Kayıp, Otilla ve Kurukafa


KAYIP

Olduğun yerde dur. Önündeki ağaçlar ve yanındaki çalılar
Kayıp değil. Nerede olursan ol, ona Burası denir,
Ve sen ona önemli bir yabancıymış gibi davranmalısın,
Onu tanımak ve tanınmak için izin istemelisin.
Orman nefes alır. Dinle! Sana yanıt veriyor,
Etrafındaki bu yeri yaratan benim. Eğer onu terk edersen, Burası diyerek yeniden geri dönebilirsin,
Kuzgun için hiçbir ağaç diğerinin aynısı değildir.
Çalıkuşu için hiçbir dal diğeriyle aynı değildir.
Bir ağacın ya da çalının yaptıkları senin için anlamını kaybetmişse,
Kesinlikle kaybolmuşsundur. Olduğun yerde dur. Orman biliyor
Senin nerede olduğunu. Seni bulmasına izin ver.

David Wagoner (1926-2021)

Merhaba,

Şu anda Oslo’da en rahat yazı yazdığım ve genel olarak en sevdiğim iki mekandan biri olan o güzel kafedeyim. Aslında buraya size bir kitaptan ve masaldan söz etmek amacıyla gelmiştim. Oysa şimdi taba rengi rahat bir deri koltuğa oturmuş, kaybolmanın ne demek olduğunu düşünüyorum.

İçeride rahat ve huzurlu bir atmosfer var. Bunda önümde duran kakuleli çöreklerin payı olabilir. Tam şu anda KC and the Sunshine Band’ın Shotgun Shuffle’ı çalmaya başladı. Şarkıyı duyar duymaz sizin de içinizde üzerindeki minik aynalarla rengarenk ışıklar saçan dev bir disko topu dönmeye başladı değil mi? Pirinç kollu ağır kapının camlarından sinsice içeri sızan ve Haziran ayına hiç yakışmayan kasvetli hava, bu neşeli müzikle birlikte dağılıp kayboluyor.

Dışarıda şiddetli bir yağmur yağıyor. Neredeyse her yağmurlu pazar gününde olduğu gibi burası yine çok kalabalık. Kocaman pencerelerin önünden sevinçli doğumgünü balonlarına benzeyen rengarenk şemsiyeler geçiyor. Şemsiyelerin bazıları yalnız, bazılarıysa tanıdıklarıyla yürüyor, ama hepsi yürüdükleri yolun nereye çıkacağını biliyormuş gibi kendilerinden eminler. Onları izlerken, gözlerim etrafımdaki masalarda keyifle sohbet eden insanlara kayıyor. Bu manzaraların içinde kendi yerimi düşünmeden edemiyorum. Onlara baktıkça neredeyse düzenli sayılacak şekilde kaybolan bir tek ben miyim diye düşünüyorum. Yoksa dışarıdan bakınca hepimiz nereye gideceğini bilerek doğmuş gibi mi görünüyoruz? Bu sorunun cevabı düşündüğümden daha karmaşık olabilir; çünkü bu noktada kaybolmak artık yalnızca fiziksel bir durum olmaktan çıkıyor.

Kaybolduğumuzu ne zaman fark ediyoruz? Sadece gitmek istediğimiz yere varamadığımızda değil sanırım. Aslında bir olasılığı veya bir sıcaklığı ararken de sık sık kaybolduğumuz oluyor. Kalbimize dokunan bir müzikle veya kokuyla düz bir çizgi gibi aktığını düşündüğümüz zamanla beraber, hayallerimizin içinde dağılıp toz olduğumuz da… Belki de kaybolmak, sandığımız kadar tek yönlü bir durum değildir. Kafamda laf lafı açtıkça dakikalar içinde de kaç kez kaybolduğumuzu ve bulunduğumuzu soruyorum kendime. Kendimize, evimize, bedenimize giden yolu her defasında nasıl bulabiliyoruz acaba ya da her kayboluş bildiğimiz yerlerde bitmek zorunda mı? Nereye vardığını bilmediğimiz her yolculuk bir kayıp öyküsü olmamalı. Belki nereye gittiğimizi bilmesek bile şiirdeki gibi durup etrafımızla olan bağlantımızı fark ettiğimiz anda, kaybolmuşluk hissi de yavaşça çözülüyordur. Arada bir tam tökezleyip düşmeden önce kendimizi sevdiklerimizde buluruz. Kolları bizi kocaman bir ağacın güvenli dalları gibi sarar. Onlarda kendimizi yeniden tanır, birlikte kök salarak bir orman oluruz.

Peki ya geride bırakmak uğruna hiç bilmediğimiz ormanlara dalmaya cesaret ettiklerimiz, içinde bulunduğumuz şartlar ya da ilişkilerimizse? Çok iyi bildiğimizi sandığımız rotalar bitmeye başladığında, bir çaresizliğin içinde kaybolmamak için yenilerini aramaya başlarız. Önümüze çıkan yeni patikalar daralıp uzadıkça, beklemediğimiz bazı karşılaşmalar da kaçınılmaz hale gelir. Tanıdığımız ama bir süre için bile olsa, geride bırakmaya gönüllü olduklarımız, normalde bizi ürkütebilecek yepyeni yüzlerle yer değiştirmeye başlar. Bazen karanlığın ve sisin içinden çıkan bir yabancı, korku ve merakın yan yana durduğu bir gölgeden bize elini uzatır. Yeterince cesaretimiz varsa bu gizemli eşikten geçer, yeni bir arkadaşlığa şans vermiş oluruz. Onunla birlikte deneyimlerimiz de çeşitlenir. Yazının başında söz ettiğim kitapta, yani The Skull’da anlatılan Otilla’nınki de böyle bir cesaret öyküsü. Ana karakterin yüreklilik gösterip sonu belli olmayan bir yola çıkması ve bu yolun sonunda güzel bir hayata kavuşması aslında başta halk masalları olmak üzere birçok çocuk kitabında sıkça karşılaştığımız bir motif.

