2026


Merhaba,

2026’nın kapısından nihayet girdik. Umarım eski yıl tüm üzüntüleri, sıkıntıları, hastalıkları ve göz yaşlarını kendisiyle birlikte götürmüştür. Dilerim taze gelen bu yıl, tüm çocukların çok sevildiği, hayvanların ve doğanın korunduğu, herkesin doyduğu, renkli, sevinçli ve mutlu bir yıl olur.


Sizinle berada paylaşmak için üzere Norveç edebiyatından güzel bir yeni yıl öyküsü seçmiştim, ancak yılbaşında şiddetli ve geçmek bilmeyen bir soğuk algınlığına yakalanınca çeviri sonraya kaldı. Teslim etmem gereken diğer çevirileri bitirir bitirmez, öyküyü burada sizinle yayımlayacağım. O yüzden arada bir bloğumuza uğrayıp bir bakmayı utmayın.

Sevgiler ❤️

EYLEM ROSSELAND

Zamanda Yolculuk ve Eski bir Masal

Mihrimah

Tenha başım yad ellerde,
Yüreğimde sevdalı sevdalı sevdalı semahım,
Uçarken sen göklerde
Sevdiğim sevdiğim sevdiğim Mihrimahım,
Sevdiğim Mihrimahım
Sevdiğim Mihrimahım.

Sigaramın ucunda ben,
Kendimi dağlamışım.
Bir ateşi külhanım.
Aramıza giren bulut,
Duman olmuş giden ahım.
Duman olmuş duman olmuş duman olmuş, giden ahım.

Ergüder Yoldaş


Merhaba,

Bugün size yıldızlı ışıklarla süslenmiş dev bir Noel çelenginin altından sesleniyorum. Dışarısı ne kadar soğuk, hüzünlü ve ıssızsa, burası da o kadar sıcak, davetkâr ve neşeli. Oturduğum kafenin geniş camları, yumuşak sarı ışığı içeride, gri pusun içinde kaybolmuş küçük yağmur damlalarınıysa dışarıda tutmak için adeta sessiz bir savaş veriyor.

Az önce vitrine dizilmiş tarçınlı çöreklerle elmalı kekin mis gibi kokusu, masalardan yükselen sıcak kahve aromasıyla birleşip size kadar ulaştı, değil mi? Tahmin etmiştim, ama zavallı küçük tablet böyle inatçı ve tatlı bir kokunun hızla yayılıp ekranlardan geçmesini nasıl engelleyebilirdi? Tereyağıyla yapılmış taze elmalı kekin kokusu tek başına soğuk bir günü kurtaracak güce sahiptir; ama bugün biraz farklı. Çünkü bugün, bez çantamda tatlı hamur işlerinden bile daha sihirli sayılabilecek bir şey var.

Üzerinde İzmir resimleri olan bu küçük çanta, geçtiğimiz yaz babamla Kızlarağası Hanı’nda kahvemizi içip dolaştıktan sonra, o günün bir hatırası olarak bana aldığı küçük bir armağandı. Benim için İzmir’in sembolü sayılan bu bez çantaya, sihirli bir objenin kendiliğinden nasıl giriverdiğini anlatmak istiyorum. Bunu yapmak için de haftalar öncesine dönmemiz gerekecek. Yazının son kısmına onun bana kendi ağzıyla anlattığı masalı da ekleyeceğim.

Aslında her şey, tamamen plansız bir akşam yemeği davetiyle başladı. Bu ülkede böyle spontane davetlere, hele bizim yaş grubunda, pek sık rastlanmaz. Bu yüzden daveti geri çevirmeyip köşedeki marketten bir buket pembe gül ve küçük bir kutu çikolata alarak çatı katındaki eve doğru yola çıktım. Pencereleri Frogner’in çatılarına ve yüzyıllık ağaçlarına bakan bu daireye daha önce de davet edilmiş ama bir türlü gidememiştim. O akşam, sonbaharın renklerine bürünmüş semtin dev kubbelerini ve yeşil kulelerini dalların arasına nasıl sakladığını, gökyüzünün eski çatıların üzerinde gün batımıyla birlikte nasıl dans ettiğini bu evin pencerelerinden kendi gözlerimle görecektim.

Tarihi binanın bakımlı sayılabilecek merdivenlerini ağır ağır çıkarken, adımlarımın beni mutfağı baharat ile bademli turta kokan sıcak bir aile evine götürdüğünü az çok tahmin ediyordum. Ama bu basamakların beni, sandığımdan çok daha uzak bir yere, çocukluğuma götürmekte olduğunu henüz anlamamıştım.

O akşam özenle hazırlanmış o sofradan, önce manzaralar, sonra emekle pişirilmiş yemekler, tatlılar, şekerlemeler ve en sonunda da neşeli sohbetler geçip gitti. Bunların bittiği yerde ise ev sahiplerimizden biri gitarını getirdi. Çocuklukları farklı ülkelerde geçmiş, gençlikleriyse bu şehirde buluşmuş bir oda dolusu insan, gitarın tınısıyla yaşamlarının farklı dönemlerine dağılıverdi. Çünkü masa bir hayal, gitar bir zaman makinesi, müzik ise bize geçmişe davet eden bir kapı olmuştu. Benden birkaç Türkçe şarkı önermem istendiğinde, o kapıdan adımımı attım ve karşımda yıllardır içimde saklı duran ezgileriyle hemşehrim, besteci Ergüder Yoldaş belirdi.

Ergüder Yoldaş ve onun bestelerini seslendiren Nur Yoldaş, bizim çocukluğumuzun bilinen adlarındandı. Etrafımızdaki yetiskinler tarafından sevilerek dinlenirlerdi. Biz çocuklar aslında hem besteleri dinlemek hem de şarkı sözlerini oluşturan şiirleri ve şairlerini anlamak için henüz çok küçüktük; ama insan ruhu, kendisine dokunan güzellikleri bir yerinden yakalayıp onlarla bir bağ kuruyor ve kendisinde iz bırakmasına izin veriyor. Yoksa insan o kadar küçükken Mihrimah, Sultan-ı yegâh, Sa’d abad Buselik gibi coşkulu almalarına rağmen hüzün taşıyan şarkılara kalbini nasıl verirdi?

O yaşlardayken Atilla İlhan’ın Sultan-ı yegâh şiirini içinden geçtikleri acımasız ve baskıcı dönemde nasıl bir dehşet içinde yazdığını, Mihrimah’ı yazarken Yoldaş’ın kavuşamamanın verdiği acıyla içinde cayır cayır yanan dev ateşlerle bir külhana dönüştüğü anlayabiliyor muyduk? Sanmam. Şanslıydık ki, böylesi dahil büyük acıları tatmamış ve duysak da henüz anlamamış çocuklardandık. Anlatılsa bir ömür sürecek hikâyeler, dile dökülemeyince nasıl tek nefeslik birer ah olup çekilir henüz bilmiyorduk. Ne sevdiklerimizle, ne geçmişimizle ne de uzakta kalmış memleketimizle aramıza ahların dumanı girmemişti. Ama Ergüder Yoldaş usta biliyormuş.

O akşam o parçaları tekrar dinlemek benim için davete oldukça nostaljik bir atmosfer kattı. Yoldaş’ın sanatın ticari olmaya zorlandığı bu dünyada yaşadığı hayal kırıklıkları ve içindeki nice dinlenmemiş şarkıyla, dev bir müzik kutusu olarak aramızdan ayrılışı başka bir blog yazısının konusu olsun.

Yemekten sonra eve dönerken, masadaki kahkahalardan bazıları küçülüp birer tebessüm olarak dudaklarımda kalmıştı, ama hala epeyce düşünceliydim. İçimden, memleket hasreti böyle bir şey diye geçirirken birden oturma odasından bazı tıkırtılar geldiğini duydum. Önce bu tıkırtıları puantiyeli kedicik Josefine Bonbon yapıyor sandım; ama zavallıcığın uykusundan uyanıp mahmur bir şekilde beni karşılamaya gelmesi uzun sürmedi. Tıkırtılar zangırtıya dönüşünce içi porselen ve cam eşyalarla dolu antika dolaba koştum.

