-Yeni Eski Kitaplar- (2. Bölüm)

HISTORIEN OM DEN LILLE KATTEN TIGERLINE BY IDA ELISABETH

Historien Om Den Lille Katten Tigerline by Ida Elisabeth

Üç hafta aradan sonra dersler yeniden başladı ve sınav dönemine iki ay kaldığı için olacak, ödevlerin biri bitmeden öbürü başlıyor. Nihayet geçen hafta aldığım eski kitapları tanıtmaya devam etmek için vakit bulabildim. Aradan o bir hafta hiç geçmemiş gibi… Dışarıda masmavi bir gökyüzü var. Henüz ısıtmaya başlamamış olsa da güneş artık bize de gülümsüyor ve her gün yakında gelmesini umduğumuz baharın sözünü veriyor. Hava açık ve güzel olduğu için evin karşısındaki kreşe devam eden çocukları bahçeye çıkardılar. Kreş binası olarak hizmet veren kocaman ahşap köşk, yaşlılığını unutmuş ve gençliğindeki heyecanı ve neşeyi yeniden bulmuş gibi görünüyor. Bahçesinden yükselen çocuk seslerini çoğaltıp bütün mahallaye yayarken, çatırdayan merdivenlerinin ağrılarını, eski pencerelerinin sebep olduğu bir türlü geçmeyen soğuk algınlıklarını, gıcırdayan kapılarının şikayetlerini unutmuş gibi mutlu görünüyor. Kedim karşı koltuka uykuya daldı. Bebek mavisi tasmasının ucundaki parlak lacivert süs balığı eksik kalır mı? O da fırsatını bulmuşken kedinin yanına uzanmış uyuyor. Bana sorarsanız şu an huzurumuza huzur katacak eski kitaplardan söz etmenin tam zamanı.

Godnatt: Fortellinger fra vide verden, özellikle uyku öncesinde okumak için hazırlanmış, on bir hikayeden ve renkli illüstrasyonlardan oluşan bir kitap. Bu on bir hikaye, farklı ülkelerden olup Norveç’te yaşayan yazarlara ait. Kitabı resimleyen sanatçı ise Türkiye’de doğmuş; ancak yaşamını Norveç’te sürdüren Akın Düzakın… Kitabı alırken hem kapak resminin güzelliği hem de bu Türkçe ad dikkatimi çekmişti. Çizerin tarzı çok özgün ve güzel. Hikayelerin neredeyse tamamını okudum. Elbette bazıları diğerlerinden daha çok hoşuma gitti. Her farklı yazarla başka bir dünyaya yolculuk yaptığınız için hepsini tek günde okusanız bile sıkılmıyorsunuz.

Norveç kültüründe çocuklara kitap okumanın çok büyük bir önemi var. Anne ve babaların çocuklarına uyku öncesi kitap okumaları, neredeyse yemek yemek, diş fırçalamak kadar normal ve gerekli bir rutin halini almış durumda. Kitapların, sıradan bir çocuğun günlük yaşamının bu kadar vazgeçilmez bir parçası olması, elbette güzel kitapların yazılmasına, basılmasına, okunmasına ve çoğalmasına neden oluyor. Bu kitapların yazarlarının ve çizerlerinin hakettikleri değeri ve saygıyı görmelerine de bu yüzden şaşırmamak gerek.

Godnatt: Fortellinger fra vide verden‘de hikayesi bulunan yazarlar sırasıyla şöyle:

Jafar Jafarnejad

Gro Dahle

Walid al-Kubaisi

Merima Maja Brkic

Abdirahman Gaileh Mirreh

Philominammah George

Elyas Poorgholam

Thorvald Steen

Nirmal Brahmachari

Zakia Khairhoum

GODNATT Fortellinger fra vide verden Akın Düzakın & Thorvald Steen

GODNATT: Fortellinger fra vide verden

 

Historien om den lille katten Tigerline yani ‘Minik Kedi Tigerline’nin Hikayesi’, adından da anlaşılacağı gibi yavru bir kedinin başından geçenleri anlatıyor. Kitabı yazan ve resimleyen sanatçı Ida Elisabeth. Hikayeye eşlik eden resimlerin hepsi aslında birer tablo gibi capcanlı. O kadar güzeller ki insan onlara bakarken hayran oluyor. Sayfalardan fışkıran rengarenk çiçekler, kocaman ağaç dalları, sivri kulaklı tavşanlar, ipek tüylü kediler, masmavi fiyortlar etrafınızı sarıyor.

Kitabın kahramanı Tigerline, deniz kenarında eski bir evde yaşlı sahibiyle birlikte güzel bir hayat sürüyor. Hayatta tek başına kalmanın nasıl bir şey olduğunu bilmeyen minik kedicik, iyi kalpli sahibinin birden bire ortadan kaybolmasıyla açlıkla, yalnızlıkla ve evsizlikle tanışıyor. Hikaye yer yer o kadar acıklı ki, okurken burnumun direği sızladı. Tigerline’nin hikayesini okurken, kedi köpek deyip geçtiğimiz ve her karşılaşmamızda yüzümüze acıklı bir umutla bakan bütün evsiz hayvanların acısını hissettim. Bu kitap çocuguna sadece hayvan sevgisini değil, genel anlamda empati duygusunu öğretmeyi amaçlayan herkesin tercih edebileceği bir kitap. Açlık, yalnızlık, terk edilmişlik, sevgisizlik hayvanlar için de insanlar için olduğu kadar korkunç. Sadece çoğumuz için bilmemek, öğrenmemek ve hissetmemek daha kolay. Neyse ki kitap mutlu sonla bitiyor ve son sayfalara doğru burnumdaki sızlama yerini bütün yüzüme yayılan mutlu bir gülümsemeye bırakıyor. Keşke Türkçe’ye çevrilse ve bu güzel resimli kitabı Türkiye’de yaşayan çocuklar da okuyabilse.