Jon Klassen tarafından 2023 yılında yazılan The Skull’ı ilk kez kütüphanede gördüğümde onun son yıllarda sıkça karşılaştığımız gri, melankolik çocuk kitaplarından biri olduğunu sandım. Yüz beş sayfalık kitabın sayfalarını çevirdikçe ilginç illüstrasyonlarla aynı anda hem hüzünlü hem de esprili olan anlatım beni hikayenin içine çekti. Bu tuhaf ve biraz da ürkünç masalı bir çırpıda okudum. Aslını isterseniz daha ilk sayfaları okurken, bunun basit bir öykü olmadığını hissetmeye başlamıştım.

Otilla’nın öyküsü sanki çok daha eski ve bilindik bir anlatının içinden süzülüp gelmiş gibiydi. Her şeyi geride bırakıp bir gece yarısı ormana kaçan Otilla’nın cesareti ve sadakati ile nasıl sınandığını okudukça onu daha çok sevdim. Klassen kitabı yazarken, eski bir Tirol (Avusturya ve İtalya’da bulunan Alpler üzerindeki dağlık bir bölge) masalı olan Ottilia ve Kurukafa‘dan esinlenmiş. Bunu öğrendikten sonra, onun İngilizce bir örneğini buldum ve Türkçe’ye çevirerek burada yayımlamaya karar verdim. Çeviriyi yaparken Ottilia ve Kurukafa‘nın , Klassen’in anlatısından birçok noktada ayrıldığını fark ettim. Eğer çocuk kitaplarını ve masalları seviyorsanız bir eseri daha önce okumuş olmanız diğerini sizin için gereksiz hale getirmeyecektir. Hatta bir halk masalının modern çocuk edebiyatına nasıl uyarlandığını ve dahası modern bir yorumun nasıl eski bir masaldan daha ürkünç olabileceğini görmek için de güzel bir deneyim olabilir.

Ottilia ve Kurukafa’yı hem burada hem de ulaşılması daha kolay olsun diye ayrı bir blog yazısı şeklinde paylaşacağım. Masalın İngilizce versiyonuna ulaşabileceğiniz bir linki de aşağıda bulabilirsiniz.

Yakında yeniden görüşmek üzere…

Sevgiler,

Eylem Rosseland ❤️

Ottilia ve Kurukafa

Tirol’ün en önemli nehri olan Inn Nehri üzerindeki küçük Schwaz kasabasında, bir zamanlar Ottilia adında fakir bir köylü kızı yaşardı. Ottilia sevgili annesine çok düşkündü ve onu kaybetme talihsizliğine uğradığında acı acı ağladı. Annesinin yaptığı her şeyi yapmaya çalıştı: evi süpürdü, ineği sağdı, ekmek pişirdi ve babasının giysilerini dikti; ama tüm gayretine rağmen, her şeyi annesinin yaptığı gibi yapmayı başaramadı. Düzen zamanla bozulmaya başladı. Domuzlar ve tavuklar kavga ettiğinde onları ayıramadı. İplik eğirmeyi de beceremedi; fakat bunların en kötüsü, annesinin babasının kıt maaşını tamamlayan birkaç kuruşu kazandığı saman yüklerini taşıyamaması oldu.

Babası evi düzene sokmak için, başka bir kadınla evlenmek zorunda kaldı. Bir gün eve Uzunboylu Sennal’ı getirerek Ottilia’ya artık onun annesi olacağını söyledi.

Zavallı küçük Ottilia, uzun boylu, sert ve kemikli kadına “anne” demesi gerektiğini duyunca gözyaşlarına boğuldu. Onun hiçbir zaman annesinin yerine geçemeyeceğini bu yüzden de ona asla itaat etmeyeceğini ilan etti.

Uzunboylu Sennal kötü bir kadın değildi, ama ona karşı çıktığında çocuğa çok kızıyordu. Bu yüzden ikisi arasında süregelen bir öfke vardı. Uzunboylu Sennal, Ottilia’ya bir şey yapmasını söylediğinde o bunu yapmayı reddediyordu. Üvey annesinin sözünü dinlerse onu annesinin yerine konduğu sanılabilirdi, ki bu Ottilia’ya kutsal değerlere yapılan bir saygısızlık gibi geliyordu. Evin işlerinden herhangi birini yapmaya çalıştığında, çocuk deneyimsizliği onu Uzunboylu Sennal’ın tutumluluğuna uymayan bir biçimde yapmaya itiyordu. Bu yüzden de evde sürekli bir çekişme oluyordu. Yine de iyi kalpli babası, akşamları eve geldiğinde işleri yoluna koymayı ve barışı sağlamayı başarıyordu.

Ottilia da, yaşıtlarınınki kadar olmasa bile onu soğuktan koruyacak iyi bir yün elbiseye, açlığını giderecek kadar ekmeğe, peynire ve süte sahipti. En çok değer verdiği şeyse, akşamları iyi ısıtılmış odada kucağında oturup, babasının onu öperek, geçmiş günlerin ilginç hikâyelerini anlatmasıydı. Sonra korkunç bir fırtınanın ortalığı kararttığı bir gün geldi. O günün akşamı hiçbir baba eve dönmedi. Uzunboylu Sennal, komşularla birlikte fenerler ve borazanlarla dışarı çıktı, ancak şiddetli rüzgarlar fenerleri söndürerek borazanlarının sesini boğdu.

Ottilia babasının sandalyesinin yanında diz çöktü, dua etti ve ağladı. Bütün gece dua etti, ağladı ve sadece ara sıra biraz uyudu. Sabah olunca bazı arabacılar gelerek dağ yolunda, karın altında gömülü halde buldukları babasının cenazesini getirdiler. Ottilia tabuta konan babası hüzünlü çanlar eşliğinde mezarlığa taşınırken bile, hâlâ onun sandalyesinin yanında bir rüya görüyormuş gibi hissediyordu.

