Olduğun yerde dur. Önündeki ağaçlar ve yanındaki çalılar Kayıp değil. Nerede olursan ol, ona Burası denir, Ve sen ona önemli bir yabancıymış gibi davranmalısın, Onu tanımak ve tanınmak için izin istemelisin. Orman nefes alır. Dinle! Sana yanıt veriyor, Etrafındaki bu yeri yaratan benim. Eğer onu terk edersen, Burası diyerek yeniden geri dönebilirsin, Kuzgun için hiçbir ağaç diğerinin aynısı değildir. Çalıkuşu için hiçbir dal diğeriyle aynı değildir. Bir ağacın ya da çalının yaptıkları senin için anlamını kaybetmişse, Kesinlikle kaybolmuşsundur. Olduğun yerde dur. Orman biliyor Senin nerede olduğunu. Seni bulmasına izin ver.
David Wagoner (1926-2021)
Merhaba,
Şu anda Oslo’da en rahat yazı yazdığım ve genel olarak en sevdiğim iki mekandan biri olan o güzel kafedeyim. Aslında buraya size bir kitaptan ve masaldan söz etmek amacıyla gelmiştim. Oysa şimdi taba rengi rahat bir deri koltuğa oturmuş, kaybolmanın ne demek olduğunu düşünüyorum.
İçeride rahat ve huzurlu bir atmosfer var. Bunda önümde duran kakuleli çöreklerin payı olabilir. Tam şu anda KC and the Sunshine Band’ın Shotgun Shuffle’ı çalmaya başladı. Şarkıyı duyar duymaz sizin de içinizde üzerindeki minik aynalarla rengarenk ışıklar saçan dev bir disko topu dönmeye başladı değil mi? Pirinç kollu ağır kapının camlarından sinsice içeri sızan ve Haziran ayına hiç yakışmayan kasvetli hava, bu neşeli müzikle birlikte dağılıp kayboluyor.
Dışarıda şiddetli bir yağmur yağıyor. Neredeyse her yağmurlu pazar gününde olduğu gibi burası yine çok kalabalık. Kocaman pencerelerin önünden sevinçli doğumgünü balonlarına benzeyen rengarenk şemsiyeler geçiyor. Şemsiyelerin bazıları yalnız, bazılarıysa tanıdıklarıyla yürüyor, ama hepsi yürüdükleri yolun nereye çıkacağını biliyormuş gibi kendilerinden eminler. Onları izlerken, gözlerim etrafımdaki masalarda keyifle sohbet eden insanlara kayıyor. Bu manzaraların içinde kendi yerimi düşünmeden edemiyorum. Onlara baktıkça neredeyse düzenli sayılacak şekilde kaybolan bir tek ben miyim diye düşünüyorum. Yoksa dışarıdan bakınca hepimiz nereye gideceğini bilerek doğmuş gibi mi görünüyoruz? Bu sorunun cevabı düşündüğümden daha karmaşık olabilir; çünkü bu noktada kaybolmak artık yalnızca fiziksel bir durum olmaktan çıkıyor.
Kaybolduğumuzu ne zaman fark ediyoruz? Sadece gitmek istediğimiz yere varamadığımızda değil sanırım. Aslında bir olasılığı veya bir sıcaklığı ararken de sık sık kaybolduğumuz oluyor. Kalbimize dokunan bir müzikle veya kokuyla düz bir çizgi gibi aktığını düşündüğümüz zamanla beraber, hayallerimizin içinde dağılıp toz olduğumuz da… Belki de kaybolmak, sandığımız kadar tek yönlü bir durum değildir. Kafamda laf lafı açtıkça dakikalar içinde de kaç kez kaybolduğumuzu ve bulunduğumuzu soruyorum kendime. Kendimize, evimize, bedenimize giden yolu her defasında nasıl bulabiliyoruz acaba ya da her kayboluş bildiğimiz yerlerde bitmek zorunda mı? Nereye vardığını bilmediğimiz her yolculuk bir kayıp öyküsü olmamalı. Belki nereye gittiğimizi bilmesek bile şiirdeki gibi durup etrafımızla olan bağlantımızı fark ettiğimiz anda, kaybolmuşluk hissi de yavaşça çözülüyordur. Arada bir tam tökezleyip düşmeden önce kendimizi sevdiklerimizde buluruz. Kolları bizi kocaman bir ağacın güvenli dalları gibi sarar. Onlarda kendimizi yeniden tanır, birlikte kök salarak bir orman oluruz.
Peki ya geride bırakmak uğruna hiç bilmediğimiz ormanlara dalmaya cesaret ettiklerimiz, içinde bulunduğumuz şartlar ya da ilişkilerimizse? Çok iyi bildiğimizi sandığımız rotalar bitmeye başladığında, bir çaresizliğin içinde kaybolmamak için yenilerini aramaya başlarız. Önümüze çıkan yeni patikalar daralıp uzadıkça, beklemediğimiz bazı karşılaşmalar da kaçınılmaz hale gelir. Tanıdığımız ama bir süre için bile olsa, geride bırakmaya gönüllü olduklarımız, normalde bizi ürkütebilecek yepyeni yüzlerle yer değiştirmeye başlar. Bazen karanlığın ve sisin içinden çıkan bir yabancı, korku ve merakın yan yana durduğu bir gölgeden bize elini uzatır. Yeterince cesaretimiz varsa bu gizemli eşikten geçer, yeni bir arkadaşlığa şans vermiş oluruz. Onunla birlikte deneyimlerimiz de çeşitlenir. Yazının başında söz ettiğim kitapta, yani The Skull’da anlatılan Otilla’nınki de böyle bir cesaret öyküsü. Ana karakterin yüreklilik gösterip sonu belli olmayan bir yola çıkması ve bu yolun sonunda güzel bir hayata kavuşması aslında başta halk masalları olmak üzere birçok çocuk kitabında sıkça karşılaştığımız bir motif.