HISTORIEN OM DEN LILLE KATTEN TIGERLINE BY IDA ELISABETH

Historien Om Den Lille Katten Tigerline by Ida Elisabeth

 

Son bir haftam derste işlemek üzere okuduğumuz kitaplarla geçti. Bu kitapların içinde Where the Wild Things Are (Vahşi Şeyler Ülkesinde), The Lorax (Loraks), Alice’s Adventures in Wonderland (Alice Harikalar Diyarında) gibi klasiklerin yanında, Coraline gibi daha yeni ve farklı kitaplar da var. Coraline hakkında çok bir bilgim olmadığı için satın almak yerine kütüphaneden ödünç almayı tercih ettim. Açıkçası daha önce hiç böyle karanlık atmosfere sahip ürkütücü bir çocuk kitabı okumamıştım. O yüzden biraz şaşkınım. Gerçi yüz altmış sayfalık bir kitabın ilk yüz on sayfasını bir oturuşta okuyabildiğime göre en azından akıcılığından emin olabiliriz. Bu sabah uyandığımda günlerden Cuma olduğunu ve tarihin de ayın on üçünü gösterdiğini farkettim. Bu ürkünç kitabı bitirmek için daha uygun bir zaman olamaz sanırım. Gün tamamen geçip gitmeden Coraline ile birlikte güzel bir kafenin yolunu tutsak iyi olacak. Haftaya son okuduğum kitaplarla ilgili bir yazı yazmayı planlıyorum. O zaman dek kendinize iyi bakın.

Sevgiler Butterfly-Scrap-Vintage-Image-GraphicsFairy21-1024x676

-Yeni Eski Kitaplar- (1. Bölüm)

Dolaptaki Kedi

Dolaptaki Kedi

Dün benim için mutlu bir gündü; çünkü akşamüstü gezmesinden bir kucak resimli kitapla döndüm. Bu kitaplara eski demek yerinde mi bilemiyorum; çünkü hem benim için yeniler hem de hepsi daha önce seçilmiş ve okunmuş olmalarına rağmen yepyeni kitaplardan ayıramayacağım kadar iyi durumdalar. Sahaflardan ya da eski kitap satan dükkanlardan alışveriş etmeyi sevmemin birçok nedeni var. Bunların en önemlisi, bu kitapçılardaki koleksiyonların farkı. Eğer sahafa aklınızdaki özel bir kitabı aramaya gitmiyorsanız, bakıp beğenerek alışveriş yapmayı istiyorsanız, o ziyaret sırasında orada gördüğünüz kitapları muhtemelen başka bir yerde veya hatta bir dahaki ziyaretinizde aynı yerde bile bir arada göremeyecek olmanız. Her uğradığımda farklı kitaplarla karşılaşacağımı bilmek, kitapların hemen hiçbirinin aynı baskısından iki tane göremeyecek olmak, artık yeni baskısı ya da dağıtımı yapılmadığı için başka yerlerde göremeyeceğim ve bu sebeple belki varlığını bile hiç bilemeyeceğim kitaplarla karşılaşma olasılığını düşünmek, eski kitap satan mekanları benim için çok cazip hale getiriyor. Çok kitap satın alan insanlar için yeni bir kitap fiyatına iki, hatta belki üç eski kitap alabilmek de avantaj sayılabilecek başka bir nokta elbette. En sevdiğim eski kitapçılar sanırım Londra’daki yardım kuruluşlarına ait olanlar. Bu kitapçılara ne zaman gitsem hep harika şeyler buluyorum. Londra’ya gittiğimde, eğer her gün bir iki tanesine girmemişsem ya da yeni gelen bir şeyler var mı diye bakmak için her gün aynı yerlere uğramamışsam içim rahat etmez; çünkü neler kaçırıyor olabileceğimi düşünüp hayıflanırım.

Yeni Eski Kitaplarım

Yeni Eski Kitaplarım

 

Dün aldığım kitapların hepsi Norveççe. Hepsi kocaman resimli ve az sayfalı kitaplar oldukları için çabucak okunuyorlar. O yüzden çoğunu eve gelir gelmez okuyup bitirdim. Bu yazıda biraz bu kitaplardan söz etmeyi planladığım için onları kitaplıktan çıkarıp resimlerini çekmek istedim. Tam dolabın kapaklarını açmıştım ki, kediciğimizin raflara tırmanmaya çalıştığını farkettim. En üst rafa çıkıp oturmasına yardım edince, kendisi çok memnun oldu. Ben bir yandan çayımı yudumlayıp bir yandan bu yazıyı hazırlarken, o da yukarıdan beni ve odamızı keyifle izliyor.

Dolaptaki Kedi (2)

Dolaptaki Kedi (2)

 

Godnattsangboka bir şarkı, daha doğrusu bir ninni kitabı. Ninnilerin ve çocuk şarkılarının, tıpkı masallar gibi bir toplumun kültüründe önemli bir rolu olduğunu düşünüyorum. Şimdilik akşamları bu ninnileri söyleyeceğim biri olmasa da, bu kadar güzel resimleri olan, ninnilerin çoğununun notalarını da gösteren böyle harika bir kitabı almadan duramadım. Resimler ödüllü sanatçı Sigrun Sæbø Kapsberger tarafından yapılmış ve hepsi rüya gibi. Troll bebekler ve anneleri, ormanda rengarenk çiçekler arasında uyuyan minikler, kırmızı çatılı Norveç evleri, aslında Danimarka kültürüne ait olan ve şemsiyesiyle çocukları rüya ülkesine uçuran Şemsiyeli Minik Ole bunlardan bazıları… Akşam, ninnilerin sözlerine şöyle bir bakınca kitabı daha çok sevdim. Her biri o kadar tatlı, o kadar yumuşak ki, insana adeta birkaç sayfa çevirerek küçük çocukların masum dünyasına bakma fırsatı veriyor. Keşke bu güzel kitabın her sayfasını burada sizinle paylaşabilseydim; ama eserin telif haklarına sahip olmadığım için ne yazık ki böyle bir şansım yok.