Uzun Boylu Sennal’ın sert sesi, “Evlat git, domuzu besle!” diye bağırdı. O ses şimdi her zamankinden daha sert geliyordu, çünkü artık onu dizginleyecek kimse kalmamıştı. “Ağlamak bir süreliğine iyi gelir; ama bütün hayatını böyle geçirmeyeceksin, değil mi?” diye sordu Sennal. Ottilia bu uyarı karşısında çok çaresiz hissettiği için kızdı. Söylenenin mantıklı olup olmadığını düşünmeden, şiddetle şöyle karşılık verdi,

“‘Evlat mı? Ben senin çocuğun değilim! Bunu sana daha önce bin kere söyledim. Babam öldüğü için bana böyle davranamazsın. Ağlamamı yasaklayarak onu bana unutturacağını sanıyorsun; ama asla, asla onu unutmayacağım ve sen de bana onun öğrettiği gibi davranmayı unutmayacaksın!”

Uzunboylu Sennal, beklenenden daha fazla sabır göstererek o an için daha fazla bir şey söylemedi; fakat Ottilia kadının gösterdiği sabrı kendi zaferi olarak gördü. Ertesi gün ve ondan sonraki gün de kavga devam etti. Artık evdeki barışı sağlayacak iyi bir baba yoktu ve sonunda bir gün Uzunboylu Sennal’ın sabrı tükendi ve bir daha asla gözüne görünmemesini söyleyerek çocuğu kapıdan kovdu.

Sonra öfkesi yatıştı, ama Ottilia çoktan dağ yolundan çok uzaklara giderek gözden kaybolmuştu. Nereye gittiğini de bilmiyordu. Hiç yokluk çekmemişti ve dağlarda yalnız olmanın ne demek olduğunu bilmiyordu. O an hissettiği tek şey, vicdanının haksız olmadığını söylemesi ve sitemlerden uzaklaşarak anne babasının hatırasıyla baş başa kalmanın büyük bir nimet olacağıydı.

Böylece, nereye gittiğinin farkında olmadan yürümeyi sürdürdü; sonunda, babasının öldüğü yere ulaştı. Dini bir gelenek gereği, yol kenarına dikilen haçın üzerine babasının ölüm şekli canlı renklerle resmedilmişti. Ottilia gözlerinde yaşlarla bu acımasız manzaraya baktı ve haçın yanına yığılıp, nerede olduğunu unutana kadar ağladı. Sonra, yeniden oranın karla kaplı olduğunu ve karın altından babasının sesini duyduğunu hissetti. Babasının, işten dönünce onu kucağında oturttuğu ve Sennal ile barıştırdığı akşamları anlattığı zamanlardaki gibi onunla konuştu. Sebepsiz yere azarlamadan, kavganın altında yatan evlat sevgisine anlayış göstererek, onun tüm yaramazlıklarını ve anlamsız davranışlarını ona tek tek hatırlattı.

Ottilia, babasını büyük bir dikkatle dinliyormuş gibi görünüyordu, ama içi pek rahat değildi. Artık yanlış ve mantıksız davrandığını kabul etmeye hazırdı ve her şey için gerçekten çok üzülmeye başlamıştı. O kadar üzgündü ki, o ev hâlâ babasının evi olsaydı, oraya dönüp Uzunboylu Sennal’ın sözünden çıkmayacağını hissediyordu. Ne var ki babası artık orada yaşamıyordu. Peki ya şimdi ondan eve geri dönüp Uzunboylu Sennal’le tek başına yaşamasını isterse ne olacaktı? Ottilia bunu düşünse de babası ondan bunu istemedi. O heyecanla uyandığında kulağında babasının son sözleri yankılanıyordu. Bu sözler, “Tanrı’ya güven, her şey çok güzel olacak”tan başka bir şey değildi.

Güneş çoktan dağların ardına batmıştı. Soğuk gece, Ottilia’nın giysilerine işlemeye başlamıştı ve açlık yüzünü gösteriyordu. Ottilia artık daha alçakgönüllü hissediyordu, ama hala geri dönmeyi düşünmüyordu. Ayağa kalktı ve yürümeye devam etti, çünkü ölüme benzer bir uyuşukluk bedenini sarmaya başlamıştı. Dağda yaşayanların soğukla gelen bu uyuşukluğa teslim olmanın ölüm getirdiğini söylediklerini biliyordu.

Yürümeye devam etti, karanlık gittikçe daha da yoğunlaşsa da koruyucu meleğini düşündüğü için korkmuyordu. Yol hala yorucu, soğuk hala keskindi. Artık gücü tükenmeye başlamıştı. Sonra aniden, yakındaki bir tepede, ay ışığıyla aydınlanmış gökyüzüne yükselen, kale benzeri bir yapının harabe siluetini gördü. Duyduğu yeni umuttan güç toplayıp kule penceresinden yansıyan dostça ışığın rehberliğinde dik ve taşlı yamaçlardan ilerledi. Bu arada tüm çaresizliğini idrak edecek zamanı olmuştu. Eğer Tanrı ona bir yuva bulma şansı daha verirse, tüm gücüyle onu hakedecek şekilde davranacaktı.

Sonunda kale kapısına ulaştığında cesareti yine tükenmeye başlamıştı. Kaledeki önemli insanlar, keyiflerini bozmak için izinsiz ve habersiz gelip keyiflerini bozan, yarı aç küçük bir köylü kızına ne diyeceklerdi?