Merak edip dolabın bombeli kapısını açtığımda, en üst rafta duran içi öykü dolu cam şişe patlayacakmış gibi bir sağa bir sola hopluyordu. Kendisiyle birlikte etrafındaki camları da kırmasın diye oradan çıkarmamla, kapağının havaya fırlaması bir oldu. Kapaktan sonra tombul bir elma da ıkına sıkına cam şişenin boğazından yukarı çıkıp, kendisini yere atarak yuvarlanmaya başladı. Daha önce hiç böyle bir elma görmemiştim. Orta boylu ama ağır bir elmaydı bu. Altından yapılmış gibi duruyordu.Elmayı tam yakalayacağım sırada zıplayıp, holde duran İzmir çantasının içine girdi. Oradan ince sesiyle bana şöyle dedi:

“Sana hikayemi günü geldiğinde anlatacağım. Kağıttan gemiye İzmir’den bindim. İpucu: baban.”

O anda çocukken babamın İzmir’deki evimizde abimle ikimize en çok anlattığı masal olan Altın Elma masalını hatırlayıverdim. Demek ki elma, babamın aldığı İzmir çantasına da o yüzden girmişti. Aradan geçen haftalar içinde masalı çokça düşündüm, ama tam olarak hatırlayamadım. İşin ilginç kısmı masalı babam da one sadece parça parça hatırlıyordu. Ben tam bu konuyu unutmak üzereydim ki, sabah erkenden bez çantamdan incecik bir ses bana seslenip aynen şöyle dedi:

“Haydi Eylem, yazı yazacak güzel bir mekan bul. Sana yer yer unuttuğun hikayemi en baştan ve tam olarak anlatacağım. Sen de hemen bloğuna yazarak okurlarınla paylaşırsın.”

Bu elma, hem altından yapılmış, hem kendi masalı var hem de epeyce mantıklı bir elma. Onun sözünü dinlesek iyi olur.

Gelin, Türkiye’den Bulgaristan’a, İran’dan Kırgızistan’a dek birçok coğrafyada farklı versiyonlarıyla bilinen Eltın Elma masalını Ege’de anlatıldığı biçimiyle burada paylaşalım.

Yakında tekrar görüşme dileğiyle,

Sevgiler,

Eylem Rosseland ❤️



Altın Elma



Altın Elma

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde uzak mı uzak bir ülkede, görkemli bir sarayda üç oğlu ile birlikte yaşayan bir padişah varmış. Sarayın rengârenk bahçesinde, yılda yalnızca bir tane meyve veren kocaman bir elma ağacı bulunuyormuş. Bu ağacın meyvesi çok özelmiş, çünkü hem bir gecede büyüyüp olgunlaşıyormuş, hem de altındanmış. Ne var ki sarayın bahçesine epeydir bir hırsız dadanmış. Her yıl, ağaç elmasını verdiği gece, herkesten önce gelerek onu çalıyormuş. Elmayı tüm yıl boyunca sabırsızlıkla bekleyen padişah hep hayal kırıklığına uğruyormuş.

O yıl, Padişah’ın ilk oğlu artık yeterince büyüdüğü için elma ağacının altında nöbet tutmaya karar vermiş ve babasına:

“Sevgili babacığım, izniniz olursa bu gece ağacın altında bekleyip hırsız geldiğinde onu yakalamak ve altın elmayı size kendi ellerimle getirmek isterim.” demiş.

Oğlunun bu cesaretini gören padişah çok memnun olmuş ve ona izin vermiş.

O akşam güneş batıp yıldızlar lacivert gökyüzünü süslemeye başlayınca, oğlan kılıcını kuşanıp bahçeye gitmiş ve elma ağacının altına uzanmış. Orada uzun süre sabırla beklemiş, ama gözlerini sürekli açık tutmak sandığı kadar kolay değilmiş. Gecenin ilerleyen saatlerinde etraftaki sessizliğe katılıp derin bir uykuya dalmış. Şafak sökerken gözlerini açtığında altın elmanın çoktan çalındığını görmüş. Yapacak hiçbir şey olmadığını kabul ederek büyük bir üzüntü ile saraya dönmüş.

Aradan tam bir yıl geçmiş. Büyüyen ortanca oğlan, cesaretini kanıtlamak için elma hırsızını yakalamaya karar vermiş. O da babasından izin isteyerek kılıcını kuşanmış ve ağacının altında beklemeye koyulmuş. Aysız bir geceymiş ve yıldızlar sessizce gökyüzünde ışıldıyormuş. Gözünü bile kırpmadan tetikte beklemekte olan oğlanın canı sıkılmaya başlamış ve yıldızları saymaya karar vermiş. Ne kadar sayarsa saysın yıldızlar bir türlü bitmiyormuş. Derken uyku bastırmış ve daha gece yarısı bile olmadan gözleri kapanıvermiş. 

Gün doğumu ile birlikte uyandığında altın elmanın yerinde yeller esiyormuş. Ortanca oğlan da hayal kırıklığı içinde saraya dönüp ailesine kötü haberi vermiş.

Bir sonraki yıl sıra küçük oğlana gelmiş. O, ağabeylerinin deneyiminden ders alan çok akıllı bir gençmiş. Çok da iyi bir okçuymuş. Ağacın altında nöbet tutmaya giderken yanına oklarını ve yayını almış. Gece karanlığında kolayca farkedilmemek için koyu giysilere bürünüp ağaca tırmanmış. Sağlam bir dala tünemiş. Bu dalın üstünde uykuya dalmanın kolay olmayacağını biliyormuş.

Sabah şafak sökmeden hemen önce alnının ortasında tek bir gözü olan kocaman bir dev gelip elmayı dalından koparmış. Tam arkasını dönüp hızlıca kaçarken küçük oğlan bir ok atarak devi ayağından vurmuş. Dev çok büyük olduğu için ok onu öldürmeye yetmemiş ama ayağı oldukça derin bir yara almış. Buna rağmen hızlı, kocaman adımlarla orayı terk etmeyi başarmış. Küçük oğlan saraya dönüp olanları anlatmış. Böylece üç kardeş, devin yarasından akan kan damlalarını takip ederek onu bulmaya ve çalınan elmayı geri almaya karar vermişler.

Ağabeyler kılıçlarını kuşanmış. En küçük kardeş de oklarını ve yayını yanına almış ve birlikte yola koyulmuşlar. Devin kanlı ayak izlerini takip ederek çok uzakta olmayan bir kuyunun başına gelmişler. İzler orada son bulduğu için devin bu kuyuda olduğunu anlamışlar. Aralarında anlaşmışlar ve en büyük oğlanı beline kalın bir urgan bağlayarak kuyudan aşağı indirmeye karar vermişler. Oğlan yukarı çıkmak istediğinde urganı çekerek haber verecekmiş.

Kuyu çok derin ve karanlıkmış. Büyük oğlan daha birkaç metre derine iner inmez korkarak “Beni yukarı çekin, burası çok soğuk ve karanlık!” diye bağırmış. Kardeşleri onu hemen yukarı çekmişler. Ortanca oğlan biraz daha sabretse de kuyunun karanlığında ilerledikçe içini büyük bir korku sarmış ve hemen yeryüzüne çıkmak için bağırıp kardeşlerinden kendisini yukarı çekmelerini istemiş.

Sıra küçük oğlana geldiğinde ağabeylerine şöyle demiş:

“Korkup bağırırsam sakın beni yukarı çekmeyin. Tam tersine daha da derine indirin.” demiş. “Devi öldürüp geri gelmeye olduğumda ipe asılacağım. O zaman beni kuyudan çıkarırsınız.”