GODNATTSANGBOKA by Sigrun Sæbø Kapsberger

GODNATTSANGBOKA by Sigrun Sæbø Kapsberger

 

Kong Kresen, yani Türkçe adıyla, Kral Müşkülpesent, çok zor beğenen ve ülkesinin bütün kaynaklarını her şeyin en iyisine sahip olmak için kullanan bir kralın hikayesi. Her ülkenin uzak ya da yakın tarihinde kendisini ülkesinin insanlarından üstün zanneden ve bir türlü doymak bilmeyen, onlara hizmet etmekle yükümlü olmasına rağmen halkından çalan yöneticiler varolmuştur. Bu masaldaki kral da bunlara bir örnek. Hikayeye göre Kral Müşkülpesent’in hayatta en önemsediği şey farklı lezzetlerde güzel yemekler yemekmiş. Yılın her günü yeni tariflerle hazırlanmış yepyeni bir yemek yediği için tam üç yüz altmış dört aşçısı ve bir de küçük aşçı yamağı varmış. Kral, tadına bakabileceği bütün farklı yemek tarifleri tükenince, mecburen aynı tarifleri kullanmak zorunda kalan aşçılarını teker teker zindana atmaya başlamış. Bütün aşcılar zindana atılıp sıra küçük yamağa gelince olayların seyri değişmiş. Bundan sonrasını, kitabı okumak isteyenler olabileceğini düşünerek anlatmıyorum. Hikayeyi yazan ve resimleyen sanatçı Çek Cumhuriyeti’nden Jindra Čapek.

Kong Kresen by Jindra Čapek

Kong Kresen – Jindra Čapek

 

Den Strålende Perlen, yani ‘Işıldayan İnci’ eski Çin masallarından bir tanesi. Çok eskiden doğuda, çok uzakta bir okyanusta ejderha bir kral, siyah saçlı güzel kızı ile birlikte yaşarmış. Adı Prenses Mai Li olan kız, büyüyüp evlenme çağına gelince kimseyi beğenmemeye başlamış; çünkü zengin ve güçlü değil, dürüst ve cesur bir gençle evlenmek istiyormuş. Bir prenses için böyle bir damat adayıyla tanışmak ve ona güvenmek çok kolay olmayacağından, Mai Li, geceleri ışık saçan parlak inciyi bulan ve kendisine getiren aday ile evleneceğini bildirmiş… Bu tatlı masalı yazıya döken kişi, Betty L. Torre. Resimler ise Carol Inouye’ye ait.

Den Strålende Perlen by Betty L. Torre and Carol Inouye

Den Strålende Perlen by Betty L. Torre and Carol Inouye

 

Kongsdotteren og Røverne, yani Türkçe ‘Kralın kızı Ve Korsanlar, Norveç yerlileri Laponlara (Samer) ait bir halk masalı. Masalı kitaplaştıran ve resimleyenler ise Arnljot Eggen ve Anne Cecilie Røgeberg. Kitap, daha önce resimli kitaplar ile ilgili yazdığım yazıda söz ettiğim metni kısa, resimleri büyük ve ayrıntılı kitaplara güzel bir örnek teşkil etiyor (yazıyı buraya tıklayarak okuyabilirsiniz), Kitaptaki her bir resim iki sayfaya yayılıyor ve her resme sadece üç ya da dört cümle eşlik ediyor. Resimlerin her biri tablo gibi capcanlı renklerle yapılmış ve kimisi gerçekten çok ayrıntılı.

Kongsdatteren og Røverne by Arnljot Eggen & Anne Cecilie Røgerberg

Kongsdatteren og Røverne by Arnljot Eggen & Anne Cecilie Røgerberg

 

Diğer kitapları tanıtmayı başka bir güne bıraksam daha yerinde olacak sanıyorum; çünkü tahmin ettiğimden çok daha uzun bir yazı oldu. Çayım bitti, kediciğim bile dolaptan çıkıp arka odalardan birine kaçtı. Ben de gün ışığını tamamen kaçırmadan evden çıkıp biraz temiz hava alsam iyi olacak.

Çok yakında, yazının ikinci bölümünde görüşmek üzere…

Sevgiler ❤

Cat-Lady

Oslo Uluslararası Çocuk Sanatları Müzesi


The Sun in the Hands by Lyudmila Barzion (15) Ukraine

The Sun in the Hands by Lyudmila Barzion (15) Ukraine

Dün sabah uyanır uyanmaz hem güzel hem de anlamlı bir gün geçirmek için plan yapmaya başladım. Her yeni Cumartesi günü bende yeni bir bayram heyecanı yaratır. Neden oyle olduğunu bilemiyorum. Başka bir şehre ya da ülkeye giderken bile bu yerde özgürce planladığım bir Cumartesi günü geçirip geçiremeyeceğimi düşünürüm. Fırtınalı bir sabaha uyandığımı anlayınca, daha gözümü tam açmadan keyifli bir gün geçirmek için yapabileceğimiz şeyleri düşünmeye başladım. Aklıma birden Çocuk Sanatları Müzesi’ne gidebileceğimiz geldi. Soğuk ve rüzgarli bir Cumartesi gününü ısıtıp renklendirecek daha güzel bir fikir olmadığından, öğleden sonramızı orada geçirmeye karar verdik.