“Tanrı’ya olan güvenin nerede?” diye bir ses geldi içinden. Babasının anısını andıran bu ses cesaretini yeniden canlandırdı. Geniş kapının yanında bir borazan asılıydı. Ottilia, birçok çekingen girişimden sonra borazandan bir ses çıkarmayı başardığında, hangi katı gardiyanın veya silahlı adamın bu çağrıya cevap vereceğini merak ederek kaygıyla beklemeye başladı. Ancak öyle biri görünmedi. Bir süre devam eden endişeli bekleyişten sonra, dostça ışığın yayıldığı pencere, onu yukarı bakmaya zorlayacak kadar büyük bir gürültüyle açıldı. Ottilia ne gördüğünü tahmin edin.

Pencereden dışarı bakan bir Kurukafa’dan başkası değildi! Ottilia korkmaya fırsat bulamadan Kurukafa oldukça nazik bir sesle ne istediğini sordu.

“Bir gece burada konaklama ve biraz ekmek. Tanrı aşkına!” dedi Ottilia, kısık bir sesle. Sonra tekrar Kurukafa’ya baktı ve üzerine çöken bir dehşet ve bayılma hissine karşı koyamadı. “Tanrı’ya güven,” diye fısıldadı babasının sesi ve Ottilia dişlerinin birbirine çarpmasını engellemek için çabaladı.

Bu sırada, Kurukafa neşeli bir şekilde cevap verdi: “Aşağıya gelerek kapıyı açıp seni içeri alırsam, beni tekrar buraya kadar taşıyacağına söz verir misin?” Ottilia onun ne dediğini pek anlayamasa da kabul etti.

“Ama yanıtını iyi düşün ve sana güvenebileceğime dair bana söz ver, çünkü görüyorsun, bu benim için ciddi bir konu. Merdivenlerden kolayca yuvarlanabilirim ve burada çok basamak var. Kendi başıma tekrar yukarı çıkamam.” diye ısrar etti Kurukafa.

“Elbette bana güvenebilirsin,” diye cevap verdi Ottilia, çünkü bu iyiliğe karşılık vermenin kutsal bir görev olduğunu görüyordu. Vicdanı, cesurca ortaya koyduğu uysallığa sitem ediyormuş gibi, “Uzun boylu Sennal senden asla bu kadar zor bir şey istememişti.” dedi. “Biliyorum,” diye yanıtladı Ottilia alçakgönüllülükle, “Bu da benim cezam.”

Bunları düşündüğü süre boyunca Kurukafa taş merdivenlerden aşağı doğru takırdayarak inmeye devam ediyordu. Bu sert, kasvetli bir sesti. Takır tukur, takır tukur… Önce sarmal kule merdivenlerinden döne döne, sonra uzun yankılanan koridorda yuvarlanarak ve ardından geniş ana merdivenden aşağıya bir takırtı ve yuvarlanmayla inip sonunda devasa kapıya güm diye çarptı.

Ottilia’nın kalbi de güm güm atıyordu. Gerçekten korkuyor olsa da hissettiği soğuk ve açlık, Kurukafa’nın kapının sürgüsünü sırıtan ağzındaki dişlerinin arasına alıp çabucak açmasına sevinmesine neden oldu. Büyük kapı açıldı ve Ottilia çekingen bir şekilde bu hoş sığınağa girdi. Babasının kaderi hala zihninde tazeydi ve Kurukafa acımasız kardan daha az korkunçtu.

Ottilia, zorlu zihinsel mücadeleler vererek de olsa, verdiği sözü sadakatle yerine getirdi. Gerçekten de, Kurukafa’yı orada öylece bırakma isteği aklından geçmişti. Onun kendisini takip etmesi mümkün değildi; çünkü tüm o basamakları çıkamazdı. Aşağı yuvarlanabilse de; yukarı çıkmasının mümkün olmadığını kendisi söylemişti. Ottilia onu orada bırakıp kaleye yalnız girebilirdi. İçeride başka kimsenin olmadığı açıktı. Yoksa Kurukafa kapıya gelmek için kendini tehlikeye atmazdı. Dürüst küçük Ottilia bu düşünceyi öfkeyle reddetti ve eğilerek Kurukafa’yı aldı ve önlüğü yardımıyla onu dikkatlice merdivenlerden yukarı taşıdı.

Kuledeki aydınlık odaya girdiklerinde Kurukafa, “Beni masaya koy, sonra da mutfağa inip bir krep yap. İyi yapamazsan bunun yumurta, un ve tereyağının eksikliğinden olmadığı belli olacak, çünkü mutfakta hepdinden bol miktarda var.”

Ne yani, bu kocaman, tuhaf yerde mutfağa kadar tek başıma mı ineceğim diye düşündü zavallı, titreyen küçük Ottilia kendi kendine. “Bu, Uzunboylu Sennal’in bana yaptırdığı her şeyden daha kötü,” dedi. Ancak bunun bir ceza ve bir azim sınavı olduğunu hissederek cesur bir kararlılıkla söyleneni yapmaya başladı.

Bu, hayal ettiğinden bile daha zor bir görevdi, çünkü Kurukafa yukarıdaki kulede güvende olsa da, iskelet mutfakta serbestçe dolaşıyordu ve nereye dönse karşısına çıkıyordu.

Doğrusu, bir an için dönüp çığlık atmak ve kaçmak istedi, ama babasının sesini duyar gibi oldu Ona Tanrı’ya güvenmesini söylüyordu: “Hem ayrıca, ölmüş kemiklerin görüntüsünde bu kadar korkunç olan ne var? Bana ne zarar verebilirler ki?” dedi kendi kendine. Bu yüzden çevresinde olup bitenlere aldırış etmedi, yumurtaları çırptı, hamuru karıştırdı ve kızartmaya koydu. İştah açıcı koku ve ateşin sıcaklığı onu canlandırdı ve cesaretini yeniledi.