Jon Klassen tarafından 2023 yılında yazılan The Skull’ı ilk kez kütüphanede gördüğümde onun son yıllarda sıkça karşılaştığımız gri, melankolik çocuk kitaplarından biri olduğunu sandım. Yüz beş sayfalık kitabın sayfalarını çevirdikçe ilginç illüstrasyonlarla aynı anda hem hüzünlü hem de esprili olan anlatım beni hikayenin içine çekti. Bu tuhaf ve biraz da ürkünç masalı bir çırpıda okudum. Aslını isterseniz daha ilk sayfaları okurken, bunun basit bir öykü olmadığını hissetmeye başlamıştım.
Otilla’nın öyküsü sanki çok daha eski ve bilindik bir anlatının içinden süzülüp gelmiş gibiydi. Her şeyi geride bırakıp bir gece yarısı ormana kaçan Otilla’nın cesareti ve sadakati ile nasıl sınandığını okudukça onu daha çok sevdim. Klassen kitabı yazarken, eski bir Tirol (Avusturya ve İtalya’da bulunan Alpler üzerindeki dağlık bir bölge) masalı olan Ottilia ve Kurukafa‘dan esinlenmiş. Bunu öğrendikten sonra, onun İngilizce bir örneğini buldum ve Türkçe’ye çevirerek burada yayımlamaya karar verdim. Çeviriyi yaparken Ottilia ve Kurukafa‘nın , Klassen’in anlatısından birçok noktada ayrıldığını fark ettim. Eğer çocuk kitaplarını ve masalları seviyorsanız bir eseri daha önce okumuş olmanız diğerini sizin için gereksiz hale getirmeyecektir. Hatta bir halk masalının modern çocuk edebiyatına nasıl uyarlandığını ve dahası modern bir yorumun nasıl eski bir masaldan daha ürkünç olabileceğini görmek için de güzel bir deneyim olabilir.
Ottilia ve Kurukafa’yı hem burada hem de ulaşılması daha kolay olsun diye ayrı bir blog yazısı şeklinde paylaşacağım. Masalın İngilizce versiyonuna ulaşabileceğiniz bir linki de aşağıda bulabilirsiniz.
Yakında yeniden görüşmek üzere…
Sevgiler,
Eylem Rosseland ❤️
Ottiliave Kurukafa
Tirol’ün en önemli nehri olan Inn Nehri üzerindeki küçük Schwaz kasabasında, bir zamanlar Ottilia adında fakir bir köylü kızı yaşardı. Ottilia sevgili annesine çok düşkündü ve onu kaybetme talihsizliğine uğradığında acı acı ağladı. Annesinin yaptığı her şeyi yapmaya çalıştı: evi süpürdü, ineği sağdı, ekmek pişirdi ve babasının giysilerini dikti; ama tüm gayretine rağmen, her şeyi annesinin yaptığı gibi yapmayı başaramadı. Düzen zamanla bozulmaya başladı. Domuzlar ve tavuklar kavga ettiğinde onları ayıramadı. İplik eğirmeyi de beceremedi; fakat bunların en kötüsü, annesinin babasının kıt maaşını tamamlayan birkaç kuruşu kazandığı saman yüklerini taşıyamaması oldu.
Babası evi düzene sokmak için, başka bir kadınla evlenmek zorunda kaldı. Bir gün eve Uzunboylu Sennal’ı getirerek Ottilia’ya artık onun annesi olacağını söyledi.
Zavallı küçük Ottilia, uzun boylu, sert ve kemikli kadına “anne” demesi gerektiğini duyunca gözyaşlarına boğuldu. Onun hiçbir zaman annesinin yerine geçemeyeceğini bu yüzden de ona asla itaat etmeyeceğini ilan etti.
Uzunboylu Sennal kötü bir kadın değildi, ama ona karşı çıktığında çocuğa çok kızıyordu. Bu yüzden ikisi arasında süregelen bir öfke vardı. Uzunboylu Sennal, Ottilia’ya bir şey yapmasını söylediğinde o bunu yapmayı reddediyordu. Üvey annesinin sözünü dinlerse onu annesinin yerine konduğu sanılabilirdi, ki bu Ottilia’ya kutsal değerlere yapılan bir saygısızlık gibi geliyordu. Evin işlerinden herhangi birini yapmaya çalıştığında, çocuk deneyimsizliği onu Uzunboylu Sennal’ın tutumluluğuna uymayan bir biçimde yapmaya itiyordu. Bu yüzden de evde sürekli bir çekişme oluyordu. Yine de iyi kalpli babası, akşamları eve geldiğinde işleri yoluna koymayı ve barışı sağlamayı başarıyordu.
Ottilia da, yaşıtlarınınki kadar olmasa bile onu soğuktan koruyacak iyi bir yün elbiseye, açlığını giderecek kadar ekmeğe, peynire ve süte sahipti. En çok değer verdiği şeyse, akşamları iyi ısıtılmış odada kucağında oturup, babasının onu öperek, geçmiş günlerin ilginç hikâyelerini anlatmasıydı. Sonra korkunç bir fırtınanın ortalığı kararttığı bir gün geldi. O günün akşamı hiçbir baba eve dönmedi. Uzunboylu Sennal, komşularla birlikte fenerler ve borazanlarla dışarı çıktı, ancak şiddetli rüzgarlar fenerleri söndürerek borazanlarının sesini boğdu.