 

Oslo’da Bir Hazine

the house Ben bu küçük ve sevimli müzeyi ilk kez geçtiğimiz yaz, güzel yeğenim Deniz’le birlikte gezmiş ve çok beğenmiştim. O kadar beğenmiştim ki daha dışarı adımımı atmadan, tekrar ne zaman gelebileceğimi düşünmeye başlamıştım (Aynı durum, bulunduğum istisnasız her güzel yerde başıma gelir). Nihayet dün müzeyi ikinci kez gezme şansına erişince, neden bu kadar etkilenmiş olduğumu daha iyi anladım. Bu müze bence Oslo’nun en kıymetli hazinelerinden bir tanesi.

A Handicapped Girl's Dream by Katarina Jockovic (Former Yukoslavia)

A Handicapped Girl’s Dream by Katarina Jockovic (Former Yugoslavia)

 

Çocuklar Geleceğe Ait Bir Halktır

‘Çocuklar bir halktır deriz; ama halklar kültürleri olmadan varolamazlar. Çocuklar geleceğe ait bir halktır ve bu halkın, kendi diline, kültürüne, sanatına ve tarihine sahip olma hakkı vardır. -Rafael Goldin (1920-1994)

Çocuk Sanatları Müzesini’nin kurucusu Rafael Goldin’in bu sözleri bence müzeyi kurma sebebini ve müzenin önemini çok net açıklıyor. Eğer dünyada yaşayan milyonlarca insanı tek bir ‘çocuk’ sözcüğü altında topluyorsak, bu topluluğun varlığını tanımalı, sesine kulak vermeli, onu anlamalı ve ürettiklerine gereken değeri vermeliyiz. Sadece çocukların eserlerine yer verilen bir müzenin nasıl olabileceğini görmek bile bence burayı ziyaret etmek için yeterli bir sebep; çünkü ortaya çıkan şey eşsiz olmuş.

'Black and White' by Tanya Antonova (12)

‘Black and White’ by Tanya Antonova (12) Russia

Çocuk Sanatları Müzesi, merkeze yakın sayılabilecek, genellikle tarihi köşklerin olduğu bir semtte bulunuyor. Uzaktan bakınca gördüğünüz kocaman beyaz köşk, içinde nasıl da renkli bir dünya olduğunu asla belli etmiyor. Küçük sarı kubbesi ve mavi pencere çerçeveleri bu sırrı vermek için can atsalar da, bahçedeki heykelleri görene kadar pek bir şey anlamıyorsunuz. İçerisi ise rengarenk, sıcacık ve davetkar detaylarla dolu. Biletinizi almak için yanaşırken, bu güzel evi kirletmemek ve orada evinizde gibi hissedebilmek için ayakkabılarınızı bile çıkarıyorsunuz (Dileyen müzeye ait renkli pofuduk terliklerden ya da naylon galoşlardan giyebilir).

'Forest' by Teekatat Suwankrua(12) Thailand

‘Forest’ by Teekatat Suwankrua(12) Thailand

Müze üç kattan oluşuyor. Bütün duvarlar, koridorlar çocuklar tarafından yapılmış irili ufaklı ve rengarenk tablolarla kaplı. İnsan hangi tabloya ve nereye bakacağını şaşırıyor. Heykellere ayrılmış alanda camlı bölmelerde tutulan ve çeşitli malzemelerle yapılmış eserler görebilirsiniz. Hepsi elbette büyük emeklerle yapılmış özel eserler ve kiminin verdiği mesaj yüreğinizi burkarken, kimi yüzünüze sıcacık bir gülümsenin yayılmasına neden oluyor. Bazı eserlerin sahiplerinin yaşlarına bakınca yarattıkları eserlere inanamak zorlaşıyor. Müzenin sayfasını ziyaret ettiğinizde şöyle bir açıklamayla karşılaşıyorsunuz: ‘Norveç’in Oslo şehrinde bulunan Uluslararası Çocuk Sanatları Müzesi, dünyada türünün ilki kabul edilen öncü bir kurumudur. Müzede yüz sekseni aşkın ülkenin çocukları ve gençleri tarafından yaratılan eşsiz bir sanat koleksiyonu bulunmaktadır.’ Bu durum sergilenen eserlerde açık şekilde görülebiliyor. Değişik coğrafyalar, bu coğrafyaların iklim ve bitki örtüleri, hayvanları ve insanları, bu insanların yarattıkları kültürler, çocuk sanatçılar tarafından yorumlanmış ve ortaya çıkan eserler, müzeyi bir renk cümbüşüne çevirmiş.