Ottilia kreple dolu tabağı kuledeki odaya götürüp masaya koyduğunda, Kurukafa’ya bakan tarafının siyah renge döndüğünü, kendisine en yakın olan tarafının ise altın rengini koruduğunu fark etti; bu da merakını uyandırdı ve bunun nedenini sormak istedi, ancak sessiz kalmayı başardı ve kendi payını sessizce yedi. Yemeğini bitirdiğinde tabağı aldı, yıkadı ve her şeyi dikkatlice yerine koydu. Tam çok yorgun hissetmeye başladığında, Kurukafa ona şöyle dedi: “Soldaki merdivenlerden yukarı çıkarsan, uyuyabileceğin küçük bir yatak odasına ulaşacaksın. Gece yarısına doğru bir iskelet yatağının yanına gelecek ve seni yataktan çekmeye çalışacak; tek yapman gereken ondan korkmamak. Ondan korkmazsan sana zarar veremez.”

Böylece Ottilia Kurukafa’ya teşekkür etti ve yatağına çıktı. Yatalı daha üç saatten olmamıştı ki, odada büyük bir gürültü ve tıkırtı duydu. Tıpkı mutfakta krep pişirirken gördüğü iskeletin çıkardığı sese benziyordu. Sonra Kurukafa’nın ona seslendiğini duydu: “Saatler gece yarısını gösteriyor; unutma, sadece cesur olman gerekiyor!” O konuşurken, Ottilia parlak ay ışığı sayesinde yatağın yanında duran büyük bir iskelet gördü. İskelet uzun, çıplak kollarından birini ona doğru uzattı. Kemikli eliyle yatak örtüsünü çekti ve diğer eliyle onu saçlarından yakaladı, ama Ottilia babasının Tanrı’ya güvenmesini söyleyen sesin, duyuyordu. Böylece yatağında tamamen sessiz kalarak hiçbir korku belirtisi göstermedi. İskelet bu kadar cesur olduğunu görünce, ona hiçbir şey yapamadı. İki üç etkisiz çekişten sonra dönüp gitti. Ottilia geceni kalanında, başka hiçbir şey hiçbir şey görmeden huzur içinde uyudu.

Ertesi sabah uyandığında, parlak güneş neşeyle odaya dolmaktaydı. Gece iskeletin durduğu yerde, tam başucunda, bembeyaz giysiler içinde, etrafı altın ışıkla çevrili güzel bir kadın silueti vardı. Ottilia ona, “Ne yapmamı istiyorsunuz, aydınlık hanımefendi?” diye sordu.

Kadının görüntüsü şöyle cevap verdi: “Ben bu kalenin hanımıydım. Gururum, kibrim, giyimdeki savurganlığım ve diğer ölçüsüz alışkanlıklarım yüzünden, tutumlu, alçakgönüllü tavrı ve Tanrı’ya olan sarsılmaz güveni olan biri gelip beni özgür kılana kadar günah işlediğim bu yerde kendi kemiklerimden ibaret olarak yaşamaya mahkum edilmiştim. Siz bunu başardınız. Artık huzur içinde uyuyabilirim. Minnettarlığımın bir göstergesi olarak, bu kaleyi, tüm topraklarımı ve onların gelirlerini size bağışlıyorum.”

Bununla birlikte ışıklı siluet kayboldu. Ottilia birkaç saniye sonra pencereden göğe doğru kanat çırpan süt beyazı bir güvercin gördü. Böylece Ottilia, yardım dilemek için girdiği bu görkemli kalenin kontesi ve hanımı oldu. Oraya yerleştikten hemen sonra Uzunboylu Sennal’ı yanına çağırdı. Ona verdiği tüm sıkıntılar için özür diledikten sonra gelip onunla birlikte kalede yaşamasını rica etti. Böylece hayatlarının geri kalanını birlikte çok mutlu bir şekilde geçirdiler.

Kaynaklar:

https://www.poetryfoundation.org/poetrymagazine/browse?volume=118&issue=4&page=35

https://surlalunefairytales.com/book.php?id=130&tale=4243

https://www.walker.co.uk/9781529509571/the-skull

https://www.google.no/books/edition/Household_Stories_from_the_Land_of_Hofer/GssBAAAAQAAJ?hl=no&gbpv=1&dq=ottilia+and+the+deaths+head&pg=PA224&printsec=frontcover

Ottilia ve Kurukafa

Ottilia ve Kurukafa

Tirol’ün en önemli nehri olan Inn Nehri üzerindeki küçük Schwaz kasabasında, bir zamanlar Ottilia adında fakir bir köylü kızı yaşardı. Ottilia sevgili annesine çok düşkündü ve onu kaybetme talihsizliğine uğradığında acı acı ağladı. Annesinin yaptığı her şeyi yapmaya çalıştı: evi süpürdü, ineği sağdı, ekmek pişirdi ve babasının giysilerini dikti; ama tüm gayretine rağmen, her şeyi annesinin yaptığı gibi yapmayı başaramadı. Düzen zamanla bozulmaya başladı. Domuzlar ve tavuklar kavga ettiğinde onları ayıramadı. İplik eğirmeyi de beceremedi; fakat bunların en kötüsü, annesinin babasının kıt maaşını tamamlayan birkaç kuruşu kazandığı saman yüklerini taşıyamaması oldu.

Babası evi düzene sokmak için, başka bir kadınla evlenmek zorunda kaldı. Bir gün eve Uzunboylu Sennal’ı getirerek Ottilia’ya artık onun annesi olacağını söyledi.

Zavallı küçük Ottilia, uzun boylu, sert ve kemikli kadına “anne” demesi gerektiğini duyunca gözyaşlarına boğuldu. Onun hiçbir zaman annesinin yerine geçemeyeceğini bu yüzden de ona asla itaat etmeyeceğini ilan etti.

