the excitement of looking at all the new presents the Velveteen Rabbit was forgotten.

For a long time he lived in the toy cupboard or on the nursery floor, and no one thought very much about him. He was naturally shy, and being only made of velveteen, some of the more expensive toys quite snubbed him. The mechanical toys were very superior, and looked down upon every one else; they were full of modern ideas, and pretended they were real. The model boat, who had lived through two seasons and lost most of his paint, caught the tone from them and never missed an opportunity of referring to his rigging in technical terms. The Rabbit could not claim to be a model of anything, for he didn’t know that real rabbits existed; he thought they were all stuffed with sawdust like himself, and he understood that sawdust was quite out-of-date and should never be mentioned in modern circles. Even Timothy, the jointed wooden lion, who was made by the disabled soldiers, and should have had broader views, put on airs and pretended he was connected with Government. Between them all the poor little Rabbit was made to feel himself very insignificant and commonplace, and the only person who was kind to him at all was the Skin Horse.

The Skin Horse had lived longer in the nursery than any of the others. He was so old that his brown coat was bald in patches and showed the seams underneath, and most of the hairs in his tail had been pulled out to string bead necklaces. He was wise, for he had seen a long succession of mechanical toys arrive to boast and swagger, and by-and-by break their mainsprings and pass away, and he knew that they were only toys, and would never turn into anything else. For nursery magic is very strange and wonderful, and only those playthings that are old and wise and experienced like the Skin Horse understand all about it.

“What is REAL?” asked the Rabbit one day, when they were lying side by side near the nursery fender, before Nana came to tidy the room. “Does it mean having things that buzz inside you and a stick-out handle?”

“Real isn’t how you are made,” said the Skin Horse. “It’s a thing that happens to you. When a child loves you for a long, long time, not just to play with, but REALLY loves you, then you become Real.”

“Does it hurt?” asked the Rabbit.

“Sometimes,” said the Skin Horse, for he was always truthful. “When you are Real you don’t mind being hurt.”

“Does it happen all at once, like being wound up,” he asked, “or bit by bit?”

“It doesn’t happen all at once,” said the Skin Horse. “You become. It takes a long time. That’s why it doesn’t happen often to people who break easily, or have sharp edges, or who have to be carefully kept. Generally, by the time you are Real, most of your hair has been loved off, and your eyes drop out and you get loose in the joints and very shabby. But these things don’t matter at all, because once you are Real you can’t be ugly, except to people who don’t understand.”

“I suppose you are real?” said the Rabbit. And then he wished he had not said it, for he thought the Skin Horse might be sensitive. But the Skin Horse only smiled.

“The Boy’s Uncle made me Real,” he said. “That was a great many years ago; but once you are Real you can’t become unreal again. It lasts for always.”

The Rabbit sighed. He thought it would be a long time before this magic called Real happened to him. He longed to become Real, to know what it felt like; and yet the idea of growing shabby and losing his eyes and whiskers was rather sad. He wished that he could become it without these uncomfortable things happening to him.

There was a person called Nana who ruled the nursery. Sometimes she took no notice of the playthings lying about, and sometimes, for no reason whatever, she went swooping about like a great wind and hustled them away in cupboards. She called this “tidying up,” and the playthings all hated it, especially the tin ones. The Rabbit didn’t mind it so much, for wherever he was thrown he came down soft.

One evening, when the Boy was going to bed, he couldn’t find the china dog that always slept with him. Nana was in a hurry, and it was too much trouble to hunt for china dogs at bedtime, so she simply looked about her, and seeing that the toy cupboard door stood open, she made a swoop.

“Here,” she said, “take your old Bunny! He’ll do to sleep with you!” And she dragged the Rabbit out by one ear, and put him into the Boy’s arms.

That night, and for many nights after, the Velveteen Rabbit slept in the Boy’s bed. At first he found it rather uncomfortable, for the Boy hugged him very tight, and sometimes he rolled over on him, and sometimes he pushed him so far under the pillow that the Rabbit could scarcely breathe. And he missed, too, those long moonlight hours in the nursery, when all the house was silent, and his talks with the Skin Horse. But very soon he grew to like it, for the Boy used to talk to him, and made nice tunnels for him under the bedclothes that he said were like the burrows the real rabbits lived in. And they had splendid games together, in whispers, when Nana had gone away to her supper and left the night-light burning on the mantelpiece. And when the Boy dropped off to sleep, the Rabbit would snuggle down close under his little warm chin and dream, with the Boy’s hands clasped close round him all night long.

And so time went on, and the little Rabbit was very happy–so happy that he never noticed how his beautiful velveteen fur was getting shabbier and shabbier, and his tail becoming unsewn, and all the pink rubbed off his nose where the Boy had kissed him.

Spring came, and they had long days in the garden, for wherever the Boy went the Rabbit went too. He had rides in the wheelbarrow, and picnics on the grass, and lovely fairy huts built for him under the raspberry canes behind the flower border. And once, when the Boy was called away suddenly to go out to tea, the Rabbit was left out on the lawn until long after dusk, and Nana had to come and look for him with the candle because the Boy couldn’t go to sleep unless he was there. He was wet through with the dew and quite earthy from diving into the burrows the Boy had made for him in the flower bed, and Nana grumbled as she rubbed him off with a corner of her apron.

“You must have your old Bunny!” she said. “Fancy all that fuss for a toy!”

The Boy sat up in bed and stretched out his hands.

“Give me my Bunny!” he said. “You mustn’t say that. He isn’t a toy. He’s REAL!”

When the little Rabbit heard that he was happy, for he knew that what the Skin Horse had said was true at last. The nursery magic had happened to him, and he was a toy no longer. He was Real. The Boy himself had said it.

That night he was almost too happy to sleep, and so much love stirred in his little sawdust heart that it almost burst. And into his boot-button eyes, that had long ago lost their polish, there came a look of wisdom and beauty, so that even Nana noticed it next morning when she picked him up, and said, “I declare if that old Bunny hasn’t got quite a knowing expression!”

That was a wonderful Summer!

Near the house where they lived there was a wood, and in the long June evenings the Boy liked to go there after tea to play. He took the Velveteen Rabbit with him, and before he wandered off to pick flowers, or play at brigands among the trees, he always made the Rabbit a little nest somewhere among the bracken, where he would be quite cosy, for he was a kind-hearted little boy and he liked Bunny to be comfortable. One evening, while the Rabbit was lying there alone, watching the ants that ran to and fro between his velvet paws in the grass, he saw two strange beings creep out of the tall bracken near him.

They were rabbits like himself, but quite furry and brand-new. They must have been very well made, for their seams didn’t show at all, and they changed shape in a queer way when they moved; one minute they were long and thin and the next minute fat and bunchy, instead of always staying the same like he did. Their feet padded softly on the ground, and they crept quite close to him, twitching their noses, while the Rabbit stared hard to see which side the clockwork stuck out, for he knew that people who jump generally have something to wind them up. But he couldn’t see it. They were evidently a new kind of rabbit altogether.

 

They stared at him, and the little Rabbit stared back. And all the time their noses twitched.

“Why don’t you get up and play with us?” one of them asked.

“I don’t feel like it,” said the Rabbit, for he didn’t want to explain that he had no clockwork.

“Ho!” said the furry rabbit. “It’s as easy as anything,” And he gave a big hop sideways and stood on his hind legs.

“I don’t believe you can!” he said.

“I can!” said the little Rabbit. “I can jump higher than anything!” He meant when the Boy threw him, but of course he didn’t want to say so.

“Can you hop on your hind legs?” asked the furry rabbit.

That was a dreadful question, for the Velveteen Rabbit had no hind legs at all! The back of him was made all in one piece, like a pincushion. He sat still in the bracken, and hoped that the other rabbits wouldn’t notice.

“I don’t want to!” he said again.

But the wild rabbits have very sharp eyes. And this one stretched out his neck and looked.

“He hasn’t got any hind legs!” he called out. “Fancy a rabbit without any hind legs!” And he began to laugh.

“I have!” cried the little Rabbit. “I have got hind legs! I am sitting on them!”

“Then stretch them out and show me, like this!” said the wild rabbit. And he began to whirl round and dance, till the little Rabbit got quite dizzy.

“I don’t like dancing,” he said. “I’d rather sit still!”

But all the while he was longing to dance, for a funny new tickly feeling ran through him, and he felt he would give anything in the world to be able to jump about like these rabbits did.

The strange rabbit stopped dancing, and came quite close. He came so close this time that his long whiskers brushed the Velveteen Rabbit’s ear, and then he wrinkled his nose suddenly and flattened his ears and jumped backwards.

“He doesn’t smell right!” he exclaimed. “He isn’t a rabbit at all! He isn’t real!”

“I am Real!” said the little Rabbit. “I am Real! The Boy said so!” And he nearly began to cry.