Ağabeyleri onun dediklerini yapmış ve oğlan bu şekilde kuyunun dibine inmiş. Orada kocaman bir kapı görmüş. Beline bağlı urganı çözmüş ve kapıdan içeri girmiş. Burası devin eviymiş. Ev, değeri belli olmayan hazinelerle doluymuş. Bir köşede elindeki altın elmayla oynayan güzeller güzeli bir prenses oturuyormuş. Kız delikanlıyı görünce şaşırmış ve elindeki elma düşüp yuvarlanmış. Endişe içinde ”Siz kimsiniz?” diye sormuş. Padişahın oğlu kendisini tanıtmış.

Prenses:

”Dev beni kaçırdı ve burada esir tutuyor. Birazdan uyumak için geri gelir. Lütfen hemen buradan kaç” demiş. Ama delikanlı devi öldürmeye kararlıymış. O zaman kız “Dikkatli ol. Dev gözleri açık uyur ve uykusu çok hafiftir. Eğer onu uykusunda öldürmeyi başarırsan ikimizin de canı kurtulur. Değilse yeryüzünü bir daha göremeyiz.” demiş.

Kız sözünü bitirir birirmez ortalığı zangır zangır titreten ayak sesleri duyulmuş. Oğlan çabucak bir döşeğin arkasında saklanmış. Dev gelip yatağına uzanmış ve gözü açık bir şekilde uykuya dalmış. Keskin bir nişancı olan oğlan okunu çekip onu oracıkta vurmuş. Böylece kızla ikisi kurtulmuşlar. Orada birbirlerine âşık oldukları için saraya ulaşır ulaşmaz evlenmeye karar vermişler. Altın elmayı da alıp kuyunun dibine gitmişler.

Delikanlı ipi önce kızın beline bağlamak istemiş. Bunu anlayan kız:

“Âğabeylerin eğer beni görürlerse kıskanıp seni burada bırakabilirler.” demiş.

Delikanlı bunun imkânsız olduğunu söylemiş. O zaman prenses:

“Olur da işler benim tahmin ettiğim gibi gelişirse ve sen burada kalırsan devin evinin arkasındaki bahçeye çık. Orada beklemeye başla. Bir süre sonra ortaya biri ak, diğeri kara iki tane koç çıkacak ve birbirleriyle kavgaya tutuşacaklar. Onlardan ak olanın üstüne atlarsan seni yeryüzüne çıkarır. Bu koçlar çok hızlı hareket eder. Elini çabuk tutmalısın. Yanlışlıkla kara olana binersen kendini yerin yedi kat altında bulursun. Oradan nasıl kurtulacağını ben bile bilmiyorum.” diye açıklamış.

Oğlan bunları can kulağıyla dinlemesine rağmen ağabeylerinin kendisine böyle bir kötülük yapacaklarına hiç olasılık vermemiş. İpi önce kızın beline bağlamış ve bütün kuvvetiyle çekmiş. Ağabeyleri kardeşlerinin geri gelmek istediğini düşünüp kızı yukarı çekmişler. Karşılarında elinde altın elma tutan güzeller güzeli bir prenses görünce dilleri tutulmuş. Kız aşağıda olanları oğlanlara anlatmış. Ağabeyler bu güzel kızla evleneceği için kardeşlerini çok kıskanmışlar. Prenses, sevdiğinin kuyudan çıkarılmasını beklerken oğlanlar ipi salıp kardeşlerini orada bırakmaya karar vermişler. Kızı da susması için tehdit etmişler. Saraya döndüklerinde padişaha oğlanın öldüğünü söylemişler. Padişah duydukları karşısında çok üzülmüş ve kara yaslar bağlamış.

Delikanlıysa uzun süre kuyunun dibinde bekleyip durmuş, ama sonunda kimsenin onu yukarı çıkarmayacağını anlamış. Başına gelenlere çok üzülse de olanları kabul etmekten başka yol olmadığını görmüş. Kızın ona önerdiği gibi devin evine geri dönmüş. Bahçeye açılan kapıdan çıkıp beklemeye başlamış.

Biraz zaman geçince tam da prensesin dediği gibi ortalık yerde iki adet kocaman koç belirip birbirleriyle dövüşmeye başlamış. Oğlan elinden geldiğince çabuk şekilde ak koçun üzerine doğru atlamış. Ama koçlar o kadar hızlı hareket ediyorlarmış ki kendisini önce kara koçun sırtında, ardından da göz açıp kapayıncaya kadar yerin yedi kat altında bulmuş. Oraya varır varmaz kara koç yok olmuş.

Zavallı delikanlı şaşkınlık içinde daha önce hiç bulunmadığı bu yerde kendisine yardım edebilecek birini aramaya başlamış. Epey yürüdükten sonra bir ormanın kıyısında, karşısına küçük bir kulübe çıkmış. Delikanlı kulübenin kapısını çalıp bir bardak su ve biraz ekmek istemiş. Evin sahibi yaşlı kadın onu içeriye buyur etmiş. Delikanlıya çokca ekmek ve birazcık da su vermiş ve demiş ki:

“Oğlum sana daha fazlasını ikram edemiyorum, çünkü bizim de başka suyumuz kalmadı. Son zamanlarda pınarımızın başına bir ejderha dadandı. Sabah akşam orada duruyor ve kimsenin bir damla içmesine izin vermiyor. Ne yaptıysak başedemedik. Senin gibi nice yiğit onu alt etmeye çalışırken canından oldu.

Delikanlı kadından pınarın yerini öğrendikten sonra ona teşekkür ederek ejderhayı bulmak üzere yola çıkmış. Daha suya yaklaşmadan, ejderha ona saldırmak için hazırlanmış. Oğlan çok iyi bir okçu olduğu için uzunca bir uğraştan sonra ejderhayı oklarıyla vurup öldürmeyi başarmış.

Pınardan kana kana su içtikten sonra dinlenmek için biraz ilerideki bir ağacın altına uzanmak istemiş. Tam o anda dev bir yılanın ağaçtaki içi yavru dolu kuş yuvasına doğru kıvrılarak yaklaştığını görmüş. Yavru kuşlar yuvalarında, gelmekte olan tehlikeden habersiz yiyecek aramaya çıkan annelerini beklemekteymiş. Oğlan bir hamlede yılanı öldürüp yavruları kurtarmış.

O sırada yuvaya dönmekte olan anne kuş bu olaylara uzaktan tanık olmuş ve delikanlıya:

“Ben Zümrüt-ü Anka kuşuyum. Sen yetişip benim yavrularımın canını kurtararak bana dünyanın en büyük iyiliğini yaptın. Şimdi dile benden ne dilersen.” demiş

Oğlan başından geçenleri Zümrüt-ü Anka kuşuna anlatmış ve tek isteğinin eve dönmek olduğu söylemiş.

Zümrüt-ü Anka kuşu, “ Sana yardım etmek isterim, ama orası çok uzak. Seni ülkene götürebilmem için bana kırk kazan et ve kırk kazan da su bulman gerek. Ben ‘gak’ deyince ağzıma bir parça et, ‘guk’ deyince su vereceksin. Böylece seni mola vermeden olabildiğince çabuk götürüp yavrularıma geri dönebilirim.” diyerek ne yapılması gerektiğini anlatmış

Delikanlı ejderhayı öldürüp oranın halkını susuzluktan kurtardığı için herkes ona yardım etmiş. Kırk kazan eti ve suyu hazırlamışlar; böylece oğlan Zümrüt-ü Anka kuşunun sırtına oturmuş. Kazanları da kuşun iki yanına astıktan sonra yola çıkmışlar. Oğlan kuşun tembih ettiği gibi ona her gak dediğinde et guk dediğinde su veriyormuş. Ne var ki yolculuk çok uzunmuş, daha oğlanın ülkesine varamadan kazandaki etler bitmiş. Karnı acıkan kuş gak deyince oğlan mecburen bacağından bir parça et koparıp kuşun ağzına koymuş. Eti tadan kuş bir daha ses etmeden ve hiç durmadan uçarak oğlanı evine getirmiş.