Uzunboylu Sennal kötü bir kadın değildi, ama ona karşı çıktığında çocuğa çok kızıyordu. Bu yüzden ikisi arasında süregelen bir öfke vardı. Uzunboylu Sennal, Ottilia’ya bir şey yapmasını söylediğinde o bunu yapmayı reddediyordu. Üvey annesinin sözünü dinlerse onu annesinin yerine konduğu sanılabilirdi, ki bu Ottilia’ya kutsal değerlere yapılan bir saygısızlık gibi geliyordu. Evin işlerinden herhangi birini yapmaya çalıştığında, çocuk deneyimsizliği onu Uzunboylu Sennal’ın tutumluluğuna uymayan bir biçimde yapmaya itiyordu. Bu yüzden de evde sürekli bir çekişme oluyordu. Yine de iyi kalpli babası, akşamları eve geldiğinde işleri yoluna koymayı ve barışı sağlamayı başarıyordu.

Ottilia da, yaşıtlarınınki kadar olmasa bile onu soğuktan koruyacak iyi bir yün elbiseye, açlığını giderecek kadar ekmeğe, peynire ve süte sahipti. En çok değer verdiği şeyse, akşamları iyi ısıtılmış odada kucağında oturup, babasının onu öperek, geçmiş günlerin ilginç hikâyelerini anlatmasıydı. Sonra korkunç bir fırtınanın ortalığı kararttığı bir gün geldi. O günün akşamı hiçbir baba eve dönmedi. Uzunboylu Sennal, komşularla birlikte fenerler ve borazanlarla dışarı çıktı, ancak şiddetli rüzgarlar fenerleri söndürerek borazanlarının sesini boğdu.

Ottilia babasının sandalyesinin yanında diz çöktü, dua etti ve ağladı. Bütün gece dua etti, ağladı ve sadece ara sıra biraz uyudu. Sabah olunca bazı arabacılar gelerek dağ yolunda, karın altında gömülü halde buldukları babasının cenazesini getirdiler. Ottilia tabuta konan babası hüzünlü çanlar eşliğinde mezarlığa taşınırken bile, hâlâ onun sandalyesinin yanında bir rüya görüyormuş gibi hissediyordu.

Uzun Boylu Sennal’ın sert sesi, “Evlat git, domuzu besle!” diye bağırdı. O ses şimdi her zamankinden daha sert geliyordu, çünkü artık onu dizginleyecek kimse kalmamıştı. “Ağlamak bir süreliğine iyi gelir; ama bütün hayatını böyle geçirmeyeceksin, değil mi?” diye sordu Sennal. Ottilia bu uyarı karşısında çok çaresiz hissettiği için kızdı. Söylenenin mantıklı olup olmadığını düşünmeden, şiddetle şöyle karşılık verdi,

“‘Evlat mı? Ben senin çocuğun değilim! Bunu sana daha önce bin kere söyledim. Babam öldüğü için bana böyle davranamazsın. Ağlamamı yasaklayarak onu bana unutturacağını sanıyorsun; ama asla, asla onu unutmayacağım ve sen de bana onun öğrettiği gibi davranmayı unutmayacaksın!”

Uzunboylu Sennal, beklenenden daha fazla sabır göstererek o an için daha fazla bir şey söylemedi; fakat Ottilia kadının gösterdiği sabrı kendi zaferi olarak gördü. Ertesi gün ve ondan sonraki gün de kavga devam etti. Artık evdeki barışı sağlayacak iyi bir baba yoktu ve sonunda bir gün Uzunboylu Sennal’ın sabrı tükendi ve bir daha asla gözüne görünmemesini söyleyerek çocuğu kapıdan kovdu.

Sonra öfkesi yatıştı, ama Ottilia çoktan dağ yolundan çok uzaklara giderek gözden kaybolmuştu. Nereye gittiğini de bilmiyordu. Hiç yokluk çekmemişti ve dağlarda yalnız olmanın ne demek olduğunu bilmiyordu. O an hissettiği tek şey, vicdanının haksız olmadığını söylemesi ve sitemlerden uzaklaşarak anne babasının hatırasıyla baş başa kalmanın büyük bir nimet olacağıydı.

Böylece, nereye gittiğinin farkında olmadan yürümeyi sürdürdü; sonunda, babasının öldüğü yere ulaştı. Dini bir gelenek gereği, yol kenarına dikilen haçın üzerine babasının ölüm şekli canlı renklerle resmedilmişti. Ottilia gözlerinde yaşlarla bu acımasız manzaraya baktı ve haçın yanına yığılıp, nerede olduğunu unutana kadar ağladı. Sonra, yeniden oranın karla kaplı olduğunu ve karın altından babasının sesini duyduğunu hissetti. Babasının, işten dönünce onu kucağında oturttuğu ve Sennal ile barıştırdığı akşamları anlattığı zamanlardaki gibi onunla konuştu. Sebepsiz yere azarlamadan, kavganın altında yatan evlat sevgisine anlayış göstererek, onun tüm yaramazlıklarını ve anlamsız davranışlarını ona tek tek hatırlattı.

Ottilia, babasını büyük bir dikkatle dinliyormuş gibi görünüyordu, ama içi pek rahat değildi. Artık yanlış ve mantıksız davrandığını kabul etmeye hazırdı ve her şey için gerçekten çok üzülmeye başlamıştı. O kadar üzgündü ki, o ev hâlâ babasının evi olsaydı, oraya dönüp Uzunboylu Sennal’ın sözünden çıkmayacağını hissediyordu. Ne var ki babası artık orada yaşamıyordu. Peki ya şimdi ondan eve geri dönüp Uzunboylu Sennal’le tek başına yaşamasını isterse ne olacaktı? Ottilia bunu düşünse de babası ondan bunu istemedi. O heyecanla uyandığında kulağında babasının son sözleri yankılanıyordu. Bu sözler, “Tanrı’ya güven, her şey çok güzel olacak”tan başka bir şey değildi.