Just then there was a sound of footsteps, and the Boy ran past near them, and with a stamp of feet and a flash of white tails the two strange rabbits disappeared.

“Come back and play with me!” called the little Rabbit. “Oh, do come back! I know I am Real!”

But there was no answer, only the little ants ran to and fro, and the bracken swayed gently where the two strangers had passed. The Velveteen Rabbit was all alone.

“Oh, dear!” he thought. “Why did they run away like that? Why couldn’t they stop and talk to me?”

For a long time he lay very still, watching the bracken, and hoping that they would come back. But they never returned, and presently the sun sank lower and the little white moths fluttered out, and the Boy came and carried him home.

Weeks passed, and the little Rabbit grew very old and shabby, but the Boy loved him just as much. He loved him so hard that he loved all his whiskers off, and the pink lining to his ears turned grey, and his brown spots faded. He even began to lose his shape, and he scarcely looked like a rabbit any more, except to the Boy. To him he was always beautiful, and that was all that the little Rabbit cared about. He didn’t mind how he looked to other people, because the nursery magic had made him Real, and when you are Real shabbiness doesn’t matter.

And then, one day, the Boy was ill.

His face grew very flushed, and he talked in his sleep, and his little body was so hot that it burned the Rabbit when he held him close. Strange people came and went in the nursery, and a light burned all night and through it all the little Velveteen Rabbit lay there, hidden from sight under the bedclothes, and he never stirred, for he was afraid that if they found him some one might take him away, and he knew that the Boy needed him.

It was a long weary time, for the Boy was too ill to play, and the little Rabbit found it rather dull with nothing to do all day long. But he snuggled down patiently, and looked forward to the time when the Boy should be well again, and they would go out in the garden amongst the flowers and the butterflies and play splendid games in the raspberry thicket like they used to. All sorts of delightful things he planned, and while the Boy lay half asleep he crept up close to the pillow and whispered them in his ear. And presently the fever turned, and the Boy got better. He was able to sit up in bed and look at picture-books, while the little Rabbit cuddled close at his side. And one day, they let him get up and dress.

It was a bright, sunny morning, and the windows stood wide open. They had carried the Boy out on to the balcony, wrapped in a shawl, and the little Rabbit lay tangled up among the bedclothes, thinking.

The Boy was going to the seaside to-morrow. Everything was arranged, and now it only remained to carry out the doctor’s orders. They talked about it all, while the little Rabbit lay under the bedclothes, with just his head peeping out, and listened. The room was to be disinfected, and all the books and toys that the Boy had played with in bed must be burnt.

“Hurrah!” thought the little Rabbit. “To-morrow we shall go to the seaside!” For the boy had often talked of the seaside, and he wanted very much to see the big waves coming in, and the tiny crabs, and the sand castles.

Just then Nana caught sight of him.

“How about his old Bunny?” she asked.

That?” said the doctor. “Why, it’s a mass of scarlet fever germs!–Burn it at once. What? Nonsense! Get him a new one. He mustn’t have that any more!”

And so the little Rabbit was put into a sack with the old picture-books and a lot of rubbish, and carried out to the end of the garden behind the fowl-house. That was a fine place to make a bonfire, only the gardener was too busy just then to attend to it. He had the potatoes to dig and the green peas to gather, but next morning he promised to come quite early and burn the whole lot.

That night the Boy slept in a different bedroom, and he had a new bunny to sleep with him. It was a splendid bunny, all white plush with real glass eyes, but the Boy was too excited to care very much about it. For to-morrow he was going to the seaside, and that in itself was such a wonderful thing that he could think of nothing else.

And while the Boy was asleep, dreaming of the seaside, the little Rabbit lay among the old picture-books in the corner behind the fowl-house, and he felt very lonely. The sack had been left untied, and so by wriggling a bit he was able to get his head through the opening and look out. He was shivering a little, for he had always been used to sleeping in a proper bed, and by this time his coat had worn so thin and threadbare from hugging that it was no longer any protection to him. Near by he could see the thicket of raspberry canes, growing tall and close like a tropical jungle, in whose shadow he had played with the Boy on bygone mornings. He thought of those long sunlit hours in the garden–how happy they were–and a great sadness came over him. He seemed to see them all pass before him, each more beautiful than the other, the fairy huts in the flower-bed, the quiet evenings in the wood when he lay in the bracken and the little ants ran over his paws; the wonderful day when he first knew that he was Real. He thought of the Skin Horse, so wise and gentle, and all that he had told him. Of what use was it to be loved and lose one’s beauty and become Real if it all ended like this? And a tear, a real tear, trickled down his little shabby velvet nose and fell to the ground.

And then a strange thing happened. For where the tear had fallen a flower grew out of the ground, a mysterious flower, not at all like any that grew in the garden. It had slender green leaves the colour of emeralds, and in the centre of the leaves a blossom like a golden cup. It was so beautiful that the little Rabbit forgot to cry, and just lay there watching it. And presently the blossom opened, and out of it there stepped a fairy.

She was quite the loveliest fairy in the whole world. Her dress was of pearl and dew-drops, and there were flowers round her neck and in her hair, and her face was like the most perfect flower of all. And she came close to the little Rabbit and gathered him up in her arms and kissed him on his velveteen nose that was all damp from crying.

“Little Rabbit,” she said, “don’t you know who I am?”

The Rabbit looked up at her, and it seemed to him that he had seen her face before, but he couldn’t think where.

“I am the nursery magic Fairy,” she said. “I take care of all the playthings that the children have loved. When they are old and worn out and the children don’t need them any more, then I come and take them away with me and turn them into Real.”

“Wasn’t I Real before?” asked the little Rabbit.

“You were Real to the Boy,” the Fairy said, “because he loved you. Now you shall be Real to every one.”

And she held the little Rabbit close in her arms and flew with him into the wood.

It was light now, for the moon had risen. All the forest was beautiful, and the fronds of the bracken shone like frosted silver. In the open glade between the tree-trunks the wild rabbits danced with their shadows on the velvet grass, but when they saw the Fairy they all stopped dancing and stood round in a ring to stare at her.

“I’ve brought you a new playfellow,” the Fairy said. “You must be very kind to him and teach him all he needs to know in Rabbit-land, for he is going to live with you for ever and ever!”

And she kissed the little Rabbit again and put him down on the grass.

“Run and play, little Rabbit!” she said.

But the little Rabbit sat quite still for a moment and never moved. For when he saw all the wild rabbits dancing around him he suddenly remembered about his hind legs, and he didn’t want them to see that he was made all in one piece. He did not know that when the Fairy kissed him that last time she had changed him altogether. And he might have sat there a long time, too shy to move, if just then something hadn’t tickled his nose, and before he thought what he was doing he lifted his hind toe to scratch it.

And he found that he actually had hind legs! Instead of dingy velveteen he had brown fur, soft and shiny, his ears twitched by themselves, and his whiskers were so long that they brushed the grass. He gave one leap and the joy of using those hind legs was so great that he went springing about the turf on them, jumping sideways and whirling round as the others did, and he grew so excited that when at last he did stop to look for the Fairy she had gone.

He was a Real Rabbit at last, at home with the other rabbits.

Autumn passed and Winter, and in the Spring, when the days grew warm and sunny, the Boy went out to play in the wood behind the house. And while he was playing, two rabbits crept out from the bracken and peeped at him. One of them was brown all over, but the other had strange markings under his fur, as though long ago he had been spotted, and the spots still showed through. And about his little soft nose and his round black eyes there was something familiar, so that the Boy thought to himself:

“Why, he looks just like my old Bunny that was lost when I had scarlet fever!”

But he never knew that it really was his own Bunny, come back to look at the child who had first helped him to be Real.

Kaynak: http://digital.library.upenn.edu/women/williams/rabbit/rabbit.html

Londra’dan bir bavul kitapla döndüm!

Holland Park'ta bir gül bahçesi 0

Holland Park’ta bir gül bahçesi

Bu fotoğrafa ne zaman baksam, kendimi küçük Alice gibi hissediyorum. Londra’ya gittiğimizde kaldığımız güzeller güzeli tarihi evin giriş katındaki koridorda çekmiştim bu fotoğrafı. O an Harikalar Diyarı’ndaki gül bahçesini gördüğümü sanmıştım. Minicik kapıdan giren ve sanki çiçeklerin nefesini iceriye taşıyan tazecik havayı, cep telefonuyla çekilmiş bu fotoğrafa ekleyemsem de, her baktığımda özlemle hatırlıyorum. Bu ev ve mekan benim için bütün karmaşalardan ve kötülüklerden kaçıp sığınılabilecek güzellik ve gizem dolu bir masal sahnesi gibi.