Delikanlı, Zümrüt-ü Anka kuşunun sırtından indiğinde topallıyormuş. O zaman kuş, dilinin altında sakladığı et parçasını çıkarıp ona geri vererek, “Biz insan eti yemeyiz. Verdiğin son parçanın senin kendi etin olduğunu anlayınca onu sakladım.” demiş.

Delikanlı kuşa teşekkür etmiş ve bacağından kopan parçayı yerine koymuş. Böylece hemen iyileşmiş. Saraya döndüğünde onu görünce hem çok şaşıran hem de çok sevinen babasına ve sevdiği kıza kavuşmuş. Yaptıklarına çok pişman olan ağabeyleri ondan özür dilemişler. Zümrüt-ü Anka kuşu ise yavrularını daha fazla yalnız bırakmamak için çok beklemeden yola çıkmış.

Delikanlı ve prenses tam kırk gün kırk gece süren bir düğünle evlenmişler. Birlikte uzun ve mutlu bir ömür yaşamışlar.

Gökten üç elma düşmüş: 
Biri onların, biri okuyanın, biri de yazanın başına…

Eylem Rosseland ❤️

Fındıkkıran




Fındıkkıran’ı sever misiniz?

Eğer benim gibi onu sevenlerden veya esrarengiz bulanlardansanız doğru blog yazısında buluşmuşuz demektir. Yazımızın atmosferine Fındıkkıran’ın tatlı müziklerini eklemek için Berlin Senfoni Orkestrası’nı da bu link aracılığıyla aramıza davet edelim istiyorum. Müzik çalmaya başlayınca ben de onca yıl, binlerce okura, müzisyene, tasarımcıya, dansçıya ve seyirciye ilham veren ve onları bir araya getiren bu Fındıkkıran aslında kim diye düşünmeye başlıyorum. Öyle ya, kim bu Fındıkkıran? Boyalı bir oyuncak bebek mi? Bir mutfak gereci mi? Sorumun cevabı olarak düşümde önce ahşaptan oyma tacı, karışık yarı uzun sacları ve el boyaması kocaman hülyalı gözleriyle uzaklara bakan yakışıklı bir fındıkkıran beliriyor. Sonra ardında bir derinlik… Ardında bir pırıltı ve toz görünüyor. Sihir… Tüy gibi uçuşarak danseden gençler, rengarenk ipek ve tül kostümler, özenle tasarlanmış dekorlar… Sonra bunların hepsini hem doğuran hem de sarmalayan Pyotr İlyiç Çaykovski’nin (1840-1893) unutulmaz bestesi beliriyor. Ve ardında o müzikte çözülüp kaybolan kendim…

Norveç Opera ve Balesi’nde Fındıkkıran

Ne şanslıyız ki, soğuk ve karanlık Aralık gecelerinde, eski bir Alman masalı ve bir rus bestesi, Oslo’da modern bir binada, dönemimizin sanatçılarının emekleriyle rengarenk bir bale gösterisiyle yeniden biçimleniyor. Hikaye özünde Ernst Theodor Wilhelm Hoffmann’ın 1816 yılında yayımladığı “Fındıkkıran ve Fare Kral” masalına dayansa da, Çaykovski’nin 1892 yılında yazdığı iki perdelik Fındıkkıran balesine ilham veren versiyonu, masalın 1845 yılında Alexandre Dumas tarafından konusu fazla değiştirilmeden yeniden düzenlenmiş halidir.

Norveç Opera ve Balesi’nin 2016 yılından beridir sahneye koyduğu son uyarlamaki hikaye ise 1905’ler Kristiania’sında geçiyor. Yani bugünkü adıyla Oslo’da… Balenin koreografisi Kaloyan Boyadjiev‘e, sahne tasarımı Jon Bausor’a, dansçıların kostümleri yine Jon Bausor ve Bregje van Balen’e ait. İlk perdede kahramanımız Clara, ailesinin verdiği görkemli Noel davetine katılır. Eve gelen konuklar aileye birbirinden harika armağanlar getirmiştir. Çocuklukla genç kızlık arasında kalan Clara, davetteki çocukların oyununa katılmak için çok büyük, yetişkinlerin sohbetine katılmak içinse fazla küçüktür. Kendisini dışlanmış hissetmektedir. Vaftiz babası Bay Drosselmeyer o akşam bütün çocuklara el yapımı hediyeler verir. Clara’nın noel hediyesi, sırtındaki mandala basıldığında ağzına konan fındığı kıran el yapımı ahşap bir bebektir. Tıpkı bir askere benzemektedir. İlerleyen saatlerde Clara yorulur ve Noel ağacının dibinde uykuya dalar. Gözlerini açtığında her şey değişmeye başlamıştır. Şömineden odaya giren Fare Kral ve ordusu, canlanan Fındıkkıran’la savaşır. Mücadele sırasında yara alan Fındıkkıran, Bay Drosselmayer tarafından yaşama döndürülür ve artık bir prenstir. Fındıkkıran Prens, Clara’yı bir Noel süsünün içinde masallar ülkesine götürür. İkinci perdede ise, bu büyülü yerde, yabancı konukların ailesine vermiş oldukları bambaska kültürlerden gelen egzotik armağanlar canlanır ve Clara için dans etmeye başlarlar.

Sonra ne oluyor diye sorarsanız, hikayeye göre Clara düşünden uyanır, gösteri görünüşte biter ve Eylem eve döner; ama müzik aslında hiç bitmez. Tatlı bir bahar gününde veya güneşli bir yaz tatilinde bile çalmaya devam eder. Hani bazı müzikler vardır, sessizce hayatınızın arka planına yerleşmiştir. Biriyle konuşurken, hayal kurarken, çalışırken, gülerken veya sevdiklerinizi özlerken diğer seslerden bağımsızca kafanızda çalmaya devam eder. İşte o müziklerden biri benim için Fındıkkıran balesinin bestesidir. En sevdiğim kısmı da “The Last Waltz”dır. Hayallerin doruğa ulaştığı, ama rüyanın henüz bitmediği o güzel son dans… Bazen çok merak ediyorum. Nasıl, ama nasıl yaratabilmiş Çaykovski bu neşeli, canlı, rüya gibi müzikleri ve insanların yaşamına nasıl hala böyle hoş pırıltılar katıp tatlı anları böyle çoğaltabiliyor?

Çaykovski’nin bestesiyle canlanan bu sıcak noel masalının akşamları uzun ve puslu Aralık ayının sembollerinden biri haline gelmesi aslında hiç şaşırtıcı değil. Tam da bu sebeple yıllar içinde bu balenin birkaç farklı yorumunu izlemiştim. Ancak, Norveç Opera ve Balesi’nin son dönemde sahneye koyduğu eser, bence diğer örneklerin arasından sıyrılıyor. Görkemli sahne tasarımı, incecik işlenmiş anlatımı ve parlak kostümlerin arasından sızan o çocuksu masumiyeti insanı sarıp tatlı bir hikayenin işine çekiyor.

Gösteri için dökülen teri unutup büyü hiç bitmesin, eve dönme saati hiç gelmesin, “Son Vals” loopa alınsın, Clara rüyasından uyanmasın, Fındıkkıran Prens tekrar boyalı bir bebeğe dönüşmesin istiyor insan. Çok şanslıyız ki bale gösterisi sona erse de on bir ay sonra geri dönüyor ve yine, donuk ve karlı bir gecede renkli bir masalın içine düşme olanağı veriyor bize. O yüzden Fındıkkıran benim için bir Noel öncesi geleneği oldu. Son yıllarda bilet bulmanın neredeyse imkansız hale gelmiş olmasına bakılırsa, meraklıların sayısı oldukça artmış olmalı. Bence balenin tek kusuru da burada yatıyor. Bilet fiyatları çok yüksek ve biletler çok çabuk tükeniyor. Bu kadar güzel bir şölene sadece bazı çocukların ve gençlerin ulaşabiliyor olması bence haksızlık. Tabii haksızlıklar konusuna girersek işin içinden çıkamayabiliriz ve muhtemelen de sıra baleye gelmez bile. Yine de Aralık ayında Oslo’daysanız ve fırsatınız varsa, bu gösteriye bir bakmanızı öneririm. Plan yapmak için erken gibi görünse de, biletler yaz öncesinde satışa çıkıyor ve sahneye yakın, iyi komünumdaki koltukların biletleri çabucak tükeniyor. Ben geçen yılki biletimi yanlış hatırlamıyorsam Mayıs ayında almıştım. Gidemeyecek olanlar içinse salgın döneminde televizyonda gösterilen videosunun linkini yazının sonuna ekleyeceğim.