Ottilia babasının sandalyesinin yanında diz çöktü, dua etti ve ağladı. Bütün gece dua etti, ağladı ve sadece ara sıra biraz uyudu. Sabah olunca bazı arabacılar gelerek dağ yolunda, karın altında gömülü halde buldukları babasının cenazesini getirdiler. Ottilia tabuta konan babası hüzünlü çanlar eşliğinde mezarlığa taşınırken bile, hâlâ onun sandalyesinin yanında bir rüya görüyormuş gibi hissediyordu.
Uzun Boylu Sennal’ın sert sesi, “Evlat git, domuzu besle!” diye bağırdı. O ses şimdi her zamankinden daha sert geliyordu, çünkü artık onu dizginleyecek kimse kalmamıştı. “Ağlamak bir süreliğine iyi gelir; ama bütün hayatını böyle geçirmeyeceksin, değil mi?” diye sordu Sennal. Ottilia bu uyarı karşısında çok çaresiz hissettiği için kızdı. Söylenenin mantıklı olup olmadığını düşünmeden, şiddetle şöyle karşılık verdi,
“‘Evlat mı? Ben senin çocuğun değilim! Bunu sana daha önce bin kere söyledim. Babam öldüğü için bana böyle davranamazsın. Ağlamamı yasaklayarak onu bana unutturacağını sanıyorsun; ama asla, asla onu unutmayacağım ve sen de bana onun öğrettiği gibi davranmayı unutmayacaksın!”
Uzunboylu Sennal, beklenenden daha fazla sabır göstererek o an için daha fazla bir şey söylemedi; fakat Ottilia kadının gösterdiği sabrı kendi zaferi olarak gördü. Ertesi gün ve ondan sonraki gün de kavga devam etti. Artık evdeki barışı sağlayacak iyi bir baba yoktu ve sonunda bir gün Uzunboylu Sennal’ın sabrı tükendi ve bir daha asla gözüne görünmemesini söyleyerek çocuğu kapıdan kovdu.
Sonra öfkesi yatıştı, ama Ottilia çoktan dağ yolundan çok uzaklara giderek gözden kaybolmuştu. Nereye gittiğini de bilmiyordu. Hiç yokluk çekmemişti ve dağlarda yalnız olmanın ne demek olduğunu bilmiyordu. O an hissettiği tek şey, vicdanının haksız olmadığını söylemesi ve sitemlerden uzaklaşarak anne babasının hatırasıyla baş başa kalmanın büyük bir nimet olacağıydı.
Böylece, nereye gittiğinin farkında olmadan yürümeyi sürdürdü; sonunda, babasının öldüğü yere ulaştı. Dini bir gelenek gereği, yol kenarına dikilen haçın üzerine babasının ölüm şekli canlı renklerle resmedilmişti. Ottilia gözlerinde yaşlarla bu acımasız manzaraya baktı ve haçın yanına yığılıp, nerede olduğunu unutana kadar ağladı. Sonra, yeniden oranın karla kaplı olduğunu ve karın altından babasının sesini duyduğunu hissetti. Babasının, işten dönünce onu kucağında oturttuğu ve Sennal ile barıştırdığı akşamları anlattığı zamanlardaki gibi onunla konuştu. Sebepsiz yere azarlamadan, kavganın altında yatan evlat sevgisine anlayış göstererek, onun tüm yaramazlıklarını ve anlamsız davranışlarını ona tek tek hatırlattı.
Ottilia, babasını büyük bir dikkatle dinliyormuş gibi görünüyordu, ama içi pek rahat değildi. Artık yanlış ve mantıksız davrandığını kabul etmeye hazırdı ve her şey için gerçekten çok üzülmeye başlamıştı. O kadar üzgündü ki, o ev hâlâ babasının evi olsaydı, oraya dönüp Uzunboylu Sennal’ın sözünden çıkmayacağını hissediyordu. Ne var ki babası artık orada yaşamıyordu. Peki ya şimdi ondan eve geri dönüp Uzunboylu Sennal’le tek başına yaşamasını isterse ne olacaktı? Ottilia bunu düşünse de babası ondan bunu istemedi. O heyecanla uyandığında kulağında babasının son sözleri yankılanıyordu. Bu sözler, “Tanrı’ya güven, her şey çok güzel olacak”tan başka bir şey değildi.
Güneş çoktan dağların ardına batmıştı. Soğuk gece, Ottilia’nın giysilerine işlemeye başlamıştı ve açlık yüzünü gösteriyordu. Ottilia artık daha alçakgönüllü hissediyordu, ama hala geri dönmeyi düşünmüyordu. Ayağa kalktı ve yürümeye devam etti, çünkü ölüme benzer bir uyuşukluk bedenini sarmaya başlamıştı. Dağda yaşayanların soğukla gelen bu uyuşukluğa teslim olmanın ölüm getirdiğini söylediklerini biliyordu.
Yürümeye devam etti, karanlık gittikçe daha da yoğunlaşsa da koruyucu meleğini düşündüğü için korkmuyordu. Yol hala yorucu, soğuk hala keskindi. Artık gücü tükenmeye başlamıştı. Sonra aniden, yakındaki bir tepede, ay ışığıyla aydınlanmış gökyüzüne yükselen, kale benzeri bir yapının harabe siluetini gördü. Duyduğu yeni umuttan güç toplayıp kule penceresinden yansıyan dostça ışığın rehberliğinde dik ve taşlı yamaçlardan ilerledi. Bu arada tüm çaresizliğini idrak edecek zamanı olmuştu. Eğer Tanrı ona bir yuva bulma şansı daha verirse, tüm gücüyle onu hakedecek şekilde davranacaktı.
Sonunda kale kapısına ulaştığında cesareti yine tükenmeye başlamıştı. Kaledeki önemli insanlar, keyiflerini bozmak için izinsiz ve habersiz gelip keyiflerini bozan, yarı aç küçük bir köylü kızına ne diyeceklerdi?