Holland Park'ta arka bahçe 2

Arka bahçe

 

Bahçe elbette her mevsim bu kadar renkli görünmüyor. Kışları bütün semte bir hüzün yerleşmek istese de noel süsleri ve okul çocuklarının cıvıltıları bu melankolik havayı süpürüp götürmeye yetiyor. Ayrıca biz kışları çok daha karanlık bir coğrafyadan gittiğimiz için olacak, Londra bize her zaman biraz bahar gibi geliyor.

Holland Park'ta bahçe 3

Arka bahçe

robin

Bavuldaki Kedi1

Bavuldaki Kedi

Aslında yaz sonunda doğum günümü kutlamak için gittiğimiz Londra’dan bir bavul kitapla döneli aylar oldu. Eve döner dönmez bizim evin en güzeli hemen kitapla dolu valizin içine yattı. Bize bir mesaj vermeye çalıştığı çok açıktı. Evden çıkacağı zamanlar gücünün son damlasına kadar direnme huyu olmasaydı, bir dahaki gezimizde bize katılmak istediğini düşünebilirdim. Sanırım sadece tekrar uzağa gitmemizi istemediğini anlatmaya çalışıyordu. Bu yazıyı uzun zaman önce yazmaya niyetlenmiştim; ancak yazacak diğer şeyler artınca, blog için zaman ayırmak lüks gibi gelmeye başladığı için Londra gezisi hakkında yazacaklarımı sürekli erteledim. Noel tatili gelince nihayet ihtiyacım olan motivasyonu da bulmuş oldum. Bu yıl kar taneleri, buralardan sıkılmış olacaklar, yeni yılı kutlamak için batı Turkiye’ye tatile gitmişler. Hava şu an buz gibi olsa da, burada tek bir beyaz kar tanesi bile yok. Karanlıkta en ufak bir ışık dokunuşuyla bile gümüş simler gibi ışıl ışıl ışıldayan karları özlemiyor değilim. Neyse ki çok yakında baharın ilk aylarına kadar dek gitmemek üzere geleceğinden eminim.

London Eye Dönerken

London Eye Dönerken

 

Swiss Chalet in St James's Park London

Swiss Chalet – St James’ Park

St James Park

St James’ Park

Londra bana tarihiyle, mimarisiyle, romantik park ve bahçeleriyle ve ucuz kitap satan sahaflarıyla bir masal şehri gibi geliyor. O sebeple Masal Penceresi bir gezi sayfası olmamasına rağmen bu güzel şehir bu sayfada kendisine yer açtı. Londra’ya gittiğimizde en çok peşine düştüğüm şey genellikle resimli kitaplar oluyor. Şimdiye kadar bu şehirden hep birbirinden güzel kitaplarla döndüm. Bu son gezi de farklı olmadı. Hem anılarım canlı kalsın hem de çektiğim fotoğrafların bazıları kaynak olarak burada dursun diye güzel Londra ile ilgili mütevazi ve kişisel bir yazı yazmaya karar verdim. Oslo’dan gidince Londra gerçekten çok kalabalık ve büyük geliyor insana. Yine de hem büyüklüğünü, hem karışıklığını hem de renklerini çok seviyorum. Biz hep gezmeye gittiğimiz için çalışan bir insan olarak orada yaşamanın nasıl olduğunu hayal etmekte zorlanıyorum. İnsanlar hep çok meşgul ve koşuşturma içindeymis gibi geliyor bana. Biz o karmaşanın içinde kendimize ayırdığımız kısıtlı süreyi mümkün olduğunca sakin ama verimli geçirmeye çalışıyoruz. Her ziyaretimizde rituel gibi aksatmadan yaptığımız etkinikler var.

robinHolland Park

Holland Park 2

Holland Park

Kaldığımız ev Kensington bölgesindeki Holland Park semtinde olduğu için en çok zaman geçirdiğimiz yer bu semt. Semt adını içindeki güzeller güzeli parktan alıyor. Bu park bizim favori mekanımız. Sadece içinden geçmek bile büyük bir keyif. Sonbaharda ve yağmurlu havalarda büründüğü hava ayrı güzel, kışın rengarenk kuşlarla ve sincaplarla neşelenen kuru dallı ağaçları ayrı güzel. Yazın yemyeşil ve insan cıvıltılarıyla dolu hali bambaşka bir güzellikte görünüyor. Parkın sakinleri olan sincapları beslemek için ceplerinı fındık fıstıkla doldurup gelen bir sürü insan var. O yüzden olacak, sincapların hemen hepsi tombişler ve aynı zamanda çok insancıllar. Bu güzel parkın içinde davet mekanı ya da sanat galerisi olarak kullanılan çok guzel eski bir sera, The Orangery, bulunuyor. Her gidişimizde kapalı olan bu mekanı bir gün ziyaret etmeyi ve kocaman bronz heykellerle süslenmiş bu güzel binanın havasını koklamayı çok istiyorum. Bu mekanla bitişik Belvedere adında bir adet Fransız restoranı ve parkın içinde yine büyükçe bir hostel var.

Holland Park'ta tombiş bir sincap

Holland Park’ta tombiş bir sincap

Kyoto Garden - Holland Park 2

Kyoto Garden – Holland Park

Kyoto Garden - Holland Park 3

Kyoto Garden – Holland Park

 

 

 

 

 

Kyoto Garden - Holland Park 5

Kyoto Garden – Holland Park

 

 

 

 

 

 

 

 

Lord Holland'ın heykeli - Holland ParkAslında parkın büyük kısmı, daha önce Holland House ya da Cope Şatosu adıyla bilinen ve Alman saldırısından sonra harabeye dönen güzelim tarihi binaya aitmiş. Yazları burada Opera Holland Park’ın gösterilerini izlemek mümkün. Küçük ve güzel bir Japon bahçesi olan Kyoto Garden ve içindeki iri balıklar da bence buranın görülmeye değer noktalarından. Ayrıca parkın tam ortasında, Lord Holland’ın kocaman bir heykeli var. Bu heykel bir bakıma parkta kaybolmanızı önlüyor. Işıklandırılmaması ve akşamları girişlerin kapatılması buraya ayrı bir hava katıyor bence. Bir kere hava karardığında içinden geçtikten sonra neden akşam saatlerinde parkın kapılarını kapatmayı tercih ettiklerini anladım. Karanlık, ıssız ve kocaman bir orman gibi hem çok güzel hem de bir o kadar ürkütücü.

Kensington High Street

Kensington High Street

Cafe Aubaine'de kahve molası- Kensington High Street

Cafe Aubaine’de kahve molası- Kensington High Street

Holland Park’ın bir ucu, iki yanı mağazalarla kafe ve restoranlarla süslenmiş geniş bir cadde olan Kensington High Street’e çıkıyor. Burada aklımıza gelebilecek hemen hemen bütün mağazalar var. Caddede aynı zamanda bir metro durağı da mevcut. Metro bize çok kalabalık ve havasız geldiği için hemen hemen hiç kullanmıyoruz. Otobüste en azından etrafı görme şansımız oluyor. Holland Park, Notting Hill’e de çok yakın olduğu için bu semti gezmek ve Portobello Caddesi’ndeki Geil’s Artisan fırınına uğramak bizim rutinlerimizden biri oldu. O muhteşem brownielerden tatmak için daha uzağa da gidilir gerçi. Her ziyarette mutlaka George Orwell’in bu sokakta bulunan müstakil evinin önünden geçmek, taze çikolatalı ve muzlu krep yapan mekanlardan yayılan enfes kokuları duymamak için burnumuzdan nefes almamak ve başka yerlere bakmak, her defasında Oxfam’ın sadece kitap satan şubesinde en az bir saat harcamak bunlardan birkaçı. George Orwell evinin fotoğrafını aslında arkadaşım Duygu için çekmiştim. Seneler önce İzmir’de Portobello Road - George Orwell Evibuluştuğumuzda yemek yemek için bir yere oturmuştuk. Duygu yemekte çantasından Orwell’in Hayvan Çiftliği kitabını çıkarmıştı. O dönem onu okuduğu için çantasında her yere taşıyordu. Bu evi görünce aklıma hem o an hem de Eurythmics’in ‘1984’ filmi için hazırladığı 1984 adlı albümdeki parçalardan biri olan Sex Crime geliyor. Hatta şimdi yazarken yine aklıma geldiği için açtım ve bir yandan onu dinliyorum. Önceleri Portobello’daki antikacılardaki porselenlere bakmak için de zaman harcıyordum; ama artık bu huyumu bıraktım. Satılan her parça değerinin kat kat üzerinde fiyatlandırıldığı için insanın hevesi kırılıyor. Pazarda alışveriş yapmanın tadını alamadığımdan burada vakit kaybetmeyi sevmiyorum artık. O yüzden Notting Hill gezintisinin en önemli iki noktası sadece Oxfam’in kitapçısı ve leziz brownielerin mekanı Geil’s Artisan Bakery. Aslında güzel brownie yapan birçok yer bulunabilir Londra’da. Ben herhalde biraz da bazı mekanları anılarımla beraber sahiplenmeyi ve o mekanlara tekrar tekrar gitmeyi seviyorum.