Gennady Spirin’in Resimleriyle Fındıkkıran

Fındıkkıran’ın ilk kez 1996 yılında yayımlanan bu basımı Hoffman’ın masalına sadık kalınarak yapılmış. Doksan dokuz sayfalık kitabın çevirisi Aliana Brodmannsa ait. Rus ressam ve illüstratör Gennady Spirin’in kapağı ve sayfaları süsleyen suluboya illüstrasyonlarının güzelliği bence hikayeye güzel yorum katmış. Aslında buraya kitaptan resimler eklemek istiyordum, ancak Spirin’in kendi sitesinde bile kitaptan kapak haricinde bir görüntü paylaşmadığını görünce kitabın telif haklarını gözettiğini anladım. Bu sebeple ben de çektiğim fotoğrafları eklememeyi seçtim. Ben bu kitabı yıllar önce yeğenim Deniz için almış, evde Norveççe bir baskısı olmasına rağmen sadece resimlerinin güzelliği sebebiyle kendim için de bir adet sipariş etmiştim. Benim kitabım ne yazık ki elime hiç ulaşmadan kaybolmuştu. Bu sebeple Noel tatilinde kitabı Deniz’den ödünç aldım ve benimle Atlantik okyanusunu geçerek Norveç’e geldi. Onu diğer resimli kitapların arasına koydum. Umarım sahibi gelip alana kadar yeni arkadaşlarıyla hoş vakit geçirir. Eski bir kitap olmasına rağmen bugün itibarı ile Amazon’da veya çok daha uygun bir fiyata (iki veya üç dolara) Ebay’de hala temiz ve güzel örneklerini bulmak mümkün.


Evet, yine bir blog yazısının daha sonuna geldik. Sabredip yazıyı sonuna kadar okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bir dahaki blog yazısı şahane bir animasyon film hakkında olacak. O zamana dek sevgiyle kalın. ❤️

Eylem Rosseland



https://www.operaen.no/forestillinger/arkiv/2022/notteknekkeren-ballett/

https://tv.nrk.no/se?v=MKTV45000120

https://www.gennadyspirin.org/gallery

Ole Lukøje ile Rüyalar Ülkesinde




Sen içimdeki küçük mum
Hala sönmedin, yanıyor musun?
Gündüz aydınlıkta kaybolup
Gece yatınca karşımdasın

Bülent Ortaçgil


Merhaba,

Gece, iri ve güzel bir kuzgunun kanatlarında oturmuş usulca yeryüzüne inmekte. Dudaklarında daha önce duyduğumuz, ama hangisi olduğunu çıkaramadığımız tatlı ninnilere benzeyen cılız bir ıslık var. Ayaklarını ıslığının ritmine uydurmuş, gözlerindeyse bir mumun parlak alevi geziyor. Biliyoruz ki onun ayakları yere tam bastığında, bizimkiler yerden kesilmiş olacak. İşte böyle bir gece bu. Bense, sizinle bir süredir güzel masalları çağıran tılsımlı bir gecede buluşmayı diliyordum. Çünkü dünyaya açılan gözlerimizin yönünü artık içimize çevirmeye başlayıp, onlarla yalnızca kendimizi gördüğümüz anlara geçişimizi kolaylaştıran yardımcılardan biri de eksantrik masalcıların kaleminden çıkan bu gece masallarıdır. Biliriz ki onlar, gizemli atmosferleriyle bizi düşlerimizle buluştuğumuz o sürprizlerle dolu salona götürürler. Yani şu hiç bilet parası ödemeden girip kavuşmalardan kovulmalara uzanan geniş yelpazedeki gösterileri izlediğimiz, sadece bize ait olan rüyalar sahnesine.

Geçtiğimiz kış, Norveç’in ulusal tiyatrosu Nationaltheatret’te izlediğimiz gösteri beni böyle bir rüya gibi masalla tanıştırmış ve kendimi bir yıldız yağmurunun ortasında, Ole Lukøje’nin tuhaf şemsiyesinin altında bulmama neden olmuştu. Danimarkalı masalcı Hans Christian Andersen tarafından yazılmış ve dilimize daha önce Ole Yumgöz olarak çevrilmiş masalı burada bölümlere ayırarak, her güne bir adet düşecek şekilde paylaşacağım. Böylece kahramanımız küçük Hjalmar’ın Ole ile tanışmasına ve yedi gün boyunca sürecek olan uyku yolculuklarına birlike tanıklık etmiş oluruz.

Eylem Rosseland ❤️


Ole Lukøje

Dünya üzerinde Ole Lukøje kadar çok hikâye bilen başka kimse yoktur ve onları gerçekten çok güzel anlatır.

Akşam olduğunda, çocuklar hâlâ bir masanın etrafındaki küçük taburelerinde düzgün bir şekilde oturmaktayken Ole Lukøje gelir. Ayaklarında sadece çorap olduğu için hiç ses çıkarmadan yukarı çıkar. Yavaşça kapıyı açar ve çocukların gözlerine nazikçe tatlı bir süt serper. Öyle çok değil ama sadece biraz, onların gözlerini kapalı tutmaya yetecek kadar. Böylece çocuklar onu hiç göremezler. Parmaklarının ucuna basarak onların arkalarından yürür ve enselerine hafifçe üfler. Bu üfleme küçüklerin başlarını öne düşürür. Ah evet, Ole Lukøje bunu onlara hiç zarar vermeden yapar, çünkü çocukları pek sever. Tek isteği miniklerin yatağa girdiklerinde sessiz olmasıdır, çünkü hikâyelerini anlatabilmek için sessizlik gerekir.

Çocuklar uykuya dalar dalmaz, Ole Lukøje yatakta yanlarına oturur. Üzerinde şık giysiler vardır. Ceketi ipekten yapılmıştır. Hareket ettiğinde kırmızı, yeşil ya da mavi parıldadığı için tam olarak ne renk olduğunu söylemek mümkün değildir. Kollarının altında birer şemsiye vardır. Bunların birinin üzerinde resimler vardır. Onu uslu çocukların üzerine açar. Böylece çocuklar bütün gece boyunca düşlerinde öykülerin en güzellerini görürler. Diğeri ise üzerinde hiçbir şey bulunmayan sade bir şemsiyedir. Bu şemsiyeyi de yaramaz çocukların üzerine açar. Onlar da bütün gece huzursuz bir şekilde uyur ve sabah uyandıklarında hiç rüya görmemiş olurlar.

Şimdi Ole Lukøje’nin bir hafta boyunca her akşam Hjalmar adındaki küçük bir çocuğun yanına nasıl geldiğini ve ona neler anlattığını dinleyelim bakalım. Bir haftanın içinde yedi gün olduğu için öyküler de yedi tanedir.

Pazartesi

Akşam olup Hjalmar’ı yatağına yatırır yatırmaz Ole Lukøje “Dinle şimdi, önce şu etrafı bir düzenleyelim ” dedi.

O anda saksılardaki tüm çiçekler kocaman ağaçlara dönüştü, uzun dalları tavanın altından duvarlara doğru kıvrılarak odayı güzel bir çardağa dönüştürdü. Dallar, her biri güllerden bile daha güzel çiçeklerle doluydu ve kokuları o kadar tatlıydı ki, yiyecek olsanız reçelden bile daha tatlı olduklarını görürdünüz. Meyveler altın gibi parlıyordu, çöreklerin içinden kuş üzümleri fışkırıyordu . Her şey o kadar muhteşemdi ki!