“Tanrı’ya olan güvenin nerede?” diye bir ses geldi içinden. Babasının anısını andıran bu ses cesaretini yeniden canlandırdı. Geniş kapının yanında bir borazan asılıydı. Ottilia, birçok çekingen girişimden sonra borazandan bir ses çıkarmayı başardığında, hangi katı gardiyanın veya silahlı adamın bu çağrıya cevap vereceğini merak ederek kaygıyla beklemeye başladı. Ancak öyle biri görünmedi. Bir süre devam eden endişeli bekleyişten sonra, dostça ışığın yayıldığı pencere, onu yukarı bakmaya zorlayacak kadar büyük bir gürültüyle açıldı. Ottilia ne gördüğünü tahmin edin.
Pencereden dışarı bakan bir Kurukafa’dan başkası değildi! Ottilia korkmaya fırsat bulamadan Kurukafa oldukça nazik bir sesle ne istediğini sordu.
“Bir gece burada konaklama ve biraz ekmek. Tanrı aşkına!” dedi Ottilia, kısık bir sesle. Sonra tekrar Kurukafa’ya baktı ve üzerine çöken bir dehşet ve bayılma hissine karşı koyamadı. “Tanrı’ya güven,” diye fısıldadı babasının sesi ve Ottilia dişlerinin birbirine çarpmasını engellemek için çabaladı.
Bu sırada, Kurukafa neşeli bir şekilde cevap verdi: “Aşağıya gelerek kapıyı açıp seni içeri alırsam, beni tekrar buraya kadar taşıyacağına söz verir misin?” Ottilia onun ne dediğini pek anlayamasa da kabul etti.
“Ama yanıtını iyi düşün ve sana güvenebileceğime dair bana söz ver, çünkü görüyorsun, bu benim için ciddi bir konu. Merdivenlerden kolayca yuvarlanabilirim ve burada çok basamak var. Kendi başıma tekrar yukarı çıkamam.” diye ısrar etti Kurukafa.
“Elbette bana güvenebilirsin,” diye cevap verdi Ottilia, çünkü bu iyiliğe karşılık vermenin kutsal bir görev olduğunu görüyordu. Vicdanı, cesurca ortaya koyduğu uysallığa sitem ediyormuş gibi, “Uzun boylu Sennal senden asla bu kadar zor bir şey istememişti.” dedi. “Biliyorum,” diye yanıtladı Ottilia alçakgönüllülükle, “Bu da benim cezam.”
Bunları düşündüğü süre boyunca Kurukafa taş merdivenlerden aşağı doğru takırdayarak inmeye devam ediyordu. Bu sert, kasvetli bir sesti. Takır tukur, takır tukur… Önce sarmal kule merdivenlerinden döne döne, sonra uzun yankılanan koridorda yuvarlanarak ve ardından geniş ana merdivenden aşağıya bir takırtı ve yuvarlanmayla inip sonunda devasa kapıya güm diye çarptı.
Ottilia’nın kalbi de güm güm atıyordu. Gerçekten korkuyor olsa da hissettiği soğuk ve açlık, Kurukafa’nın kapının sürgüsünü sırıtan ağzındaki dişlerinin arasına alıp çabucak açmasına sevinmesine neden oldu. Büyük kapı açıldı ve Ottilia çekingen bir şekilde bu hoş sığınağa girdi. Babasının kaderi hala zihninde tazeydi ve Kurukafa acımasız kardan daha az korkunçtu.
Ottilia, zorlu zihinsel mücadeleler vererek de olsa, verdiği sözü sadakatle yerine getirdi. Gerçekten de, Kurukafa’yı orada öylece bırakma isteği aklından geçmişti. Onun kendisini takip etmesi mümkün değildi; çünkü tüm o basamakları çıkamazdı. Aşağı yuvarlanabilse de; yukarı çıkmasının mümkün olmadığını kendisi söylemişti. Ottilia onu orada bırakıp kaleye yalnız girebilirdi. İçeride başka kimsenin olmadığı açıktı. Yoksa Kurukafa kapıya gelmek için kendini tehlikeye atmazdı. Dürüst küçük Ottilia bu düşünceyi öfkeyle reddetti ve eğilerek Kurukafa’yı aldı ve önlüğü yardımıyla onu dikkatlice merdivenlerden yukarı taşıdı.
Kuledeki aydınlık odaya girdiklerinde Kurukafa, “Beni masaya koy, sonra da mutfağa inip bir krep yap. İyi yapamazsan bunun yumurta, un ve tereyağının eksikliğinden olmadığı belli olacak, çünkü mutfakta hepdinden bol miktarda var.”
Ne yani, bu kocaman, tuhaf yerde mutfağa kadar tek başıma mı ineceğim diye düşündü zavallı, titreyen küçük Ottilia kendi kendine. “Bu, Uzunboylu Sennal’in bana yaptırdığı her şeyden daha kötü,” dedi. Ancak bunun bir ceza ve bir azim sınavı olduğunu hissederek cesur bir kararlılıkla söyleneni yapmaya başladı.
Bu, hayal ettiğinden bile daha zor bir görevdi, çünkü Kurukafa yukarıdaki kulede güvende olsa da, iskelet mutfakta serbestçe dolaşıyordu ve nereye dönse karşısına çıkıyordu.
Doğrusu, bir an için dönüp çığlık atmak ve kaçmak istedi, ama babasının sesini duyar gibi oldu Ona Tanrı’ya güvenmesini söylüyordu: “Hem ayrıca, ölmüş kemiklerin görüntüsünde bu kadar korkunç olan ne var? Bana ne zarar verebilirler ki?” dedi kendi kendine. Bu yüzden çevresinde olup bitenlere aldırış etmedi, yumurtaları çırptı, hamuru karıştırdı ve kızartmaya koydu. İştah açıcı koku ve ateşin sıcaklığı onu canlandırdı ve cesaretini yeniledi.