I Would Like to Be a Tiger by Vit Pospichal (6) Czech Republic

I Would Like to Be a Tiger by Vit Pospichal (6) Czech Republic

 

Sergideki Bebekler

Müzenin en üst katında bulunan salonda bir bebek sergisi yer alıyor. Bütün salon tıklım tıklım renkarenk bebeklerle ve kuklalarla dolu. Öyle ki kapı kenarlarına ve duvarlardaki aynalara tırmanmış ve hatta tavanlardan iple sarkıtılmış bebekler görebilirsiniz. Bunların içinde dünyanın farklı bölgelerinden ve kültürlerinden gelen şahane el yapımı kuklalar, bebekler ve maskeler var. Bu bebeklere dokunmak yasak; ama halı kaplı salonun bir köşesine çocukların rahatça alıp oynayabilecekleri oyuncaklar ve dilerlerse oturabilecekleri minik tabureler koymuşlar. Dönem dönem farklı konularda eserler içeren sergiler yer aldığı için gitmeden önce internet sayfalarını ziyaret edip fikir edinebilirsiniz. Müzede aynı zamanda çocukların vakit geçirebilecekleri renkli kağıtlar boyalar ve benzeri malzemelerle dolu minik bir atölye mevcut. En alt katta ise, müzede sergilenen eserlerin kartpostalları da dahil olmak üzere çeşitli hediyelikler satılıyor. Kartpostalların her birinin arkasında eserin ve onu yaratan sanatçının adı yazıyor. Bu yazıyı hazırlarken kullandığım resimler işte bu kartlardan çekilmiş fotoğraflar. Umarım resimlerin yaratıcısı minik sanatçılar, kullandıkları şahane renkleri bigisayar ekranına aynı canlılıkta aktaramadığım için beni affederler.

Uluslararası Çocuk Sanatları Müzesi’ne ait bir internet sayfası bulunduğunu yukarıda belirtmiştim. Ziyaret etmek isteyenler için adres şöyle:

http://www.barnekunst.no/

Bir dahaki yazıda görüşmek dileğiyle…

Sevgiler

Giderkenbahçeden karebahçekapıBilgi

Bir Venedik Masalı: The Glass Heart : a Tale of Three Princesses

pic2Oslo’da karlı bir öğleden sonra… İtalya’da geçen bahar gibi günlerin ardından Norveç’in kışına yeniden alışmaya başladım. Okunacak bir sürü makale beni beklese de yanımda mışıl mışıl uyuyan kedime uyup keyifli bir öğleden sonra geçirmeye karar verdim. Kendime bir fincan kahve yaptım ve yeni bir blog yazısı hazırlamak üzere bilgisayarın başına oturdum.

Venedik gezimi anlattığım yazımın sonunda güzel resimlerle süslenmiş bir Venedik masalına yer vereceğimi yazmıştım. Kitabın adı The Glass Heart: a Tale of Three Princesses’. Bu kitabı geçen sonbahar Londra’nın Kensington semtinde bulunan bir kitapçıdan, başka birçok kitapla birlikte almıştım. Resimlerini beğendiğim için şöyle bir göz atmış, kitabı ayrıntılı bir şekilde incelememiştim. Eve döndükten sonra aldığım kitapları okumaya başladım. Sıra The Glass Heart’a geldiğinde kitabın Venedik’te geçen bir masalı anlattığını ancak farkettim. O zaman, arkadaşım Duygu ile yapacağımız Venedik gezisi daha kesinleşmemişti ve henüz heyecanlı bir hayalden fazlası değildi. İllüstrasyonlara baktıkça Venedik’le ilgili rengarenk hayaller kurmaya başladım. Resimli kitapların en güzel yanlarından biri de bu; yaşı kaç olursa olsun, insana yeni ilhamlar vermesi. Kitabı bitirdiğimde, kapağının birkaç resmini çekip Duygu’ya gönderdim. O da benim gibi çok beğenince aynı kitaptan bir tane daha almaya ve İtalya’da buluşunca ona vermeye karar verdim. Yılbaşını kutlamak için Londra’ya döndüğümde The Glass Heart‘ı birkaç kitapçıda arasam da ancak bir internet dükkanında bulabildim. Şimdi kitapların biri Duygu’da diğeri de bende. The Glass Heart, Venedik’ten alacağım herhangi bir mıknatıslı buzdolabı süsünden çok daha anlamlı bir anı oldu benim için.

pic1
Bu güzel masalı yazan ve resimleyen, İngiliz yazar ve illüstratör Sally Gardner. Gardner İngiltere’nin Birmingham şehrinde doğmuş; ama Londra’da büyümüş. Farklı bir çocukmuş ve diğer çocukların kolayca öğrendiği şeyleri aynı hızda öğrenemediği için çocukluğu boyunca alay konusu olmuş. Disleksik olduğundan okumayı on dört yaşına kadar öğrenememiş. Çektiği okuma zorluğu yüzünden hiçbir okul Gardner’i öğrenci olarak kabul etmek istememiş; ancak ilk kitabını on dört yaşındayken bitirdikten sonra kimse önünde duramamış ve yazar bir daha okumayı hiç bırakmamış. Aldığı sanat eğitimini büyük bir başarı ile tamamladıktan sonra uzun yıllar tiyatroda sahne ve kostum tasarımcısı olarak çalışmış. Şimdi çocuk kitapları yazıyor ve resimliyor. Gardner’in kendisine ait bir internet sitesi mevcut. Yazının sonunda sitenin linki bulunuyor. Dilerseniz bu siteyi ziyaret edip yazarla ve çalışmalarıyla ilgili daha ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz.

pic3 Kitabın bendeki baskısı Orion Children’s Books’a ait. Kitap otuz iki sayfadan oluşuyor ve bütün sayfalar büyük ve renkli resimlerle dolu. Hikaye minik Rosie’nin büyükannesine ait camdan bir süs eşyasını kırmasıyla başlıyor. Büyükannesi Rosie’ye kızmak yerine ona kalpleri camdan yapılmış üç prensesin masalını anlatmaya karar veriyor. Hikayeye göre bu üç prenses, suyun üzerine kurulmuş büyüleyici güzellikte bir kentte yaşamaktadırlar. Prenseslerin en büyüğünün kalbi, kendisini fark bile etmeyen bir prens yüzünden kırılır. Ortanca prenses bir gülü sever ve bu gülün kokusu öyle güzedir ki prensesin kalbi bu güzelliğe dayanamaz ve ‘çıt’ diye çatlar. Peki sizce kardeşlerin en küçüğüne ne olacak? En küçük prenses camdan kalbini korumayı başarabilecek mi? Dilerseniz onu da ben anlatarak bu hoş masalın tadını kaçırmayayım ve kitabı okuyup sonunu öğrenmeyi size bırakayım.