Birdenbire, Hjalmar’ın okul kitaplarını koyduğu masanın çekmecesinden korkunç bir inilti yükseldi.

“Ne oluyor bakalım?” diye sordu Lukøje, çekmeceyi açarken. Çekmecedeki küçük yazı tahtası adeta sinir krizi geçirmekteydi. Üzerinde sonucu yanlış çıkmış bir matematik işlemi olduğu için öfkeden parçalarına ayrılmak üzereydi. Tahtaya bir iple bağlı olan tebeşirse bir köpek gibi zıp zıp zıplıyor, hatayı düzeltmeye çabalasa da yapamıyordu.

Bir başka yakınma da Hjalmar’ın yazı defterinden geldi. Aman Tanrım, dinlemeye katlanmak bile zordu! Her sayfasında alt alta dizilmiş büyük harfler vardı; yanlarında ise küçük harfler duruyordu. Büyük harfler örnek olmak için yazılmışlardı. Hemen yanlarında ise Hjalmar’ın yazdığı harfler bulunmaktaydı. Onlar da tıpkı ilk örnekler gibi göründüklerini sanıyorlardı ama çizgilerin üzerinde durmak yerine oraya buraya yuvarlanıp dağılmışlardı.

“Bakın, işte kendinizi şöyle tutmalısınız,” dedi örnekteki güzel yazılar. “Şöyle, yana doğru eğik ve kalın bir çizgiyle.”

“Ah, biz de öyle olmak isterdik!” diye cevap verdi Hjalmar’ın yazdığı harfler. “Ama yapamıyoruz. Çok zayıfız.”

“O zaman biraz çocuk ilacı içmeniz gerek,” dedi Lukøje.

“Ah, hayır!” diye haykırdı harfler ve hemen öyle bir dikeldiler ki onları öyle görmek bir zevkti.

“Artık öykü anlatacak zamanımız yok,” dedi Lukøje. “Bunlara antrenman yaptırmam gerekiyor. Bir, iki! Bir, iki!” Harfleri çalıştırmaya başladı; öyle ki, hepsi örneklerden bile daha düzgün, daha zarif bir şekilde dizildiler. Fakat Lukøje gidip Hjalmar sabah harflere baktığında, hepsinin yine eski perişan hallerine dönmüş olduğunu gördü.

Hans Christian Andersen


https://www.andersenstories.com/da/andersen_fortaellinger/ole_lukoje

Çeviren: Eylem Rosseland

Ole Lukøje Masalı “Salı”



Salı

Hjalmar yatağına yatar yatmaz, Ole Lukøje küçük sihirli fısfısını alıp odadaki bütün mobilyalara dokundu ve birdenbire hepsi konuşmaya başladı. Her biri yalnızca kendisinden söz ediyordu; yalnızca köşedeki küçük çöp tabağı sessizdi. Diğerlerinin böylesine kibirli olup yalnızca kendilerinden söz etmelerine içerliyordu. Köşede öylece alçakgönüllü bir şekilde duruyor ve herkesin üzerine tükürmesine rağmen sessizliğini koruyordu.

Komodinin üzerinde altın varaklı bir çerçevesi olan büyük bir manzara tablosu asılıydı. Yaşlı, uzun ağaçlar, çimenler arasında çiçekler ve ormanın arkasından geçip pek çok şatonun önünden dolaşarak uzaklardaki vahşi denize ulaşan bir nehir ile geniş bir göl görünüyordu. Ole Lukøje sihirli fısfısıyla tabloya dokununca, içindeki kuşlar şakımaya, ağaçların dalları kıpırdanmaya, bulutlar gökyüzünde hareket etmeye başladı. Onların gölgelerinin manzaranın üzerinden geçtiği bile görülebiliyordu.

Şimdi Ole Lukøje küçük Hjalmar’ı kaldırıp çerçevenin önüne getirdi; çocuk bacaklarını doğrudan resmin içine, yüksek otların arasına uzattı ve orada durdu. Güneş dalların arasından parlayarak ona kadar ulaşıyordu. Hjalmar suyun kıyısına koştu, orada duran kırmızı ve beyaz boyalı küçük kayığa bindi. Kayığın yelkenleri gümüş gibi ışıldıyordu. Başlarında altın birer taç, alınlarında parlak mavi birer yıldız olan altı tane kuğu, kayığı yemyeşil ormanların arasından çekerek götürüyordu. Ağaçlar haydutlardan ve cadılardan, çiçekler ise sevimli küçük elflerden ve kelebeklerin anlattıklarından söz ediyordu.

Pulları altın ve gümüş gibi parlayan güzeller güzeli balıklar kayığın ardından yüzmekteydi. Arada bir sıçradıktan sonra “şap” diye suya düşüyorlardı. Büyüklü küçüklü kırmızı ve mavi kuşlar iki uzun sıra hâlinde kayığın ardından uçuyordu. Sinekler dans ediyor, mayıs böcekleri vız vız ötüyordu. Hepsi Hjalmar’ın peşinden gitmek istiyordu ve her birinin anlatacak ayrı bir öyküsü vardı.

Ne muhteşem bir yolculuktu bu! Bazen orman öylesine sık ve karanlıktı ki… Bazen de güneşli, çiçeklerle bezenmiş en güzel bahçeye dönüşüyordu. Göğe doğru balkonlarında prensesler olan cam ve mermerden yapılmış saraylar yükseliyordu. Hepsi Hjalmar’ın daha önceden çok iyi tanıdığı kızlardı, çünkü birlikte oyunlar oynamışlardı. Her biri ona uzattığı ellerinde pastacıların yapabileceği domuz şeklindeki en lezzetli badem ezmesini tutuyordu. Hjalmar geçerken elini uzatıp domuzcuğun bir ucundan tutunca, prenses de diğer ucundan tutmakta olduğu için her ikisi de şekerlemeden birer parça alabiliyordu. Prensesinkine küçük, Hjalmar’ın payına ise büyük olan parça düşüyordu! Bütün sarayların önünde nöbet tutan küçük prensler vardı. Kılıçlarıyla selam veriyor ve gökten kuru üzümler ile kurşun askerler yağmasına neden oluyorlardı. Yaptıkları hareketlerden gerçek birer prens oldukları o kadar belliydi ki…

Hjalmar bazen ormanlardan, bazen koca salonlardan, bazen de bir kasabanın ortasından geçiyordu. Dadısının yaşadığı kasabaya da uğramışlardı. O dadı ki Hjalmar minicik bir çocukken onu kucağında taşımış, onu hep sevmişti. Kadın Hjalmar’a başıyla selam verdi, ona el salladı ve kendisinin yazıp gönderdiği güzel bir şarkıyı söyledi:

Seni sık sık düşünürüm,
Benim sevgili Hjalmar’ım, tatlım!
Senin minicik alnını öpmüştüm.
Pespembe yanaklarını…
Senin ilk sözlerini duymuş,
Sana erkenden veda etmek zorunda kalmıştım.
Tanrımız seni bu dünyada korusun.
Sen onun cennetinden gelen bir meleksin

Sanki Ole Lukøje onlara da masal anlatıyormuş gibi bütün kuşlar bu şarkıya katıldılar. Çiçekler sapları üzerinde dans ettiler ve yaşlı ağaçlar başlarını salladılar.

Hans Christian Andersen

Çeviren: Eylem Rosseland

https://www.andersenstories.com/da/andersen_fortaellinger/ole_lukoje

Ole Lukøja Masalı “Çarşamba”




Çarşamba

Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Hjalmar, uykusunda bile yağmurun sesini duyabiliyordu. Ole Lukøje pencereyi açtığında, su yükselerek pencere pervazına kadar ulaşmıştı. Dışarıda gerçek bir göl vardı ve evin hemen yanında güzel bir gemi duruyordu.