Güneş çoktan dağların ardına batmıştı. Soğuk gece, Ottilia’nın giysilerine işlemeye başlamıştı ve açlık yüzünü gösteriyordu. Ottilia artık daha alçakgönüllü hissediyordu, ama hala geri dönmeyi düşünmüyordu. Ayağa kalktı ve yürümeye devam etti, çünkü ölüme benzer bir uyuşukluk bedenini sarmaya başlamıştı. Dağda yaşayanların soğukla gelen bu uyuşukluğa teslim olmanın ölüm getirdiğini söylediklerini biliyordu.

Yürümeye devam etti, karanlık gittikçe daha da yoğunlaşsa da koruyucu meleğini düşündüğü için korkmuyordu. Yol hala yorucu, soğuk hala keskindi. Artık gücü tükenmeye başlamıştı. Sonra aniden, yakındaki bir tepede, ay ışığıyla aydınlanmış gökyüzüne yükselen, kale benzeri bir yapının harabe siluetini gördü. Duyduğu yeni umuttan güç toplayıp kule penceresinden yansıyan dostça ışığın rehberliğinde dik ve taşlı yamaçlardan ilerledi. Bu arada tüm çaresizliğini idrak edecek zamanı olmuştu. Eğer Tanrı ona bir yuva bulma şansı daha verirse, tüm gücüyle onu hakedecek şekilde davranacaktı.

Sonunda kale kapısına ulaştığında cesareti yine tükenmeye başlamıştı. Kaledeki önemli insanlar, keyiflerini bozmak için izinsiz ve habersiz gelip keyiflerini bozan, yarı aç küçük bir köylü kızına ne diyeceklerdi?

“Tanrı’ya olan güvenin nerede?” diye bir ses geldi içinden. Babasının anısını andıran bu ses cesaretini yeniden canlandırdı. Geniş kapının yanında bir borazan asılıydı. Ottilia, birçok çekingen girişimden sonra borazandan bir ses çıkarmayı başardığında, hangi katı gardiyanın veya silahlı adamın bu çağrıya cevap vereceğini merak ederek kaygıyla beklemeye başladı. Ancak öyle biri görünmedi. Bir süre devam eden endişeli bekleyişten sonra, dostça ışığın yayıldığı pencere, onu yukarı bakmaya zorlayacak kadar büyük bir gürültüyle açıldı. Ottilia ne gördüğünü tahmin edin.

Pencereden dışarı bakan bir Kurukafa’dan başkası değildi! Ottilia korkmaya fırsat bulamadan Kurukafa oldukça nazik bir sesle ne istediğini sordu.

“Bir gece burada konaklama ve biraz ekmek. Tanrı aşkına!” dedi Ottilia, kısık bir sesle. Sonra tekrar Kurukafa’ya baktı ve üzerine çöken bir dehşet ve bayılma hissine karşı koyamadı. “Tanrı’ya güven,” diye fısıldadı babasının sesi ve Ottilia dişlerinin birbirine çarpmasını engellemek için çabaladı.

Bu sırada, Kurukafa neşeli bir şekilde cevap verdi: “Aşağıya gelerek kapıyı açıp seni içeri alırsam, beni tekrar buraya kadar taşıyacağına söz verir misin?” Ottilia onun ne dediğini pek anlayamasa da kabul etti.

“Ama yanıtını iyi düşün ve sana güvenebileceğime dair bana söz ver, çünkü görüyorsun, bu benim için ciddi bir konu. Merdivenlerden kolayca yuvarlanabilirim ve burada çok basamak var. Kendi başıma tekrar yukarı çıkamam.” diye ısrar etti Kurukafa.

“Elbette bana güvenebilirsin,” diye cevap verdi Ottilia, çünkü bu iyiliğe karşılık vermenin kutsal bir görev olduğunu görüyordu. Vicdanı, cesurca ortaya koyduğu uysallığa sitem ediyormuş gibi, “Uzun boylu Sennal senden asla bu kadar zor bir şey istememişti.” dedi. “Biliyorum,” diye yanıtladı Ottilia alçakgönüllülükle, “Bu da benim cezam.”

Bunları düşündüğü süre boyunca Kurukafa taş merdivenlerden aşağı doğru takırdayarak inmeye devam ediyordu. Bu sert, kasvetli bir sesti. Takır tukur, takır tukur… Önce sarmal kule merdivenlerinden döne döne, sonra uzun yankılanan koridorda yuvarlanarak ve ardından geniş ana merdivenden aşağıya bir takırtı ve yuvarlanmayla inip sonunda devasa kapıya güm diye çarptı.

Ottilia’nın kalbi de güm güm atıyordu. Gerçekten korkuyor olsa da hissettiği soğuk ve açlık, Kurukafa’nın kapının sürgüsünü sırıtan ağzındaki dişlerinin arasına alıp çabucak açmasına sevinmesine neden oldu. Büyük kapı açıldı ve Ottilia çekingen bir şekilde bu hoş sığınağa girdi. Babasının kaderi hala zihninde tazeydi ve Kurukafa acımasız kardan daha az korkunçtu.

Ottilia, zorlu zihinsel mücadeleler vererek de olsa, verdiği sözü sadakatle yerine getirdi. Gerçekten de, Kurukafa’yı orada öylece bırakma isteği aklından geçmişti. Onun kendisini takip etmesi mümkün değildi; çünkü tüm o basamakları çıkamazdı. Aşağı yuvarlanabilse de; yukarı çıkmasının mümkün olmadığını kendisi söylemişti. Ottilia onu orada bırakıp kaleye yalnız girebilirdi. İçeride başka kimsenin olmadığı açıktı. Yoksa Kurukafa kapıya gelmek için kendini tehlikeye atmazdı. Dürüst küçük Ottilia bu düşünceyi öfkeyle reddetti ve eğilerek Kurukafa’yı aldı ve önlüğü yardımıyla onu dikkatlice merdivenlerden yukarı taşıdı.