Ottilia kreple dolu tabağı kuledeki odaya götürüp masaya koyduğunda, Kurukafa’ya bakan tarafının siyah renge döndüğünü, kendisine en yakın olan tarafının ise altın rengini koruduğunu fark etti; bu da merakını uyandırdı ve bunun nedenini sormak istedi, ancak sessiz kalmayı başardı ve kendi payını sessizce yedi. Yemeğini bitirdiğinde tabağı aldı, yıkadı ve her şeyi dikkatlice yerine koydu. Tam çok yorgun hissetmeye başladığında, Kurukafa ona şöyle dedi: “Soldaki merdivenlerden yukarı çıkarsan, uyuyabileceğin küçük bir yatak odasına ulaşacaksın. Gece yarısına doğru bir iskelet yatağının yanına gelecek ve seni yataktan çekmeye çalışacak; tek yapman gereken ondan korkmamak. Ondan korkmazsan sana zarar veremez.”
Böylece Ottilia Kurukafa’ya teşekkür etti ve yatağına çıktı. Yatalı daha üç saatten olmamıştı ki, odada büyük bir gürültü ve tıkırtı duydu. Tıpkı mutfakta krep pişirirken gördüğü iskeletin çıkardığı sese benziyordu. Sonra Kurukafa’nın ona seslendiğini duydu: “Saatler gece yarısını gösteriyor; unutma, sadece cesur olman gerekiyor!” O konuşurken, Ottilia parlak ay ışığı sayesinde yatağın yanında duran büyük bir iskelet gördü. İskelet uzun, çıplak kollarından birini ona doğru uzattı. Kemikli eliyle yatak örtüsünü çekti ve diğer eliyle onu saçlarından yakaladı, ama Ottilia babasının Tanrı’ya güvenmesini söyleyen sesin, duyuyordu. Böylece yatağında tamamen sessiz kalarak hiçbir korku belirtisi göstermedi. İskelet bu kadar cesur olduğunu görünce, ona hiçbir şey yapamadı. İki üç etkisiz çekişten sonra dönüp gitti. Ottilia geceni kalanında, başka hiçbir şey hiçbir şey görmeden huzur içinde uyudu.
Ertesi sabah uyandığında, parlak güneş neşeyle odaya dolmaktaydı. Gece iskeletin durduğu yerde, tam başucunda, bembeyaz giysiler içinde, etrafı altın ışıkla çevrili güzel bir kadın silueti vardı. Ottilia ona, “Ne yapmamı istiyorsunuz, aydınlık hanımefendi?” diye sordu.
Kadının görüntüsü şöyle cevap verdi: “Ben bu kalenin hanımıydım. Gururum, kibrim, giyimdeki savurganlığım ve diğer ölçüsüz alışkanlıklarım yüzünden, tutumlu, alçakgönüllü tavrı ve Tanrı’ya olan sarsılmaz güveni olan biri gelip beni özgür kılana kadar günah işlediğim bu yerde kendi kemiklerimden ibaret olarak yaşamaya mahkum edilmiştim. Siz bunu başardınız. Artık huzur içinde uyuyabilirim. Minnettarlığımın bir göstergesi olarak, bu kaleyi, tüm topraklarımı ve onların gelirlerini size bağışlıyorum.”
Bununla birlikte ışıklı siluet kayboldu. Ottilia birkaç saniye sonra pencereden göğe doğru kanat çırpan süt beyazı bir güvercin gördü. Böylece Ottilia, yardım dilemek için girdiği bu görkemli kalenin kontesi ve hanımı oldu. Oraya yerleştikten hemen sonra Uzunboylu Sennal’ı yanına çağırdı. Ona verdiği tüm sıkıntılar için özür diledikten sonra gelip onunla birlikte kalede yaşamasını rica etti. Böylece hayatlarının geri kalanını birlikte çok mutlu bir şekilde geçirdiler.
Tirol’ün en önemli nehri olan Inn Nehri üzerindeki küçük Schwaz kasabasında, bir zamanlar Ottilia adında fakir bir köylü kızı yaşardı. Ottilia sevgili annesine çok düşkündü ve onu kaybetme talihsizliğine uğradığında acı acı ağladı. Annesinin yaptığı her şeyi yapmaya çalıştı: evi süpürdü, ineği sağdı, ekmek pişirdi ve babasının giysilerini dikti; ama tüm gayretine rağmen, her şeyi annesinin yaptığı gibi yapmayı başaramadı. Düzen zamanla bozulmaya başladı. Domuzlar ve tavuklar kavga ettiğinde onları ayıramadı. İplik eğirmeyi de beceremedi; fakat bunların en kötüsü, annesinin babasının kıt maaşını tamamlayan birkaç kuruşu kazandığı saman yüklerini taşıyamaması oldu.
Babası evi düzene sokmak için, başka bir kadınla evlenmek zorunda kaldı. Bir gün eve Uzunboylu Sennal’ı getirerek Ottilia’ya artık onun annesi olacağını söyledi.
Zavallı küçük Ottilia, uzun boylu, sert ve kemikli kadına “anne” demesi gerektiğini duyunca gözyaşlarına boğuldu. Onun hiçbir zaman annesinin yerine geçemeyeceğini bu yüzden de ona asla itaat etmeyeceğini ilan etti.