Notting Hill Gate durağından başlayıp Kensington High Street’e inen Church Street’in üzerinde yine Royal Trinity Hospice’in bağış kitaplar satan güzel bir sahaf şubesi var. Buradan daha önce inanılmaz güzel resimli kitaplar almıştım. Son ziyaretimizde aradığımız tarzda bir kitap bulamadım; ama civarda kalanlar için arada bir uğranacak ve hazine avcılığı yapılabilecek güzel kitapçılardan biri.

robinHampstead

Hampstead Londra

Hampstead Londra

Son iki Londra gezimizde Hampstead de uğramadan dönmediğimiz semtler arasına katıldı. Hampstead yemyeşil doğasi ve kızıl ateş tuğlasıyla kaplı tarihi binalarıyla tipik İngiliz kasabalarına benziyor. Şehirden uzaklaşmadan bakımlı, yeşil ve sakin bir yerleşim bölgesi görmek için çok uygun. Çarşısı çOxfam-Hampsteadok büyük olmasa bile merkezde bulunan magazaların şubeleri burada da var. Gözlemlediğim kadarıyla bu semtte oturuyorsanız iş dışında merkeze inmenize gerek bile yok. Oxfam’in yalnızca bağış kitaplar satan şubelerinden bir tane de Hampstead’de var.robin

İkindi Çayı

The Ritz-Londra

İngiltere’ye gezmeye gidip meşhur afternoon tea yani ikindi çayına gitmemek olmaz herhalde. En azından bir kere denenmesi gerek bence. Aslında ikindi çayı dense de günün birçok saatinde ikindi çayı servisi yapan mekan bulmak mümkün. Büyük otellerin öğleden sonra başlayıp akşam saatlerine kadar devam eden servisleri oluyor. Daha önce çok sevdiğim arkadaşlarımdan biriyle Ritz Oteli’nin çayına gitmiştik. Aylar önce rezervasyon yapmamıza rağmen ikindi çayı için akşam dokuzdan önce yer bulamamıştık, ki daha çok akşam çayı olmuştu. Çay salonu (üstteki resim), canlı müzik, çaylar, kekler ve parmak sandviçler gerçekten lezizdi. Bir kere denediğim için memnunum; ama çok özel bir kutlama Kensington Sarayı'nda çay saatiolmadıkça tekrar gideceğimi sanmıyorum. Onun yerine güzeller güzeli fincanlarda tazecik çay ve yanında scone ya da kremalı kek servisi yapan başka bir mekana gitmek bize daha cazip geliyor. Bu son gezimizde de rezervasyonla uğraşmak yerine ikindi çayımızı yürümekten yorulduğumuz bir anda, paylaştığımız bir dilim kekin yanında, en sevdiğimiz kafede içmeyi tercih ettik.

robinTower of London

https://en.wikipedia.org/wiki/Tower_of_London#/media/File:Tower_of_London_viewed_from_the_River_Thames.jpg

Tower of London / Wikipedia

Londra büyük bir şehir olduğu için burada yapılacak etkinlikler tükenmiyor. Doğum günü gezisinde görmeyi çok isteğim iki yeri ziyaret etme fırsatım oldu. Bunlardan bir tanesi Tower of London yani Londra Kulesi’ydi. Aslında bu yapıya Londra Kalesi demek belki daha doğru olurdu. Biz bu mekana neredeyse tam bir gün ayırdık. Hem kaldığımız yerden çok uzak olduğu için gidip gelmek çok zaman aldı, hem de içeride görülecek çok şey vardı. Birkaç yıl önce okulla birlikte York şehrinde bir eğitim gezisine gitmiştik. Orada hem bir Shakespeare oyunu izlemiş hem de Londra Kulesi ile ilgili ilginç şeyler dinlemiştik. Londra Kulesi’ne karşı merakım aslında orada başladı. Sonra nedense Londra’ya gitsek de bir türlü denk getirip bu Kule’yi gezemedim. Burası zamanla girişin olduğu ama çıkışın olmadığı bir yer haline geldiği için hanedan üyeleri ve devlet adamlarının asla ziyaret etmeyi bile istemedikleri bir mekanmış. Ziyaret sırasında görebileceğiniz Kraliçe Anne Boleyn’in idam öncesi hapsedildiği binadan idam edildiği noktaya kadar, çeşitli tutsakların notlarından, kraliyet mücevherlerine ve kuzgunlara kadar İngiliz kültürü ve tarihi açısından kıymetli olabilecek çok şey var. Gezebildiğim, o atmosferi hissedebildiğim ve en sonunda binaların birinde kaybolmadan sapasağlam dışarı çıkabildiğim için çok memnunum. Doğum günü dileklerimden bir tanesi böylece gerçekleşmiş oldu. Geziden önce kaleyi anlatan birkaç belgesel ve tanıtım programı izlemiştim. İzlemek isteyen yetişkinler için yine yetişkinler için hazırlanmış ingilizce bir programın linkini ekliyorum.

robinWestminster Abbey

Westminster Abbey

Westminster Abbey

Görmeyi uzun zamandır istediğim bir diğer mekan da Westminster Abbey’di. Bu yapıyı gezmeye onunla ilgili bir belgesel izledikten sonra karar verdik. Westminster Abbey müze gibi belirli bir ücret ödeyip gezebileceğiniz önemli tarihi mekanlardan biri. UNESCO’nun kültür mirası ilan ettiği bu yapının adına hanedan üyelerinin düğünleri ve cenazeleri sebebiyle aşinaydık. Ancak Westminster Abbey’e sadece büyük bir kilise deyip geçmek, birçok tarihi olayla yakın bağı bulunan bu görkemli yapıya haksızlıkmış. Yedi yüz yıllık geçmişi olan bu devasa binanın mermer koridorlarının altında, Charles Darwin’den, Charles Dickens ve Isaac Newton’a kadar nice önemli isim yatıyor. Yürürken kimlerin mezarının üzerinden geçtiğinizi farkettikten sonra başınızı bir süre yerden kaldıramıyorsunuz. Yürürken mermerlere yazılmıs adlara bakmamak onlara saygısızlık olacakmış gibi geldiğinden olacak, biz bir süre hep yerlere baktık. Burası yüzlerce insanın mezarı olduğu için içeride bunu yansıtan ağır bir atmosfer var. Kraliçe 1. Elizabeth de buraya gömülen önemli tarihi isimlerden biri. Mezarının üzerinde bulunan kendi boyutlarındaki mermer heykel son derece etkileyiciydi. İçerideki yüzlerce diğer sanat eseri gibi… Bu mekan sadece dini açıdan değil tarihi açıdan da İngiltere’nin en önemli simgelerinden biri. İçeride fotoğraf çekmek yasak olduğu için binanın içini gösteren herhangi bir resim ekleyemiyorum; ancak internette Westminster Abbey ile ilgili birçok resim ve belgesel bulmak mümkün. Binanın tarihiyle ilgili daha ayrıntılı bilgi edinmek isterseniz aşağıdaki youtube linki hoşunuza gidebilir.

robin

Son yolculuğumda doldurduğum kitap bavulumda elbette birçok kitap var. Bunların hepsinden söz etmek şu an için imkansız. O yüzden içlerinden sevdiğim bir tanesini, Kadife Tavşan‘i, sizin için seçtim ve bir sonraki yazımda ondan söz etmek istiyorum. Bu yazıyı yeni yılınızı tekrar kutlayarak bitirmek istiyorum. Umarım Noel Baba bu sene torbasında nice guzellikler getirmiştir. Bize de 2016’yı dolu dolu yaşarken o torbadan çıkacak surprizleri beklemek kalıyor. Bu blog yazısı tamamen Londra’ya adandığı için kapanışı da geçen sene yeni yılı karşıladığımız bu güzel şehirde çektiğim birkaç fotoğrafla yapıyorum.

Sevgiler…

robin

 

Noel için süslenmiş Fortnum and Mason Magazası

Noel için süslenmiş Fortnum and Mason Magazası – Londra

 

Noel süsleriyle Covent Garden

Noel süsleriyle Covent Garden

 

Noel Ağacı

Evden bir kare: Noel Ağacı

 

Noel Yıldızı Londra

Mutfaktaki Noel Yıldızı-Londra

robin

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Tatil Bitti!