Sevgiler

Kaynaklar: www.sallygardner.net/
Fotoğraflar: www.amazon.com/Glass-Heart-Tale-Three-Princesses/dp/184255073X/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1424704279&sr=8-1&keywords=the+glass+heart+a+tale

Resimli Kitaplar

kitaplarım

Resimli kitaplar son senelerde çok ilgimi çekmeye başladı. Bunun bir sebebi üniversitede aldığım pedagoji dersleri bir diğeri de illüstrasyonları gerçekten birer sanat eseri olan kitaplarla tanışmış olmam. Eskiden ‘resimli kitap’ deyip geçtiğim kitaplara şimdi başka bir gözle bakıyorum. Bu kitaplardaki resimlerin, yazılı hikayeyle olan ilişkisi kitaptan kitaba değişiyor. Kimi kitaplardaki resimler, metni birebir anlatırken, kimi metindeki eksiklikleri tamamlıyor, kimi hikayeye paralel başka bir hikaye anlatırken kimi kitapla tamamen alakasız görünebiliyor. Bazı resimli kitaplarda hiç metin olmayabiliyor. Bazı kitaplarda resimler sadece iki üç sayfada bir yer alırken, bazılarında bütün sayfayı kaplayabiliyor. Eğer bu ayrıntılara bakmayı okulda öğrenmemiş olsaydım, resimli kitap seçerken metin ve resimlerin ilişkisi çok dikkatimi çekmeyebilirdi. Şimdi bu kitapları hem alırken hem de onları okurken dikkat edeceğim noktalar arttı.

Resimli kitaplar, özellikle çocuklara okunmak amacıyla alınmışsa birer hazine değeri taşıyor. Resimlerin, insana verdiği heyecanın ve güzel duyguların yanında okur için yarattığı başka avantajlar da var. Okuma sırasında, okuyanla dinleyen arasında diyalog başlatma fırsatı vermesi bunlardan biri. Daha kitabı açmadan, sadece kapağına bakarak yapacağımız konu tahminleri, okuma sırasında durup resimlerin renklerinden ve anlattıklarından bahsetmek, hem o kitabı daha büyük bir heyecanla okumaya hem de kitaptan öğreneceklerimizin artmasına olanak sağlıyor.

Resimlerde yer almasına rağmen metinde değinilmeyen her ayrıntı bize hakkında konuşulacak yeni konular sunuyor dolayısıyla da kitap sayesinde öğreneceklerimizin artmasına olanak sağlıyor. Bu sayede aynı kitabı farklı ayrıntılara ve konulara değinerek hiç sıkılmadan bircok kez okumakq, her okuyuşta kitaba başka bir açıdan bakmak ve ondan alabileceğimiz verimi kat kat artırmak mümkün. Özellikle okul öncesi ve ilkokul çağındaki çocuklara kitap okurken başlattığımız bu diyaloglar onların kitaba olan ilgisini arttırdığı gibi okuma esnasında var olan bilgilerini aktif hale getirip hikayeye dahil olmalarını sağlıyor. Kimi araştırmacılara göre, eğlenerek öğrendiğimiz zaman, öğrenme kapasitemiz artıyor. Bir kitap okuma etkinliği elbette okura keyif vermeli, bunun yanında bu keyifli etkinlikten maksimum fayda sağlamak için hazırlık yapmak da çok önemli. Bu hazırlık, yaşa ve anlama kapasitesine uygun kitabı seçmekten, okuma etkinliğinde okuyan ya da dinleyen kişi rollerini paylaşmaya kadar birçok ayrıntıyı kapsıyor.

Resimli kitapların önemli özelliklerinden bir diğeri ise dil öğrenirken kullanılacak harika birer araç olmaları. İster anadilimizi, ister ikinci ya da üçüncü dilimizi öğreniyor olalım, resimlerle desteklenmiş kitaplar okurken hem yeni kelime öğrenme, hem bildiklerimizi pekiştirme hem de hikayenin gidişatını resimlerden tahmin ederek kitabın verdiği mesajı anlama şansımız artıyor. Resimli kitaplar hem kendi kendine okuma, hem yüksek sesle diğerlerine okuma etkinliklerinde hem de okulda öğretmenler tarafından derslerde tema olarak kullanmak için çok avantajlı.

Resimli kitaplar bambaşka bir dünya ve bu kitapları yaratan muhteşem yazarlar ve illustratörler var. Bu blogda zaman zaman bu sanatçılara yer vermeyi ve onları tanıtacak yazılar hazırlamayı planlıyorum. Böylece hem kendim daha çok şey öğrenmeyi hem de bildiklerimi yazıya dökerek bu konuda bir kaynak oluşturmayı umuyorum. Umarım sizler de benimle bu konudaki fikirlerinizi paylaşır, blogda yer almasını istediklerinizi bana yazarsınız.

Sevgiler

Yeşil Parmaklı Çocuk

Tistou les Pouces Verts

Yeşil Parmaklı Çocuk Tistu’yu duydunuz mu? Hani şu dünyaca ünlü Fransız yazar Maurice Druon’un çocuklar için yazdığı, büyüleyici güzellikteki hikayenin kahramanı olan Tistu’yu… Bir şiir naifliğindeki bu romanı okuduysanız, eminim Tistu’yu unutamamışsınızdır.