Uzunboylu Sennal kötü bir kadın değildi, ama ona karşı çıktığında çocuğa çok kızıyordu. Bu yüzden ikisi arasında süregelen bir öfke vardı. Uzunboylu Sennal, Ottilia’ya bir şey yapmasını söylediğinde o bunu yapmayı reddediyordu. Üvey annesinin sözünü dinlerse onu annesinin yerine konduğu sanılabilirdi, ki bu Ottilia’ya kutsal değerlere yapılan bir saygısızlık gibi geliyordu. Evin işlerinden herhangi birini yapmaya çalıştığında, çocuk deneyimsizliği onu Uzunboylu Sennal’ın tutumluluğuna uymayan bir biçimde yapmaya itiyordu. Bu yüzden de evde sürekli bir çekişme oluyordu. Yine de iyi kalpli babası, akşamları eve geldiğinde işleri yoluna koymayı ve barışı sağlamayı başarıyordu.
Ottilia da, yaşıtlarınınki kadar olmasa bile onu soğuktan koruyacak iyi bir yün elbiseye, açlığını giderecek kadar ekmeğe, peynire ve süte sahipti. En çok değer verdiği şeyse, akşamları iyi ısıtılmış odada kucağında oturup, babasının onu öperek, geçmiş günlerin ilginç hikâyelerini anlatmasıydı. Sonra korkunç bir fırtınanın ortalığı kararttığı bir gün geldi. O günün akşamı hiçbir baba eve dönmedi. Uzunboylu Sennal, komşularla birlikte fenerler ve borazanlarla dışarı çıktı, ancak şiddetli rüzgarlar fenerleri söndürerek borazanlarının sesini boğdu.
Ottilia babasının sandalyesinin yanında diz çöktü, dua etti ve ağladı. Bütün gece dua etti, ağladı ve sadece ara sıra biraz uyudu. Sabah olunca bazı arabacılar gelerek dağ yolunda, karın altında gömülü halde buldukları babasının cenazesini getirdiler. Ottilia tabuta konan babası hüzünlü çanlar eşliğinde mezarlığa taşınırken bile, hâlâ onun sandalyesinin yanında bir rüya görüyormuş gibi hissediyordu.
Uzun Boylu Sennal’ın sert sesi, “Evlat git, domuzu besle!” diye bağırdı. O ses şimdi her zamankinden daha sert geliyordu, çünkü artık onu dizginleyecek kimse kalmamıştı. “Ağlamak bir süreliğine iyi gelir; ama bütün hayatını böyle geçirmeyeceksin, değil mi?” diye sordu Sennal. Ottilia bu uyarı karşısında çok çaresiz hissettiği için kızdı. Söylenenin mantıklı olup olmadığını düşünmeden, şiddetle şöyle karşılık verdi,
“‘Evlat mı? Ben senin çocuğun değilim! Bunu sana daha önce bin kere söyledim. Babam öldüğü için bana böyle davranamazsın. Ağlamamı yasaklayarak onu bana unutturacağını sanıyorsun; ama asla, asla onu unutmayacağım ve sen de bana onun öğrettiği gibi davranmayı unutmayacaksın!”
Uzunboylu Sennal, beklenenden daha fazla sabır göstererek o an için daha fazla bir şey söylemedi; fakat Ottilia kadının gösterdiği sabrı kendi zaferi olarak gördü. Ertesi gün ve ondan sonraki gün de kavga devam etti. Artık evdeki barışı sağlayacak iyi bir baba yoktu ve sonunda bir gün Uzunboylu Sennal’ın sabrı tükendi ve bir daha asla gözüne görünmemesini söyleyerek çocuğu kapıdan kovdu.
Sonra öfkesi yatıştı, ama Ottilia çoktan dağ yolundan çok uzaklara giderek gözden kaybolmuştu. Nereye gittiğini de bilmiyordu. Hiç yokluk çekmemişti ve dağlarda yalnız olmanın ne demek olduğunu bilmiyordu. O an hissettiği tek şey, vicdanının haksız olmadığını söylemesi ve sitemlerden uzaklaşarak anne babasının hatırasıyla baş başa kalmanın büyük bir nimet olacağıydı.
Böylece, nereye gittiğinin farkında olmadan yürümeyi sürdürdü; sonunda, babasının öldüğü yere ulaştı. Dini bir gelenek gereği, yol kenarına dikilen haçın üzerine babasının ölüm şekli canlı renklerle resmedilmişti. Ottilia gözlerinde yaşlarla bu acımasız manzaraya baktı ve haçın yanına yığılıp, nerede olduğunu unutana kadar ağladı. Sonra, yeniden oranın karla kaplı olduğunu ve karın altından babasının sesini duyduğunu hissetti. Babasının, işten dönünce onu kucağında oturttuğu ve Sennal ile barıştırdığı akşamları anlattığı zamanlardaki gibi onunla konuştu. Sebepsiz yere azarlamadan, kavganın altında yatan evlat sevgisine anlayış göstererek, onun tüm yaramazlıklarını ve anlamsız davranışlarını ona tek tek hatırlattı.
Ottilia, babasını büyük bir dikkatle dinliyormuş gibi görünüyordu, ama içi pek rahat değildi. Artık yanlış ve mantıksız davrandığını kabul etmeye hazırdı ve her şey için gerçekten çok üzülmeye başlamıştı. O kadar üzgündü ki, o ev hâlâ babasının evi olsaydı, oraya dönüp Uzunboylu Sennal’ın sözünden çıkmayacağını hissediyordu. Ne var ki babası artık orada yaşamıyordu. Peki ya şimdi ondan eve geri dönüp Uzunboylu Sennal’le tek başına yaşamasını isterse ne olacaktı? Ottilia bunu düşünse de babası ondan bunu istemedi. O heyecanla uyandığında kulağında babasının son sözleri yankılanıyordu. Bu sözler, “Tanrı’ya güven, her şey çok güzel olacak”tan başka bir şey değildi.