“Benimle yelken açmak ister misin, küçük Hjalmar?” dedi Ole Lukøje. “Bu gece uzak ülkelere yolculuk edebilir, sabah olunca yine evine dönebilirsin.”

Hjalmar bir anda üzerinde pazar günleri giydiği özenli giysileri ile bu görkemli geminin güvertesinde belirdi. Aynı anda yağmur dindi, bulutlar aralandı. Sokaklardan ve kilisenin etrafından geçerek denize açıldılar. Artık her yer engin ve coşkun bir deniz olmuştu. Öylece yol aldılar ki kara çok gerilerde kaldı. Uzakta bir leylek sürüsü gördüler. Onlar da yurtlarından ayrılmışlardı ve sıcak ülkelere gitmek istiyorlardı. Leylekler tek sıra hâlinde, biri diğerinin arkasında olacak şekilde uçuyordu. Zaten uzun bir yol katetmişlerdi. İçlerinden biri öylesine yorgundu ki kanatları artık onu taşımakta zorlanıyordu. En arkada uçuyordu ve çok geçmeden diğerlerinden epey geride kaldı. Sonunda, kanatlarını güçsüzce çırpa çırpa, gittikçe daha alçalarak gemiye doğru indi. Ayağı geminin yelken direğine takıldı, sonra yelkenin üzerinden kayarak pat diye güverteye düştü. Denizcilerden biri onu alıp kümese, tavukların, ördeklerin ve hindilerin arasına koydu. Zavallı leylek şimdi onların ortasında büsbütün mahcup bir halde duruyordu.

“Ne tuhaf şey!” dedi bütün tavuklar.

Hindilerden biri olanca gücüyle kabardı ve ona kim olduğunu sordu; ördekler ise geriye çekilip birbirlerini dürterek, “Vak, vak!” dediler.

Leylek onlara sıcak Afrika kıtasından, piramitlerden ve çölde bir yaban atı gibi koşan devekuşundan söz etti; ama ördekler onun söylediklerini anlamadılar. Birbirlerini dürterek, “Onun bir budala olduğunda hemfikiriz, değil mi?” dediler.

“Evet tabii ki budala!” diye bağırdı hindi ve gevezelik etmeye başladı. Bunun üzerine leylek sustu, sessizce durdu ve Afrika’sını düşündü.

“Ne güzel ince bacaklarınız var!” dedi hindi. “Acaba bir metresi kaç lira?”

“Vak, vak, vak!” diye güldü bütün ördekler; fakat leylek onları duymuyormuş gibi davrandı.

“Siz de bizimle birlikte gülebilirsiniz!” dedi hindi ona. “Çünkü bu çok nükteli bir söz! Yoksa sizin anlayışınıza biraz ağır mı geldi? Ah, ah! O kadar da zeki değilmiş! Biz kendi kendimizle ilgilenmeye devam edelim!” Bunun üzerine tavuklar gıdakladı, ördekler vak vak diye ses çıkardı. Korkunç şekilde eğleniyorlardı.

Hjalmar kümese geldi, kapıyı açtı, leyleğe seslendi. Leylek de dışarı sıçrayarak güverteye geldi. Artık dinlenmişti ve sanki Hjalmar’a teşekkür etmek ister gibi başını salladı. Sonra kanatlarını açtı ve sıcak ülkelere doğru uçup gitti. Tavuklar gıdakladı, ördekler vakladı, hindi ise baştan aşağı kıpkırmızı kesildi.

“Yarın sizden çorba yapacağız!” dedi Hjalmar. Bunu der demez uyandı ve kendisini yine küçücük yatağında buluverdi. O gece Ole Lukøje’nin onu çıkardığı yolculuk gerçekten harikuladeydi!

Hans Christian Andersen

Çeviren: Eylem Rosseland

https://www.andersenstories.com/da/andersen_fortaellinger/ole_lukoje

Ole Lukøja Masalı “Perşembe”


Perşembe

“Bak ne diyeceğim,” dedi Ole Lukøje. “Sana küçük bir fare gösterirsem sakın korkma.” Sonra içinde o sevimli küçük hayvan olan elini uzattı. “Seni bir düğüne davet etmeye geldi. Bu gece evlenmeye hazırlanan iki küçük fare var. Sizin evin kilerinin altında bir dairede yaşıyorlar, evlerinin pek güzel olduğu söyleniyor.”

“Peki ama, ben yerdeki o küçücük fare deliğinden nasıl geçeceğim?” diye sordu Hjalmar.

“Onu bana bırak!” dedi Ole Lukøje. “Seni küçülteceğim!” Sonra sihirli fısfısıyla Hjalmar’a dokundu, çocuk gitgide küçüldü, küçüldü, sonunda bir parmak kadar kaldı. “Artık kurşun askerin elbiselerini ödünç alabilirsin. Sana tam gelecektir, hem davetlerde üniforma giymek çok şık olur!”

“Evet tabii!” dedi Hjalmar ve bir anda en sevimli kurşun asker giysilerine büründü.

“Annenizin dikiş yüksüğüne oturmaz mısınız?” diye sordu küçük fare, “Sizi bu yüksük arabayla çekmek benim için büyük bir onur olur.”

“Aman Tanrım, hanımefendi siz kendiniz mi zahmet edeceksiniz?” dedi Hjalmar. Böylece fare düğününe doğru yola çıktılar.

Önce döşemenin altında bulunan uzun bir geçide girdiler. Burası öyle alçaktı ki ancak yüksükle geçilebiliyordu. Çürümüş parkelerin üstündeki parlak mantar tabakası tüm geçiti aydınlatıyordu.

“Burası mis gibi kokuyor değil mi?” dedi fare. “Tüm yol bir domuz yağı tabakasıyla kaplı! Bundan daha güzeli olamazdı!”

Gelin odasına ulaştıklarında sağ tarafta toplanmış birbirleriyle alay eder gibi fısıldaşarak kıkırdayan dişi fareler duruyordu. Sol tarafta ise pençeleriyle bıyıklarını düzelten erkek fareler vardı. Tam ortadaysa, içi oyulmuş bir peynirin içinde gelinle damat durmaktaydı. Herkesin gözü önünde birbirlerini öptüler, çünkü nişanlanmışlardı ve evlenmek üzereydiler.

Düğüne durmadan daha çok konuk geliyordu. Fareler neredeyse kalabalıktan birbirini ezecekti. Gelinle damat kapının ortasına yerleştiler. Böylece artık içeri kimse girip çıkamıyordu. Tüm oda tıpkı geldikleri geçit gibi domuz yağından bir tabakayla kaplıydı. Tatlı olarak da bir bezelye getirilmişti. Ailenin küçük farelerinden bir tanesi, bu bezelyeye kemirerek gelinle damadın adlarının ilk harfini yazmıştı. Bu, bambaşka bir incelikti.

Bütün fareler bunun çok güzel bir düğün olduğunu, herkesin çok hoş ve keyifli vakit geçirdiğini söylediler.

Sonra Hjalmar yeniden eve döndü. Gerçekten de çok seçkin bir davete katılmıştı, ama bunu yapabilmek için küçücük olup bir kurşun askerin üniformasına sığmak zorunda kalmıştı.


Hans Christian Andersen

https://www.andersenstories.com/da/andersen_fortaellinger/ole_lukoje

Çeviren: Eylem Rosseland

Ole Lukøja Masalı “Cuma”




Cuma

Bana ne kadar çok yaşlı insanın ulaşmak istediğine inanamazsın!” dedi Ole Lukøje. “Özellikle de kötü şeyler yapmış olanlar bana, ‘Sevgili küçük Ole, gözlerimizi kapatamıyoruz; çünkü kapatırsak bütün gece yaptığımız kötülükleri görüyoruz. Onlar çirkin birer küçük troll gibi yatağımızın kenarına oturup üzerimize kaynar su püskürtüyorlar. Gelip onları kovsan da bir rahat uyusak olmaz mı?’ derler. Sonra derin derin iç çekerek ‘Ücreti de neyse öderiz. İyi geceler Ole! Paralar pencerenin pervazında duruyor.’ diye eklerler, fakat ben para için böyle bir şey yapmam” dedi Ole Lukøje.