Kedicik ve Balonlar1

Butterfly

Uzun bir tatilden sonra, hayatım eski haline döndü. Bu uzun tatilin bir bölümünde güzel bir konuğu ağırlama fırsatımız oldu. İzmir ziyaretinden minik yeğenimiz ile birlikte döndük. Sekiz yaşıdaki bu güzel  çocukla geçirdiğimiz haftalar boyunca hem Oslo’nun yemyeşil parklarında doyasıya oynadık, hem bol bol kedi sevdik hem de her gün kitap okuduk. Kitapların bazılarını ona yüksek sesle ben okudum, bazılarını kendisi okudu. Bunların içinde Yeşil Parmakli Çocuk ve Pippi Uzunçorap serisinin son iki kitabı da vardı. Yeğenimiz burada olduğu sürece okudugu kitapların hepsini sevdi ve özellikle birlikte okurken, hikayelerin akışıyla ilgili sohbet etme fırsatımız oldu. Çocukların hikayelere ve kahramanlara biz yetişkinlerden nasıl daha farklı yaklaştiklarını da, bu sayede yakından gözlemlemiş oldum. Yeşil Parmakli Tistu’yu okurken, Tistu babasına yakalancak ya da bu güzel çocuğun başına yaptığı iyilikler yüzünden bir felaket gelecek diye gerilen Ingve’nin ve benim aksine, yeğenim hikayeyi çok daha endişesiz ve mutlu takip etti. Hatta ondan Tistu’nun babasina yakalanip yakalanmayacağını tahmin etmesini istediğimde yakalanmayacagini söyledi neşeyle. Demek ki genç kulaklar, kendilerine seslenen yazarın fısıltısını daha iyi duyuyorlar. Gerçi birlikte Roald Dahl’ın ünlü Matilda’sını izlerken benim on katım kadar heyecanlanmıştı. Bu sinemanın farkı da olabilir, elbette.

Butterfly

Okuduklarımız arasında, yeğenim en çok mizah ve yaratıcılık yönünden eşsiz bir seri olan Pippi Uzunçorap’i sevdi. Pippi çocukken benim de en sevdiğim seriydi. Hatta çesitli dönemlerde defalarca okusam da, Pippi o kadar tuhaf ve ışıltılı bir karakter ki, hikayesi benim için hiç sıradanlaşmadı. Abim, ve kuzenimle birlikte Pippi, Tommy ve Annika olarak oyunlar kurduğumuz günleri hatırladım. Daha önceki yazımda kütüphaneden satın aldığım kitaplardan bahsetmiştim. Seçtiğim kitaplar arasında, bu serinin ve daha nice güzel çocuk kitabının yazarı Astrid Lindgren’in hayatını anlatan bir kitap da var. Bu biyografi, ilerleyen günlerde Astrid Lindgren’le ilgili ayrıntılı bir yazı hazırlarken çok işime yarayayacak gibi görünüyor.

Butterfly

Deichmanske Deichmanske kütüphanesinden aldığım kitapların bir kısmını okudum, diğerleri hala mutfakta, etajerin üzerinde rengarenk bir ışık demeti gibi duruyor. Biz gittigimizde satışa çıkarılan kitapların dizildiği salona girmek için dışarıda uzun bir kuyruk vardı. Aşırı kalabalıktan kaçınmak için okurları içeriye ayrı bir kapıdan ve yavaş yavaş kabul ediyorlardı. Buna rağmen her masanın başında epeyce insan vardı. Erken davranıp sabahtan gelenlerin seçenekleri daha çoktu, elbette. Saat 1’den sonraysa torba satışı ucuzlamıştı. Bizim aslında torbayla kitap almak gibi bir hedefimiz yoktu; ama elimizdeki kitaplar otuzu bulunca ve saat de 1’i geçince kasadaki kibar genç kız bize iki kocaman torba uzattı. Böylece torba başına elli kron gibi çok cüzi bir ücret ödeyerek eve geldik. Deichmanske kütüphanesi sadece merkezdeki ana binadan oluşmuyor. Bizim oturduğumuz semt de dahil birçok semtte birer şubesi var. Kütüphane, kitap satışı yapacağı tarihi ve mekanı aylar öncesinden mutlaka duyuruyor. O tarihlerde buralardaysanız, hoşunuza gidecek bir şeyler mutlaka bulursunuz, çünkü sergidekilerin arasında Norveççe’nin yanında İngilizce kitaplar da oluyor. Hatta sayıları az da olsa Fransızca ve Almanca kitaplara da rastladık. Biz önümüzdeki yıl olacak etkinliği merakla bekliyoruz. Tarih yaklaştığında buradan sizlerle paylaşmayı planlıyorum.
Bir sonraki yazım, ziyaret etmeyi en sevdiğim şehir Londra ile ilgili olacak.
Sevgiler…

Butterfly

Oslo Deichmanske Kütüphanesi

kütüphanede kitap satşı

Geçen Cumartesi, Oslo’nun merkez kütüphanesinde eski kitapların satışı yapıldı. İki torbaya sığdırdığımız otuz kitabın yirmi dokuzu çocuk kitabı. Sınav dönemini atlatıp masanın üzerinde beni bekleyen bu kitaplardan söz etmek için can atıyorum. ❤

Alice Yüz Elli Yaşında!

Alice Harikalar Diyarında -Alice's Adventures In Wonderland - Lewis Carroll & Sir John Tenniel'in İllüstrasyonlarıyla

Alice Harikalar Diyarında -Alice’s Adventures In Wonderland – Lewis Carroll & Sir John Tenniel’in İllüstrasyonlarıyla

 

Free-Vintage-Rose-Clip-Art-By-FPTFY

Alice Harikalar Diyarında ile ilgili uzun zamandır yazmak istiyordum.Bir masal ve çocuk edebiyatı sayfası yapıp o sayfada dünyanın en çok basılmış ve en çok okunmuş klasiklerinden birine yer vermemek olmazdı. Her ne kadar çocukken bu kitabı çok zor bitirsem de, kalbimde her zaman özel bir yere sahip oldu. Bu dönem, üniversitedeki seminerlerden birinde tanıtmak üzere Alice‘i seçtim ve Paskalya’dan bir hafta önce gerçekleşen seminer sırasında bu seçimde yalnız olmadığımı gördüm. Bize önerilen onca kitap arasında en çok tercih edilen kitap yine Alice oldu; ben de böylece kitabı yetişkin olarak okuyan diğer eğitimcilerin yaklaşımlarını görmüş ve kitaba birçok başka perspektiften bakma şansına erişmiş oldum. Orjinal adıyla Alice’s Adventures in Wonderland, İngiliz yazar Lewis Carroll tarafından yazılmış bir çocuk romanı; fakat bu kadar ünlü olması, yetişkinlerin dünyasında kendisine böyle bir yer edinebilmesi ve yüzlerce diğer sanat eserine esin kaynağı olması elbette bir tesadüf değil. Alice de sevdiğimiz, saydığımız ve baş tacı ettiğimiz bütün sanat eserleri gibi, hem çağını kendisine has bir dille anlatan hem de çağının ötesinde bir eser. Hazır yeniden okumuşken, Lewis Carroll’un bu enteresan kitabıyla ilgili bir yazı yazmadan geçmek istemedim.

Free-Vintage-Rose-Clip-Art-By-FPTFY

http://commons.wikimedia.org/wiki/File:Lewis_Carroll_1863.jpg Lewis Carroll 1863

Lewis Carroll 1863

Lewis Carroll Kimdir?

Lewis Carroll aslında sadece bir takma isim. Alice’nin yazarının gerçek adı Charles Lutwidge Dodgson. Dodgson 1832 yılında Cheshire’da (Cheshire Kedisi’nin adı buradan gelmekte) doğmuş ve Oxford Üniversitesinde ders vermiş olan başarılı bir matematikçidir. Hayatının büyük kısmını Oxford’da geçirdikten sonra 1898 yılında Guilford’da hayata gözlerini yummadan önce başka kitaplar, şiirler ve makaleler de yayımlamış, mantık alanında çalışmalar yapmış ve zamının yeni gelişmelerinden biri olan fotoğrafçılığın öncülerinden biri sayılmıştır.

Dodgson Alice’nin maceralarını ilk kez 1862 yılında bir tanıdığının çocuklarına hikaye anlatırken yaratmış. Hem bu çocuklardan bir tanesi hem de hikayenin ilham kaynağı olan Alice Liddell, Dodgson’dan anlattığı bu güzel masalı bir deftere yazıp kendisine vermesini isteyince, yazar onun isteğini geri çevirmemiş ve ilk hali doksan sayfa olan bu romanı eliyle yazıp, otuz yedi adet illüstrasyonla süsleyerek Alice Liddell’e hediye etmiş. Kitap tamamlandıktan bir yıl sonra, 1865 yılında basılmış. İşte o günden bugüne tam yüz elli sene geçmiş ve Alice bu yıl yüz ellinci yaşını kutluyor. El yazması orjinalin adı Alice’s Adventures Under Ground. Yazar daha sonra hikayenin üzerinde çalışarak kitabı baskıya hazır hale getirmiş. Alice Harikalar Diyarında ile ilgili araştırma yapmak ya da ödev hazırlamak isteyen okurlar, el yazması kitaba buraya tıklayrak ulaşabilirler ve baştan sona okuyup resimlerine bakabilirler.