Güneş çoktan dağların ardına batmıştı. Soğuk gece, Ottilia’nın giysilerine işlemeye başlamıştı ve açlık yüzünü gösteriyordu. Ottilia artık daha alçakgönüllü hissediyordu, ama hala geri dönmeyi düşünmüyordu. Ayağa kalktı ve yürümeye devam etti, çünkü ölüme benzer bir uyuşukluk bedenini sarmaya başlamıştı. Dağda yaşayanların soğukla gelen bu uyuşukluğa teslim olmanın ölüm getirdiğini söylediklerini biliyordu.
Yürümeye devam etti, karanlık gittikçe daha da yoğunlaşsa da koruyucu meleğini düşündüğü için korkmuyordu. Yol hala yorucu, soğuk hala keskindi. Artık gücü tükenmeye başlamıştı. Sonra aniden, yakındaki bir tepede, ay ışığıyla aydınlanmış gökyüzüne yükselen, kale benzeri bir yapının harabe siluetini gördü. Duyduğu yeni umuttan güç toplayıp kule penceresinden yansıyan dostça ışığın rehberliğinde dik ve taşlı yamaçlardan ilerledi. Bu arada tüm çaresizliğini idrak edecek zamanı olmuştu. Eğer Tanrı ona bir yuva bulma şansı daha verirse, tüm gücüyle onu hakedecek şekilde davranacaktı.
Sonunda kale kapısına ulaştığında cesareti yine tükenmeye başlamıştı. Kaledeki önemli insanlar, keyiflerini bozmak için izinsiz ve habersiz gelip keyiflerini bozan, yarı aç küçük bir köylü kızına ne diyeceklerdi?
“Tanrı’ya olan güvenin nerede?” diye bir ses geldi içinden. Babasının anısını andıran bu ses cesaretini yeniden canlandırdı. Geniş kapının yanında bir borazan asılıydı. Ottilia, birçok çekingen girişimden sonra borazandan bir ses çıkarmayı başardığında, hangi katı gardiyanın veya silahlı adamın bu çağrıya cevap vereceğini merak ederek kaygıyla beklemeye başladı. Ancak öyle biri görünmedi. Bir süre devam eden endişeli bekleyişten sonra, dostça ışığın yayıldığı pencere, onu yukarı bakmaya zorlayacak kadar büyük bir gürültüyle açıldı. Ottilia ne gördüğünü tahmin edin.
Pencereden dışarı bakan bir Kurukafa’dan başkası değildi! Ottilia korkmaya fırsat bulamadan Kurukafa oldukça nazik bir sesle ne istediğini sordu.
“Bir gece burada konaklama ve biraz ekmek. Tanrı aşkına!” dedi Ottilia, kısık bir sesle. Sonra tekrar Kurukafa’ya baktı ve üzerine çöken bir dehşet ve bayılma hissine karşı koyamadı. “Tanrı’ya güven,” diye fısıldadı babasının sesi ve Ottilia dişlerinin birbirine çarpmasını engellemek için çabaladı.
Bu sırada, Kurukafa neşeli bir şekilde cevap verdi: “Aşağıya gelerek kapıyı açıp seni içeri alırsam, beni tekrar buraya kadar taşıyacağına söz verir misin?” Ottilia onun ne dediğini pek anlayamasa da kabul etti.
“Ama yanıtını iyi düşün ve sana güvenebileceğime dair bana söz ver, çünkü görüyorsun, bu benim için ciddi bir konu. Merdivenlerden kolayca yuvarlanabilirim ve burada çok basamak var. Kendi başıma tekrar yukarı çıkamam.” diye ısrar etti Kurukafa.
“Elbette bana güvenebilirsin,” diye cevap verdi Ottilia, çünkü bu iyiliğe karşılık vermenin kutsal bir görev olduğunu görüyordu. Vicdanı, cesurca ortaya koyduğu uysallığa sitem ediyormuş gibi, “Uzun boylu Sennal senden asla bu kadar zor bir şey istememişti.” dedi. “Biliyorum,” diye yanıtladı Ottilia alçakgönüllülükle, “Bu da benim cezam.”
Bunları düşündüğü süre boyunca Kurukafa taş merdivenlerden aşağı doğru takırdayarak inmeye devam ediyordu. Bu sert, kasvetli bir sesti. Takır tukur, takır tukur… Önce sarmal kule merdivenlerinden döne döne, sonra uzun yankılanan koridorda yuvarlanarak ve ardından geniş ana merdivenden aşağıya bir takırtı ve yuvarlanmayla inip sonunda devasa kapıya güm diye çarptı.
Ottilia’nın kalbi de güm güm atıyordu. Gerçekten korkuyor olsa da hissettiği soğuk ve açlık, Kurukafa’nın kapının sürgüsünü sırıtan ağzındaki dişlerinin arasına alıp çabucak açmasına sevinmesine neden oldu. Büyük kapı açıldı ve Ottilia çekingen bir şekilde bu hoş sığınağa girdi. Babasının kaderi hala zihninde tazeydi ve Kurukafa acımasız kardan daha az korkunçtu.
Ottilia, zorlu zihinsel mücadeleler vererek de olsa, verdiği sözü sadakatle yerine getirdi. Gerçekten de, Kurukafa’yı orada öylece bırakma isteği aklından geçmişti. Onun kendisini takip etmesi mümkün değildi; çünkü tüm o basamakları çıkamazdı. Aşağı yuvarlanabilse de; yukarı çıkmasının mümkün olmadığını kendisi söylemişti. Ottilia onu orada bırakıp kaleye yalnız girebilirdi. İçeride başka kimsenin olmadığı açıktı. Yoksa Kurukafa kapıya gelmek için kendini tehlikeye atmazdı. Dürüst küçük Ottilia bu düşünceyi öfkeyle reddetti ve eğilerek Kurukafa’yı aldı ve önlüğü yardımıyla onu dikkatlice merdivenlerden yukarı taşıdı.