“Peki bu gece ne olacak?” diye sordu Hjalmar.

“Bilmem! Bu gece yine bir düğüne gitmek ister miydin? Bu, dünkünden farklı bir düğün olacak yalnız. Bu defa kardeşinin oyuncak bebeği, hani şu erkek ve adı Herman olan, diğer oyuncak bebek Bertha ile evlenecek. Ayrıca bugün Bertha’nın doğum günü. Bu yüzden kendisine birçok hediye de verilecek!”

“Evet biliyorum,” dedi Hjalmar. “Ne zaman oyuncak bebeklerin yeni giysilere ihtiyacı olsa, kız kardeşim ya bir doğum günü düzenler ya da bir düğün! Bu en az yüz kere olmuştur!”

“Evet, ama bu geceki düğün yüz birincisi olacak ve yüz bir tamamlanınca her şey bitecek! Bu yüzden de bu düğün olağanüstü olacak. Baksana!”

Hjalmar masaya baktı. Orada pencerelerinde ışık olan kartondan yapılmış küçük ev duruyordu. Hemen dışarıda durmakta olan bütün kurşun askerler tüfeklerini selam duruşuna kaldırmışlardı. Gelinle damat masanın ayağına yaslanmış şekilde yerde oturuyorlardı. Odukça düşünceliydiler ve bunun bir nedeni vardı. Ole Lukøje ise, büyükannenin siyah giysisini giymişti. Oyuncak bebekleri o evlendirdi! Nikâh kıyıldıktan sonra odadaki tüm mobilyalar; kurşun kalem tarafından yazılmış olan ve “tapto” melodisiyle söylenen şu güzel şarkıya eşlik ettiler:

Şarkımız esecek rüzgâr gibi,
Girecek içeri gelinle damadın yanına şimdi;
İkisi de dimdik durur birer sopa gibi,
Eldiven derisinden yapılmışlar sanki!
Yaşasısn sopayla deri!
Bunu söyleriz yüksek sesle, rüzgârla fırtına gibi!

Sonra hediyeler verildi; ama çift kendilerine sunulan bütün yiyecekleri reddetmişti. Çünkü zaten sevgileri onlara yetiyordu.

“Peki biz şimdi köyde mi yaşayalım, yoksa yurtdışına mı gidelim?” diye sordu damat. Bunun üzerine çok seyahat etmiş olan kırlangıçın ve beş kez civcivi olmuş yaşlı çiftlik tavuğunun da fikri soruldu. Kırlangıç, dallarını iri üzümlerin süslediği ağır salkımlarla dolu bağların olduğu, havası yumuşak, dağları buralarda hiç bilinmeyen renklerde görünen o sıcak ve güzel ülkelerden söz etti.

“Fakat onların bizimki gibi yeşil yapraklı lahanası yok ki!” dedi tavuk. “Ben bir yaz boyunca bütün civcivlerimle birlikte köyde kaldım; orada gidip eşelenebileceğiniz bir çakıl ocağı da vardı. Ayrıca lahana bahçesine de girebiliyorduk! Ah, ne kadar da yeşildi o bahçe! Daha güzelini düşünemiyorum!”

“Fakat bütün lahanalar birbirine benzer,” dedi kırlangıç, “Hem burada havalar sık sık kötü gider!”

“Evet ama buna alışılır!” dedi tavuk.

“Ama burada soğuk var, don oluyor!” dedi kırlangıç

“Bu lahanaya iyi gelir!” dedi tavuk. “Üstelik burada da bazen hava çok sıcak olabiliyor! Dört yıl önce tam beş hafta süren bir yaz olmamış mıydı? O kadar sıcaktı ki nefes bile alamıyorduk! Hem bizde onlardaki gibi zehirli hayvanlar yok. Haydutlar da yok. Bizim ülkemizin en iyisi olduğunu kabul etmeyen biri tam bir sefildir ve burada yaşamayı hiç hak etmiyor!” dedikten sonra tavuk ağlamaya başladı ve ekledi, “Ben de seyahat ettim! On iki mil boyunca bir kovanın içinde yolculuk ettim. Seyahat dediğin kesinlikle keyifli bir şey değil!”.

“Evet, bu tavuk akıllı bir hanım!” dedi oyuncak bebek Bertha. “Ben de dağlara gitmeyi sevmem; tek yaptığın aşağı yukarı inip çıkmaktır! Hayır, biz çakıl ocağının olduğu yere taşınacağız ve lahana bahçelerinde yürüyüşe çıkacağız!”

Ve öyle de oldu.

Hans Christian Andersen

https://www.andersenstories.com/da/andersen_fortaellinger/ole_lukoje

Çeviren: Eylem Rosseland

Ole Lukøje Masalı “Cumartesi”




Cumartesi

Ole Lukøje onu uyutur uyutmaz, “Hikaye anlatacak mısın?” diye sordu küçük Hjalmar.

“Bu akşam bunun için zamanımız yok,” dedi Ole ve güzel şemsiyesini onun üzerine açtı. “Şu Çinlilere bak,” dedi. Şemsiye, mavi ağaçlar ve sivri köprülerle süslü, Çin porseleninden yapılmış kocaman bir kâse gibi görünüyordu. Köprülerin üzerinde başlarını sallayan küçük Çinliler vardı.

“Yarın günlerden pazar ve bu bizim için kutsal bir gün. Bu yüzden bütün dünyayı temizleyip parlatmalıyız,” dedi Ole. “Ben kilise kulelerine gidip küçük kilise cinlerinin güzel ses çıkarmaları için çanlarını cilalayıp cilalamadıklarını kontrol edeceğim. Sonra tarlalara giderek rüzgârların, otların ve yaprakların üzerindeki tozu silkeleyip silkelemediklerine bakacağım. En büyük işim ise bütün yıldızları indirip parlatmak olacak! Onları önlüğüme dolduracağım; fakat önce her birine birer numara vermem gerek. Gökteki yerlerini de işaretlemeliyim ki tekrar doğru yere yerleşebilsinler. Yoksa tutunamadıkları için arka arkaya kayıp düşerler. Böylece çok fazla yıldız kayması olur.“

“Bay Lukøje, bir bakar mısınız?” dedi Hjalmar’ın uyuduğu odanın duvarında asılı durmakta olan eski bir portre. “Ben Hjalmar’ın büyük dedesiyim. Çocuğa hikâyeler anlattığınız için çok teşekkür ederim; fakat onun kafasını karıştırmamalısınız. Yıldızlar öyle sizin dediğiniz gibi indirilip parlatılamaz! Onlar da tıpkı bizim dünyamız gibi gök cisimleridir. Onları değerli yapan da budur.”

“Teşekkür ederim, ihtiyar büyük dede!” dedi Ole Lukøje. “Gerçekten çok teşekkür ederim! Siz bu ailenin başısınız. Yani en yaşlısısınız; ancak ben sizden çok daha yaşlıyım! Ben çok eski, pagan çağlarda bile vardım. Romalılar ve Yunanlılar bana rüya tanrısı derdi. En soylu evlere girdim ve girmeye de devam ederim. Hem küçüklere hem büyüklere nasıl yaklaşacağımı iyi bilirim. Şimdi siz anlatın bakalım!” dedikten sonra şemsiyesini alıp gitti.

“Artık insan kendi fikrini söylemeye bile cesaret edemiyor,” diye söylendi yaşlı resim.

Ve sonra Hjalmar uyandı.


Hans Christian Andersen

Çeviren: Eylem Rosseland

https://www.andersenstories.com/da/andersen_fortaellinger/ole_lukoje