Free-Vintage-Rose-Clip-Art-By-FPTFY

Alice Harikalar Diyarında -Alice's Adventures In Wonderland - Lewis Carroll & Sir John Tenniel'in İllüstrasyonlarıyla

Alice’s Adventures In Wonderland – Lewis Carroll With illustrations by Sir John Tenniel

Yazar, yıllar sonra Alice’in hikayesini ikinci kitapla devam ettirmiş. Bu kitabın adı Through the Looking-Glass and what Alice found there yani Türkçe’ye çevrilmiş adıyla: Aynanın İçinden -Alice Harikalar Ülkesinde İkinci Kitap. Özellikle ilk kitabın baskısını birçok yayınevinden edinebilirsiniz. Benim bildiklerimden iki tanesi, Can Yayınları ve İş Bankası Yayınları tarafından basılanlar. Hatta İş Bankası Yayınları’nın bir baskısını bana Türkiye’den bir arkadaşım almıştı. Bu sayede seminer için hazırlanırken, Türkçe çevirisine bakma fırsatını da yakalamış oldum. Kitap kelime oyunlarıyla, sözleri değiştirilmis şarkılarla ve atasözleri ile dolu olduğu için orjinal dilinde okumak bambaşka bir keyif; ancak aynı sebep yüzünden çocuklar, özellikle de İngilizce’yi yabancı dil olarak öğrenen çocuklar için bu koca romanı baştan sona asıl dilinde okumak zor olacaktır diye tahmin ediyorum. Katıldığım seminerdeki Amerikalı öğretim görevlisi, kitabı ilkokuldayken eline aldığını ama dili yüzünden bitiremeden bıraktığını, daha sonra ortaöğretim sırasında okuyabildiğini söyledi. O zaman Alice‘i okumakta zorlanan tek çocuk ben değilmişim diye düşündüm; çünkü küçükken hikayeyi çok esrarengiz ve çekici bulmama ve Türkçe okumama rağmen bütün kitabı bitirmem çok zaman almıştı. Yetişkin olarak okumaksa çok büyük bir keyif oldu; çünkü kitabın çağının politikasını, İngiliz geleneklerini, insan ilişkilerini sembolik ama mizahi bir dille anlattığını gördüm. Yazarın bu renkli rüya perdesinin ardından sunduğu gerçekçi eleştiri ve saptamaları görmek çok keyifliydi. Yetişkinlerin neden bu hikayeyi anladıklarını ve sevdiklerini, sanatçıların filmlerle, tiyatro eserleriyle, yeni kitaplarla bu hikayeyi neden tekrar tekrar yorumladıklarını tahmin etmek güç değil. Kitaptaki karakterler ve bu karakterlerin diyalogları tek tek ve yakından incelemeye değer. Küçük Alice’in saçma deyip geçtiğimiz rüyasında yer alan karakterlerin hepsi ayrı bir dünya ve hepsinin size anlatacakları enteresan bir hikayeleri var. Tam da bu karakter zenginliği yüzünden, kitap hem okulda hem de yaratıcı projelerde kullanılmaya çok uygun.

Free-Vintage-Rose-Clip-Art-By-FPTFY

Alice I Eventyrland -Lewis Carroll. Illustrated by Anthony Brown -Bokklubbens Barn

Alice Harikalar Diyarında -Lewis Caroll & Anthony Browne-

Alice Harikalar Diyarında, birçok değişik perspektifle yorumlananabilecek özel bir kitap. Kitabı duyup Alice’in sürekli büyüyüp küçüldüğünü bilmeyen yoktur. Bu ilginç konunun üzerinde biraz düşününce, kitabın metaforlarla dolu olduğunu farketmemek imkansız hale geliyor. Alice’in bu değişken görüntüsü bana büyüme çağındaki bir çocuğun sürekli değişmekte olan hayatına ve bedenine adapte olmayı öğrenene kadar karşılaştığı kapılardan geçebilmek, girdiği mekanlara uyum sağlayabilmek ve karşısına çıkan fırsatlardan faydalanabilmek için sürekli büyümek ya da küçülmek zorunda kalmasını hatırlattı. Kahramanımızın geçirdiği değişimleri kontrol etmekte zorlanması, size de bazen küçük birer çocuk gibi davranmalarını bazen de yaşlarının elverdiğinden fazla anlayış ve uyum göstermelerini beklediğimiz çocukları anımsatmıyor mu? ”Biz yetişkinlerin oluşturdukları sosyal ortamlara ve kurumlara adapte olabilmek içim sürekli büyüyüp küçülmek zorunda kalan, farklı yetişkinlerin farklı tavırları yüzünden bazen yaşlarından daha büyük bazen de daha küçük çocuklar gibi muamele gören ve bu tavırlarla başetmek için farklı tepkiler vermesi gereken çocukların hayatları, Harikalar Diyarı’nda olduğundan daha mı az tuhaf?” diye sormadan edemiyorum. Küçük kardeşlerinin yanında yetişkinler kadar anlayışlı birer abi ve abla gibi davranacak kadar büyük, sofrada doyup doymadıklarına karar veremeyecek kadar küçük, okul ödevlerini yaparken ağırbaşlı bir memur ciddiyeti taşımaları gerektiğini bilecek kadar olgun olmalarını istediğimiz çocuklar… Aslında aynı durum bazen biz yetişkinler için de geçerli değil mi? İş ya da özel ilişkilerimizde zaman zaman kendimizi olduğumuzdan güçlü veya olgun ya da daha zayıf ve küçük hissettiğimiz olmuyor mu? Aile büyüklerimizin yanında çocuklaşırken, çocuklarımızın ya da öğrencilerimizin yanında daha olgun ya da büyük, arkadaşlarımızın yanında daha genç ve eğlenceli hissetmiyor muyuz? Bu rolleri öğrenirken bizler de Alice gibi zaman zaman kim olduğumuzu sorgulamadık mı? Nereye varmak istediğimize karar vermeden hangi yola gitmemiz gerektiğini sormadık mı? Yeni rollerimize uyum sağlama sürecinde kendi gözyaşlarımızda yüzecek ya da evlerimizden taşacakmış gibi hissettiğimiz olmadı mı hiç? Harika bir mizahi dille yazılmış bu kitabı gülerek okusam da, son sayfayı bitirip kenara koyduktan sonra aklıma hep bu ve benzeri sorular takıldı.

Free-Vintage-Rose-Clip-Art-By-FPTFY

Alice I Eventyrland -Lewis Carroll. Illustrated by Anthony Brown -Bokklubbens Barn

Alice Harikalar Diyarında -Lewis Caroll & Anthony Browne-

Cheshire Kedisi, Beyaz Tavşan, Sahte Kaplumbağa, Kupa Kraliçesi Ve Diğerleri…

Alice’in Harikalar Diyarı’nda karşılaştığı karakterlerin ve kitabın altını çizdiği temaların hepsi üzerinde konuşmaya değer; ama ne yazık ki burada hepsinden söz etmek mümkün değil. Saçma gibi görünen söylemlerinin ardında birçok değişik mesaj veren garip Düşes, telaşlı ve kraliçeyi kızdırmaktan ölesiye korkan Beyaz Tavşan, üzülecek hiçbir şeyi olmadığı için ağlayan Sahte Kaplumbağa, filozof Cheshire Kedisi, kaçık Şapkacı ve Mart Tavşanı’nı unutmak mümkün değil. Ülkedeki her şahsın kafasını uçurmak için en az bir kere emir vermiş olan; ama kimsenin dinlemediği Kupa Kraliçesi ise, kimi araştırmacılara göre, kitabın yazıldığı dönemin İngiltere’sini ve Kraliçe Victoria’yı adeta karikatürize ederek anlatıyor. Önce ceza verip sonra yargılama yapılması gerektiğini düşünen, tahtı ve yetkisizliği arasında kaldığını farketmeden emirler yağdıran Kraliçe’yi, onu rahatlatarak idare eden Kupa Kralı’nı ve bütün hikayeyi hem politik hem de cinsiyet ve sınıflar arası güç ilişkileri açısından inceleyen birçok makale bulmak mümkün.Free-Vintage-Rose-Clip-Art-By-FPTFY

Alice Harikalar Diyarında -Lewis Carroll. Illustrated by Anthony Brown -Bokklubbens Barn

Alice I Eventyrland

Alice Harikalar Diyarında -Lewis Carroll. Illustrated by Anthony Brown -Bokklubbens Barn