Kuledeki aydınlık odaya girdiklerinde Kurukafa, “Beni masaya koy, sonra da mutfağa inip bir krep yap. İyi yapamazsan bunun yumurta, un ve tereyağının eksikliğinden olmadığı belli olacak, çünkü mutfakta hepdinden bol miktarda var.”
Ne yani, bu kocaman, tuhaf yerde mutfağa kadar tek başıma mı ineceğim diye düşündü zavallı, titreyen küçük Ottilia kendi kendine. “Bu, Uzunboylu Sennal’in bana yaptırdığı her şeyden daha kötü,” dedi. Ancak bunun bir ceza ve bir azim sınavı olduğunu hissederek cesur bir kararlılıkla söyleneni yapmaya başladı.
Bu, hayal ettiğinden bile daha zor bir görevdi, çünkü Kurukafa yukarıdaki kulede güvende olsa da, iskelet mutfakta serbestçe dolaşıyordu ve nereye dönse karşısına çıkıyordu.
Doğrusu, bir an için dönüp çığlık atmak ve kaçmak istedi, ama babasının sesini duyar gibi oldu Ona Tanrı’ya güvenmesini söylüyordu: “Hem ayrıca, ölmüş kemiklerin görüntüsünde bu kadar korkunç olan ne var? Bana ne zarar verebilirler ki?” dedi kendi kendine. Bu yüzden çevresinde olup bitenlere aldırış etmedi, yumurtaları çırptı, hamuru karıştırdı ve kızartmaya koydu. İştah açıcı koku ve ateşin sıcaklığı onu canlandırdı ve cesaretini yeniledi.
Ottilia kreple dolu tabağı kuledeki odaya götürüp masaya koyduğunda, Kurukafa’ya bakan tarafının siyah renge döndüğünü, kendisine en yakın olan tarafının ise altın rengini koruduğunu fark etti; bu da merakını uyandırdı ve bunun nedenini sormak istedi, ancak sessiz kalmayı başardı ve kendi payını sessizce yedi. Yemeğini bitirdiğinde tabağı aldı, yıkadı ve her şeyi dikkatlice yerine koydu. Tam çok yorgun hissetmeye başladığında, Kurukafa ona şöyle dedi: “Soldaki merdivenlerden yukarı çıkarsan, uyuyabileceğin küçük bir yatak odasına ulaşacaksın. Gece yarısına doğru bir iskelet yatağının yanına gelecek ve seni yataktan çekmeye çalışacak; tek yapman gereken ondan korkmamak. Ondan korkmazsan sana zarar veremez.”
Böylece Ottilia Kurukafa’ya teşekkür etti ve yatağına çıktı. Yatalı daha üç saatten olmamıştı ki, odada büyük bir gürültü ve tıkırtı duydu. Tıpkı mutfakta krep pişirirken gördüğü iskeletin çıkardığı sese benziyordu. Sonra Kurukafa’nın ona seslendiğini duydu: “Saatler gece yarısını gösteriyor; unutma, sadece cesur olman gerekiyor!” O konuşurken, Ottilia parlak ay ışığı sayesinde yatağın yanında duran büyük bir iskelet gördü. İskelet uzun, çıplak kollarından birini ona doğru uzattı. Kemikli eliyle yatak örtüsünü çekti ve diğer eliyle onu saçlarından yakaladı, ama Ottilia babasının Tanrı’ya güvenmesini söyleyen sesin, duyuyordu. Böylece yatağında tamamen sessiz kalarak hiçbir korku belirtisi göstermedi. İskelet bu kadar cesur olduğunu görünce, ona hiçbir şey yapamadı. İki üç etkisiz çekişten sonra dönüp gitti. Ottilia geceni kalanında, başka hiçbir şey hiçbir şey görmeden huzur içinde uyudu.
Ertesi sabah uyandığında, parlak güneş neşeyle odaya dolmaktaydı. Gece iskeletin durduğu yerde, tam başucunda, bembeyaz giysiler içinde, etrafı altın ışıkla çevrili güzel bir kadın silueti vardı. Ottilia ona, “Ne yapmamı istiyorsunuz, aydınlık hanımefendi?” diye sordu.
Kadının görüntüsü şöyle cevap verdi: “Ben bu kalenin hanımıydım. Gururum, kibrim, giyimdeki savurganlığım ve diğer ölçüsüz alışkanlıklarım yüzünden, tutumlu, alçakgönüllü tavrı ve Tanrı’ya olan sarsılmaz güveni olan biri gelip beni özgür kılana kadar günah işlediğim bu yerde kendi kemiklerimden ibaret olarak yaşamaya mahkum edilmiştim. Siz bunu başardınız. Artık huzur içinde uyuyabilirim. Minnettarlığımın bir göstergesi olarak, bu kaleyi, tüm topraklarımı ve onların gelirlerini size bağışlıyorum.”
Bununla birlikte ışıklı siluet kayboldu. Ottilia birkaç saniye sonra pencereden göğe doğru kanat çırpan süt beyazı bir güvercin gördü. Böylece Ottilia, yardım dilemek için girdiği bu görkemli kalenin kontesi ve hanımı oldu. Oraya yerleştikten hemen sonra Uzunboylu Sennal’ı yanına çağırdı. Ona verdiği tüm sıkıntılar için özür diledikten sonra gelip onunla birlikte kalede yaşamasını rica etti. Böylece hayatlarının geri kalanını birlikte çok mutlu bir şekilde geçirdiler.