Noel tatilinde yaptığım aile ziyareti sırasında, Dilek Ağacı ile nasıl karşılaştığımı bir önceki yazımda anlatmıştım. Yeşil Parmaklı Çocuk’u da aynı şekilde annemin kitaplarının arasında buldum ve çok sevindim. Kitabın bendeki baskısı 1984 yılında Can Yayınları Çocuk Dizisi tarafından yapılmış ve kitabın tam adı ‘Yeşil Parmaklı Çocuk’. Fransızca’dan dilimize Ela Güntekin çevirmiş. Resimleriyse, ünlü illüstratör Michel Gourlier’e ait. Google’da yaptığım küçük bir araştırmayla kitabın Can Çocuk Yayınları tarafından ‘Yeşil Parmaklı Tistu’ adıyla hala basılmakta olduğunu gördüm ve çok sevindim. Bu yeni baskının çevirisi Esra Özdoğan’a, resimleriyse Mustafa Delioğlu’na ait. Kitapla ilgili bir tanıtım yazısı yazmaya karar verdiğimde, hikayeden aklımda kalanlarla dijital bir resim hazırladım. Sıra yazı yazmaya geldiği zaman kitabı yeniden okumam gerektiğini farkettim. Bitirdigimde o kadar etkilenmiştim ki, hissettiklerimi kelimelerle tarif etmem çok zor.

İlk tanıştığında Tistu’nun ne kadar özel bir çocuk olduğunu, kitap sayfalarını çevirdikçe onu nasıl sevmeye başlayacağını kestiremiyor insan. İlk karşılaşmanızda diğerlerinden tek bir farkı olmadığını düşündüğünüz insanların, tanıdıkça nasıl eşsizleştiklerini, zamanla onlara nasıl bir sevgiyle bağlandığınızı düşünün. İşte küçük Titsu’cuğa da böyle bağlanıyor insan. Yaşama dair sorduğu sorular, bulduğu cevaplar ve bu cevaplarla birlikte yaptığı seçimlerle dünyayı daha güzel hale getirmeyi amaçlayan, dokunduğu her şeyi güzelleştiren bir çocuk, yeşil parmakli Tistu.

Kitap ilk kez 1957 yılına basılmış ve o zamandan bu yana dünyanın dört bir yanında binlerce insan tarafından okunarak çocuk klasiklerinden biri haline gelmiş. Yeşil Parmaklı Çocuk’un, yazarın tek çocuk kitabı olmasına hayret etmedim; çünkü hikaye o kadar zengin ki, Druon’un anlatmak istediği her şeyi bu tek hikayeye sığdırmış olabilebileceğini düşündüm. Bir çocuk kitabı düşünün ki, okulda başarı gösteremeyen, diğerlerine benzemediği için endişelenen aykırı bir çocugun, içindeki cevheri keşfederek ve kullanarak, haksızlıkları, yanlışlıkları, çirkinlikleri nasıl tek dokunuşla değiştirebildiğini anlatsın. Varlığımıza, kimliğimize, sevgiye, aileye, düzene, savaşa ve barışa, umuda, güzelliğe, yaratıcılığa, özgürlüğe, yaşama ve ölüme dair sorduğumuz sorulara değinsin ve bunları yüz on sayfaya sığdırıp üstüne üstlük şiirsel bir güzellikle anlatmış olsun. İşte böyle bir kitap Yeşil Parmaklı Çocuk. Yazarın onun hikayesini şekillendirirken hissettiği heyecan ve coşku, adeta satır aralarından sızıp, güzel bir müzik eseri gibi ruhunuzu sarıyor.

Kendisi küçük, kalbi kocaman Tistu’nun hikayesi, çocuğu olan, çocuklarla çalışan, güzel kitaplar okumayı seven herkesin okuması gereken bir hikaye. Benim içimde o kadar güzel duygular uyandırdı ki, kitabın kapağını kapatıp masanın üzerine bıraktığımda, onun o haliyle bir gül goncasına benzediğini düşündüm. Henüz açmamış, yeşil ve zarif sapının ucunda rengini bilmediğimiz, ama bize taptaze renklerin, mis gibi kokuların, kat kat birbirini kucaklayan ipeksi taç yapraklarının sözünü veren, umutla dolu bir gül goncası… Öyle ya, her okuduğunuzda içinizde güller açtıracağını bildiğiniz bir kitap, taze bir goncaya benzemez de neye benzer? Belki de Tistu’nun yeşil parmakları, kalbime uzun zaman önce dolmuş ve orada sessizce uyanmayı bekleyen tohumlara değmiştir. Eminim hepimizin içinde açmayı bekleyen rengarenk çiçekler var. İzin verin Tistu onlara dokunsun. Belki bir gün bu tazecik çiçekler birleşip, dünyamızı bir cennet bahçesine çevirir.

Sevgiler

tistuonkapak

tistuarkakapak

Dilek Ağacı

Dilek Ağacı ile yıllardır defalarca yeniden başlayan ve bir türlü mutlu sona ulaşamayan enteresan bir ilişkimiz vardı. Noel tatilinde ailemi görmek için Türkiye’ye gittiğimde, onunla tekrar karşılaşacağımı bilmiyordum. Bir akşam minik yeğenim Deniz’e okumak için kitap ararken annemin çalışma odasında yeniden karşıma çıktığında zaman tünelinden geçip çocukluğuma geri döndüm sanki. Gözümde yüzlerce anı canlandı. Geçtiğimiz asırda okuduğum onlarca şahane kitabın arasında Dilek Ağacı bütün esrarıyla duruyor, yıpranmış kapağı ve sararmış sayflarına sinmiş eski kitap kokusu beni, o sonu hep sır olarak kalmış hikayeyi okumaya davet ediyordu. Bu sebeple ilk blog yazım, sekiz yaşındayken okumaya başlayıp nihayet geçen ay bitirebildiğim bu enteresan kitapla ilgili olsun istedim.