Alice I Eventyrland

Alice Harikalar Diyarında, Disney tarafından çizgi filmleştirilmiş bir kitap. Disney’in, işlediği eserlerdeki karakterlere ve olaylara çok belirgin imajlar verdiğini ve bu imajların zamanla reklam ürününe dönüşüp asıl karakterlerin olduklarından biraz daha yüzeysel algılanmalarına sebep olduğunu düşünüyorum. Bu durum bir bakıma hikayelerin içini boşaltıyor ve eserleri henüz onlarla buluşmamış okurlara eksik sunuyor gibi geliyor bana. Alice de mavi kabarık elbisesi ve uzun sarı saçlarıyla reklam yüzü olmuş Disney prenseslerinden birini andırsa da, hikayenin aslı bundan çok daha fazlasını barındırıyor ve çok daha geniş bir kitleye hitap ediyor. O yüzden fırsatı olan herkesin bu klasiğe bir kere ya da bir kez daha bakmasını tavsiye ediyorum. Kitabın içinde yer alan değiştirilmiş şarkı sözleri, atasözleri ve kelime oyunlarını asıl dili olan İngilizce’de okumak ayrı bir keyif olsa da, gayet iyi Türkçe çevirileri de mevcut. Ben birkaç yıl önce bir kitapçıda Norveççe’sini bulup almıştım; ama henüz okuma fırsatım olmadı. Alice’in illüstrasyonlarını yapan İngiliz illüstratör Anthony Browne, alanında ünlü ve ödüllü bir sanatçı ve ben de haliyle daha kapağı görür görmez vurulmuştum. Alice’nin çocuklar için okunması zor bir kitap olduğuna değinmiştim; o yüzden çocuğunuz bu kitabı kendisi okurken takip etmekte zorlanıyorsa, siz yüksek sesle her gün bir ya da iki bölüm okuyabilirsiniz. Kitap okumayı sevmeyen oğlunu okuması için zorlamak yerine, ona Yüzüklerin Efendisi serisinin bütün ciltlerini akşamları yüksek sesle okuyan bir babayla karşılaştıktan sonra, bu tür etkinliklerin sadece okul öncesi küçük çocuklarla sınırlandırlmayabileceğini gördüm.

Bu uzun yazıyı bütün kedilerin ve çocukların biraz filozof olduklarını hatırlatan Cheshire Kedisi ve Alice’den bir alıntıyla bitirmek istiyorum. Umarım hepiniz harika bir hafta sonu geçirirsiniz.

SevgilerFree-Vintage-Rose-Clip-Art-By-FPTFY

Alice and the Cheshire Cat

Free-Vintage-Rose-Clip-Art-By-FPTFY

Kaynaklar:

http://www.bl.uk/onlinegallery/ttp/alice/accessible/page1.html#content

http://www.lewiscarroll.org/

http://lewiscarrollsociety.org.uk/

Bülbül Ve Gül

başlık

Bülbül Ve Gül -Oscar Wilde

Oscar Wilde & Anne Cecilie Røgeberg

-Ona kırmızı güller götürürsem, benimle dans edeceğini söyledi, diye haykırdı genç öğrenci. Ama bahçemde tek bir kırmızı gül bile yok.
Bülbül, meşe ağacının içindeki yuvasından bunu duydu, yaprakların arasından bakıp merak etti.
“Bütün bahçede bir tanecik kırmızı gül yok!”, derken güzel gözleri yaşla dolmuştu. “Ah şu mutluluk ne kadar küçük şeylere bağlı! Bilgelerin bütün yazdıklarını okudum, felsefenin bütün sırlarına eriştim ama yine de kırmızı bir gülün yokluğu hayatımı mahvediyor.”
-İşte, nihayet gerçek bir aşık, dedi bülbül. Hiç tanımadığım halde gecelerce onu şakıdım, gecelerce yıldızlara onun hikayesini anlattım ve şimdi onu görüyorum. Saçları sümbül gibi koyu; dudakları yüreğinin arzuladığı gül kadar kırmızı; ama tutku, yüzünü soluk bir fildişine döndürmüş, keder alnını mühürlemiş.
-Prens yarın gece balo veriyor, diye söylendi genç öğrenci. Benim aşkım da gidecek. Ona kırmızı bir gül götürürsem, gün ağarıncaya dek benimle dans edecek. Ona kırmızı bir gül götürürsem onu kollarıma alacağım. Başını omzuma yaslayacak ve eli elime kenetlenecek. Ama bahçemde hiç kırmızı gül yok; yani yapayalnız oturacağım. O yanımdan geçip gidecek. Bana aldırış etmeyecek ve kalbim kırılacak.
-Gerçek aşık işte bu, dedi bülbül. Benim şakıdıklarımın acısını o çekiyor; benim için mutluluk kaynağı olan, onun için keder. Aşk kesinlikle harika bir şey! Zümrütlerden daha kıymetli, kıymetli opallerden daha değerli. Lallerle değiş tokuş edilemez, çarşıda bulunmaz. Ne tüccarlardan satın alınabilir, ne de terazide altınla tartılabilir.
-Müzisyenler yerlerine oturup telli sazlarını çalacaklar ve sevdiğim, arp ve kemanın sesiyle dans edecek. Dans ederken öyle hafif olacak ki, ayakları yere değmeyecek ve parlak giysileri içindeki saraylılar etrafını saracaklar. Benimle dans etmeyecek, çünkü ona verecek kırmızı bir gülüm yok, diyerek kendisini çimenlerin üzerine attı, yüzünü ellerinin arasına gömdü ve ağladı.
Kuyruğu havada yeşil küçük bir kertenkele, yanından koşarak geçerken sordu:
-Niye ağlıyor?
-Sahi niye, diye sordu bir ışık demetinin ardından kanat çırpmakta olan kelebek.
-Sahi neden, diye alçak ve yumuşak bir sesle yanındakine fısıldadı papatya.
-Kırmızı bir gül için ağlıyor, diye yanıtladı bülbül.
Hepsi bir ağızdan:
-Kırmızı bir gül için mi, diye bağırdılar. Ne kadar gülünç!
Pek alaycı bir şey olan küçük kertenkele kahkahayla güldü. Ama bülbül, öğrencinin kederindeki sırrı anladı; meşe ağacında sessizce oturup aşkın esrarını düşündü. Sonra birden kahverengi kanatlarını açıp havaya yükseldi. Koruyu bir gölge gibi geçti ve bir gölge gibi bahçe boyunca dolaştı. Çimen tarhın ortasında güzel bir gül ağacı duruyordu. Bülbül onu görünce çiçekli dallarından birinin üzerine kondu:
-Bana kırmızı bir gül verirsen, sana şarkılarımın en tatlısını söylerim, dedi.
Fakat ağaç başını iki yana salladı:
-Benim güllerim beyaz, diye yanıt verdi. Denizin köpüğü kadar beyaz, hatta dağların üstündeki kardan bile beyaz. Eski güneş saatinin etrafında yaşayan ağabeyime git. Belki istediğini sana o verebilir.
Bülbül eski güneş saatinin çevresinde büyüyen gül ağacına gitti.
-Bana kırmızı bir gül verirsen, sana şarkılarımın en tatlısını söylerim, diye seslendi.
Ama ağaç başını iki yana salladı:
-Benim güllerim sarı, diye yanıt verdi. Kehribar bir tahtta oturan deniz kızının saçları kadar sarı. Tırpancılar tırpanlarıyla gelinceye dek çayırlarda açan nergisten daha sarı. Öğrencinin penceresinin altında yaşayan ağabeyime git. Belki istediğini sana o verebilir.
Bülbül öğrencinin penceresinin altında biten gül ağacına gitti; ama ağaç başını iki yana salladı.
-Benim güllerim kırmızıdır, diye yanıt verdi. Güvercinin ayakları kadar hatta okyanusun kovuklarında dalgalanan mercanlardan bile kırmızı. Ama, kış damarlarımı dondurdu, don tomurcuklarımı kopardı, fırtına dallarımı kırdı. Bu yıl hiç gül vermeyeceğim.
-Bütün istediğim kırmızı bir gül, diye haykırdı bülbül. Sadece bir tane kırmızı gül! Onu sahip olmanın hiçbir yolu yok mu?
-Bir yol var, dedi ağaç. Ama, öyle korkunç ki sana söylemeye cesaretim yok.
-Söyle, dedi bülbül. Korkmuyorum!
-Eğer kırmızı bir gül istiyorsan, onu ay ışığında müzikten kendin yaratıp, kendi yüreğinin kanıyla boyayacaksın. Kalbini bir dikene dayayarak bana şakımalısın. Bütün gece boyunca ötmelisin ve diken kalbini delmeli. Kanın benim damarlarıma dolup benim olmalı, dedi ağaç.
-Kırmızı bir güle karşılık ölüm çok büyük bir bedel, diye haykırdı bülbül. Yaşam herkes için çok değerli. Yeşil ağaçlarda oturup, altından arabasındaki Güneş’i ve inciden arabasındaki Ay’ı seyretmek keyifli! Akçalının kokusu ve vadilere gizlenen mavi çan çiçekleri tatlı, tepelerdeki fundalar gibi. Fakat tüm bunlara rağmen sevgi, yaşamdan üstündür ve insan yüreğinin yanında bir kuşun yüreği nedir ki?
Kuş kahverengi kanatlarını açıp havaya yükseldi. Bahçenin üzerinden bir gölge gibi uçtu ve bir gölge gibi koruyu geçi.
Genç öğrenci, hala bıraktığı yerde, çimlerde yatıyordu ve güzel gözlerindeki yaşlar henüz kurumamıştı. Bülbül, “Mutlu ol!” diye haykırdı.
-Mutlu ol! Kırmızı güle kavuşacaksın. Onu bu gece ben ay ışığında müzikten yaratıp kendi yüreğimin kanıyla boyayacağım. Buna karşılık, senden bütün istediğim gerçek bir aşık olman; çünkü sevgi, bilge felsefeden daha bilgedir ve güç, kudretli de olsa sevgi ondan kudretlidir. Kaanatları alev rengidir ve alev gibi boyanmıştır vücudu. Dudakları bal kadar tatlı, nefesi buhur gibidir.
Öğrenci, çimenden başını kaldırıp baktı ve dinledi; ama bülbülün kendisine söylediklerini anlayamadı; çünkü o sadece kitaplarda yazılı şeyleri bilirdi. Ama Meşe ağacı anladı ve üzüldü; çünkü kendi dalları arasında yuva kuran küçük bülbülü pek seviyordu.
-Bana son bir şarkı söyle, diye fısıldadı Meşe. Çünkü sen gittiğinde kendimi yalnız hissedeceğim.
Bülbül, meşe ağacı için şakıdı. Sesi gümüş bir ibrikten akan su gibiydi. Bülbül şarkısını bitirdiğinde, öğrenci ayağa kalktı, cebinden bir defter ve kurşunkalem çıkardı. Korudan çıkarken kendi kendine:
-Güzelliği yadsınamaz; ama duyguları var mı? Hiç sanmam. Tıpkı birçok sanatçı gibi, içtenlikten yoksun salt bir biçimden ibaret. Başkaları için kendisini feda etmez. Sadece müziği düşünür ve sanatın bencil olduğunu bilmeyen yoktur. Yine de kabul etmek gerekir ki sesinde bazı güzel nağmeler var. Ne yazık ki bunlar hiçbir anlam taşımadıkları gibi işe de yaramıyorlar, diyerek odasına gitti. Ottan yapılmış küçük yatağına uzanıp sevdiğini düşünmeye başladı ve bir süre sonra uykuya daldı.
Ay gökyüzünde parlayınca, bülbül, gül ağacına gidip göğsünü dikene yasladı. Bütün gece boyunca göğsü dikene dayalı şakıdı ve soğuk kristal Ay aşağı eğilip dinledi. Bülbül gece boyunca öttü ve diken göğsünde gitgide daha derine battı. Kanı kabarıp vücudundan çekildi.
Önce bir erkekle bir kızın yüreğinde doğan aşkı şakıdı. Sonra şarkılar şarkıları izledikçe, taç yaprakları da taç yapraklarını izledi ve gül ağacının en üst dalında olağanüstü güzellikte bir gül açtı. Başlangıçta solgun bir rengi vardı, tıpkı nehrin üzerinde asılı duran sis gibi solgundu. Sabahın ayakları gibi soluk, şafağın kanatları gibi gümüşi… Gümüş bir aynada bir gülün gölgesi gibi, bir gülün sudaki silüeti gibi… İşte böyleydi gül ağacının en üst dalında açan gül.
Ama, gül ağacı bülbüle, “Dikene daha çok yaslan.”, diye seslendi. “Daha çok yaslan küçük bülbül; yoksa gül tamamlanmadan gün doğacak.”
Böylece bülbül dikene daha çok yaslandı ve sesi yükseldikçe yükseldi; çünkü bir erkekle bir kızın ruhundaki tutkunun doğuşunu şakıyordu. Gülün yapraklarına narin bir pembelik geldi; tıpkı gelinin dudaklarını ilk öptüğünde damadın yüzünü kaplayan pembelik gibi. Ama diken henüz bülbülün kalbine değmediği için gülün yüreği de beyaz kalmıştı; çünkü bir gülün yüreğini ancak bir bülbülün yüreğindeki kan kızıllaştırabilirdi.
Ağaç Bülbül’e göğsünü dikene daha çok bastırması için seslendi, “Daha çok yaslan küçük bülbül. Yoksa gül bitmeden gün doğacak.”
Bülbül dikene daha çok yaslandı. Diken bülbülün yüreğine dokundu ve kuşun bütün vücudunu şiddetli bir sızı sardı . Acısı arttıkça artıyor şarkısı gittikçe vahşileşiyordu, çünkü ölümle mükemmelleşen aşk için şakıyordu; mezarda bitmeyecek bir aşkı şakıyordu.
Olağanüstü gül, tıpkı doğudaki semaların gülü gibi kızardı. Kıpkırmızıydı yapraklarının çevresi, kıpkırmızı bir yakut gibiydi kalbi. Ama bülbülün sesi kısıldı. Kanatları çırpınmaya başladı, gözlerine perde indi. Şarkısı gitgide soldu ve boğazına bir şeyin takıldığını hissetti. Ardından son bir güçlü ezgi çıkardı. Beyaz Ay bunu duydu ve şafağı unuttu; gökyüzünde kalakaldı. Kırmızı gül duydu, bütün vücudu coşkuyla titredi ve yapraklarını sabahın serin havasına açtı. Yankı, onu tepelerdeki eflatun oyuğuna taşıdı ve uyuyan çobanları düşlerinden uyandırdı. Irmağın sazlarının arasından aktı ve sazlar onun haberini denize götürdü.
“Bak, bak!”, diye bağırdı ağaç. “Artık gül tamamlandı.” Fakat bülbül yanıt vermedi; çünkü uzun otların içinde, kalbindeki dikenle, cansız yatıyordu.
Öğrenci, öğlen vakti penceresini açıp dışarıya baktı.
“Nasıl, ne harika bir talih bu!” diye haykırdı. İşte kırmızı bir gül! Hayatımda böyle bir gül görmedim. Öyle güzel ki eminim uzun Latince bir adı vardır.”
Aşağı eğilip gülü kopardı. Sonra şapkasını taktı ve elinde gülle koşa koşa profesörün evine gitti. Profesörün kızı kapının önünde oturmuş, bir makaraya mavi ibrişim sarıyor, küçük köpeği de ayaklarının dibinde yatıyordu.
-Size kırmızı bir gül getirirsem benimle dans edeceğinizi söylemiştiniz, dedi öğrenci. İşte bütün dünyanın en kırmızı gülü. Bu gece onu kalbinizin üstüne takacaksınız ve biz dans ederken o size sizi ne çok sevdiğimi anlatacak.
Fakat kızın suratı asıldı.
-Korkarım giysime yakışmayacak, yanıtını verdi. Zaten Saray Nazırı’nın yeğeni bana gerçek mücevherler gönderdi ve herkesin bildiği gibi, mücevherler çiçeklerden daha pahalıdır.
-Eh, gerçekten çok nankörmüşsünüz! Dedi öğrenci öfkeyle ve gülü sokağa fırlattı. Gül oradan oluğa düştü ve üzerinden bir at arabasının tekerleği geçti.
-Nankör mü, dedi kız. Size bir şey söyleyim mi? Çok kabasınız! Hem zaten siz kim oluyorsunuz ki? Sadece bir öğrenci. Eminim, ayakkabınızda Nazır’ın yeğenindeki gibi gümüş bir toka bile yoktur, dedi ve sandalyesinden kalkarak eve girdi.
Öğrenci uzaklaşırken:
“Sevgi ne kadar aptalca bir şey!”, dedi. “Mantığın yarısı kadar bile faydası yok; çünkü hiçbir şeyi kanıtlamıyor, sonra hep olmayacak şeylerden söz ediyor, insanı doğru olmayan şeylere inandırıyor. Hatta oldukça işe yaramaz ve çağımızda fayda her şeyin başı. Felsefeye dönüp metafizik çalışacağım.”
Böylece odasına odasına döndü, kocaman, tozlu bir kitap çıkardı ve okumaya başladı.

Oscar Wilde

Çeviren: Eylem Rosseland

Nightingale and the Rose  by Oscar Wilde and Isabelle Brent

‘Bülbül Ve Gül’ – Oscar Wilde & Isabelle Brent