Dilek Ağacı, hem adı, hem kapak illüstrasyonu hem de ilk sayfalarındaki anlatımıyla aklımda hep bir rüya gibi kalmıştı. Anlattığı hikayenin sonunu asla öğrenemediğim için de bu kitap benim için esrarını hep korudu. Annemin kitaplığındaki son karşılaşmamızda onu bu kez bitirmeye karar verdim. Kitapları çok seven Deniz de o akşam okumak için Dilek Ağacı’nı seçtigi için yine en baştan okumaya başladım. Yaklaşık elli sayfa kadar okuduktan sonra Deniz’in uykusu geldi ve tam da tahmin ettiğiniz gibi kitap yine yarım kaldı; ancak bu defa kendime verdiğim sözü tuttum ve başını unutmaya fırsat vermeden, bu rüyaya benzer hikayenin tamamını okumayı başardım. Annem, bloga koymak üzere kitabın ön ve arka kapak fotoğraflarını çektiğimi görünce, onu bana vermek için ısrar etti. Bu fikir önce aklıma yatmadı. Sanki Dilek Agacı’nı kökünden söküp ait olmadığı bir yere dikecekmişim gibi geldi. Onu yerinden edip sonra da hakkettiği gibi bakamayabileceğimi düşünüp ikilemde kalsam da annemin de ısrarıyla, kitap benimle uzun bir yolculuk yaparak Oslo’ya kadar geldi. Şimdilerde yeni yerine alışmış gibi görünüyor. Kendisi gibi çocuklara adanmış yüzlerce güzel kitabın arasında, köklerini salmaya başlamış ve yeniden okunmak üzere seçilecegi günü bekliyor.

Seksen sayfalık bir kitap olan Dilek Ağacı, Nobel ödüllü Amerikalı yazar William Faulkner tarafından 1927 yılında yazılmış; ancak basılmak için 1964 yılına kadar beklemesi gerekmiş. Yazarın çocuklar için yazdığı tek kitap olan Dilek Ağacı’nın düşsel hikayesi birçok kişi tarafından Alice Harikalar Diyarında’ya benzetilse de, bence bu güzel hikayelerin farkları benzerliklerinden daha fazla. Biz yetiskinler, sahip olduğumuz uzun hayat tecrübesi yüzünden karşımıza çıkan her şeyi önceki tecrübelerimizle karşılaştırıp sınıflandırmayı seviyoruz. Ben Dilek Agacı’na ilk kez çocuk gözlerle bakma şansını yakaladığım için onun diğer kitaplara benzetip sınıflandıramıyorum.

Hikaye, Dulcie’nin doğum günü sabahı hiç tanımadığı Maurice (Moris) adlı bir çocuk tarafından uyandırılmasıyla başlıyor. Kızıl saçları ve sarı benekli gözleriyle tuhaf bir çocuk olan Maurice, daha ilk sayfalarda, hem Dulcie’ye hem de biz okurlara o günün ne kadar ilginç ve mecara dolu geçecegini hissettiriyor. Dilek Ağacı’nı aramak üzere birlikte çıktıkları yolculukta onlara eşlik edenler, yol boyunca karşılaştıkları insanlar ve diğer varlıklar bu tuhaf masala tuhaflık katıyor.

Kitabın bendeki baskısı Can Yayınları Çocuk Dizisi’ne ait. En son ne zaman basıldığını bilemiyorum; ama internete şöyle bir göz atınca, dünya genelinde ne kadar nadir bulunan bir kitap olduğunu farkettim. Yine de okumamış olanların, kitabı sahaflarda kolayca bulabileceklerini düşünüyorum.

Benim dileğim, Dilek Ağacı’nın çocuk edebiyatını seven bizleri bu blog sayesinde bir araya getirmesi. Eğer siz de bu ilginçliklerle dolu kitabı okuduysanız lütfen bana bir iki satır yazmaktan çekinmeyin. Kim bilir belki dileğim gerçek olur?

Sevgiler

dilekonkapak

dilekarkakapak

Maurice

Çam Ağacı

Çam Ağacı

Dallarına renkli kâğıtlardan kesilmiş, şekerlemelerle dolu küçük keseler astılar. Her yanından sanki ağaçta yetişmiş gibi altın yaldızlı elmalar ve cevizler sarkıyordu . Dallarına yüzlerce kırmızı, mavi, beyaz mum tutturdular. Tıpkı insana benzeyen oyuncak bebekler –ağaç böyle bir şeyi daha önce hiç görmemişti– yeşil yaprakların arasında sallanıyordu, en tepesinde ise yaldızdan yapılmış bir yıldız ışıldıyordu. Çok güzeldi, eşi benzeri görülmedik derecede güzeldi!
“Bu akşam,” dedi herkes, “Bu akşam nasıl da pırıl pırıl parlayacak!”
“Ah, bir akşam olsa!” diye düşündü Çam Ağacı. Mumlar bir yansa! Ya sonra? Sonra ne olur acaba? Ormandaki ağaçlar beni görmeye gelirler mi? Serçeler pencerelerin önüne üşüşürler mi? Ben burada kök salar, yaz ve kış boyunca böyle süslü durur muyum?” -H. C. Andersen, Çam Ağacı.