Kuledeki aydınlık odaya girdiklerinde Kurukafa, “Beni masaya koy, sonra da mutfağa inip bir krep yap. İyi yapamazsan bunun yumurta, un ve tereyağının eksikliğinden olmadığı belli olacak, çünkü mutfakta hepdinden bol miktarda var.”

Ne yani, bu kocaman, tuhaf yerde mutfağa kadar tek başıma mı ineceğim diye düşündü zavallı, titreyen küçük Ottilia kendi kendine. “Bu, Uzunboylu Sennal’in bana yaptırdığı her şeyden daha kötü,” dedi. Ancak bunun bir ceza ve bir azim sınavı olduğunu hissederek cesur bir kararlılıkla söyleneni yapmaya başladı.

Bu, hayal ettiğinden bile daha zor bir görevdi, çünkü Kurukafa yukarıdaki kulede güvende olsa da, iskelet mutfakta serbestçe dolaşıyordu ve nereye dönse karşısına çıkıyordu.

Doğrusu, bir an için dönüp çığlık atmak ve kaçmak istedi, ama babasının sesini duyar gibi oldu Ona Tanrı’ya güvenmesini söylüyordu: “Hem ayrıca, ölmüş kemiklerin görüntüsünde bu kadar korkunç olan ne var? Bana ne zarar verebilirler ki?” dedi kendi kendine. Bu yüzden çevresinde olup bitenlere aldırış etmedi, yumurtaları çırptı, hamuru karıştırdı ve kızartmaya koydu. İştah açıcı koku ve ateşin sıcaklığı onu canlandırdı ve cesaretini yeniledi.

Ottilia kreple dolu tabağı kuledeki odaya götürüp masaya koyduğunda, Kurukafa’ya bakan tarafının siyah renge döndüğünü, kendisine en yakın olan tarafının ise altın rengini koruduğunu fark etti; bu da merakını uyandırdı ve bunun nedenini sormak istedi, ancak sessiz kalmayı başardı ve kendi payını sessizce yedi. Yemeğini bitirdiğinde tabağı aldı, yıkadı ve her şeyi dikkatlice yerine koydu. Tam çok yorgun hissetmeye başladığında, Kurukafa ona şöyle dedi: “Soldaki merdivenlerden yukarı çıkarsan, uyuyabileceğin küçük bir yatak odasına ulaşacaksın. Gece yarısına doğru bir iskelet yatağının yanına gelecek ve seni yataktan çekmeye çalışacak; tek yapman gereken ondan korkmamak. Ondan korkmazsan sana zarar veremez.”

Böylece Ottilia Kurukafa’ya teşekkür etti ve yatağına çıktı. Yatalı daha üç saatten olmamıştı ki, odada büyük bir gürültü ve tıkırtı duydu. Tıpkı mutfakta krep pişirirken gördüğü iskeletin çıkardığı sese benziyordu. Sonra Kurukafa’nın ona seslendiğini duydu: “Saatler gece yarısını gösteriyor; unutma, sadece cesur olman gerekiyor!” O konuşurken, Ottilia parlak ay ışığı sayesinde yatağın yanında duran büyük bir iskelet gördü. İskelet uzun, çıplak kollarından birini ona doğru uzattı. Kemikli eliyle yatak örtüsünü çekti ve diğer eliyle onu saçlarından yakaladı, ama Ottilia babasının Tanrı’ya güvenmesini söyleyen sesin, duyuyordu. Böylece yatağında tamamen sessiz kalarak hiçbir korku belirtisi göstermedi. İskelet bu kadar cesur olduğunu görünce, ona hiçbir şey yapamadı. İki üç etkisiz çekişten sonra dönüp gitti. Ottilia geceni kalanında, başka hiçbir şey hiçbir şey görmeden huzur içinde uyudu.

Ertesi sabah uyandığında, parlak güneş neşeyle odaya dolmaktaydı. Gece iskeletin durduğu yerde, tam başucunda, bembeyaz giysiler içinde, etrafı altın ışıkla çevrili güzel bir kadın silueti vardı. Ottilia ona, “Ne yapmamı istiyorsunuz, aydınlık hanımefendi?” diye sordu.

Kadının görüntüsü şöyle cevap verdi: “Ben bu kalenin hanımıydım. Gururum, kibrim, giyimdeki savurganlığım ve diğer ölçüsüz alışkanlıklarım yüzünden, tutumlu, alçakgönüllü tavrı ve Tanrı’ya olan sarsılmaz güveni olan biri gelip beni özgür kılana kadar günah işlediğim bu yerde kendi kemiklerimden ibaret olarak yaşamaya mahkum edilmiştim. Siz bunu başardınız. Artık huzur içinde uyuyabilirim. Minnettarlığımın bir göstergesi olarak, bu kaleyi, tüm topraklarımı ve onların gelirlerini size bağışlıyorum.”

Bununla birlikte ışıklı siluet kayboldu. Ottilia birkaç saniye sonra pencereden göğe doğru kanat çırpan süt beyazı bir güvercin gördü. Böylece Ottilia, yardım dilemek için girdiği bu görkemli kalenin kontesi ve hanımı oldu. Oraya yerleştikten hemen sonra Uzunboylu Sennal’ı yanına çağırdı. Ona verdiği tüm sıkıntılar için özür diledikten sonra gelip onunla birlikte kalede yaşamasını rica etti. Böylece hayatlarının geri kalanını birlikte çok mutlu bir şekilde geçirdiler.

Kaynaklar:

https://surlalunefairytales.com/book.php?id=130&tale=4243

https://www.google.no/books/edition/Household_Stories_from_the_Land_of_Hofer/GssBAAAAQAAJ?hl=no&gbpv=1&dq=ottilia+and+the+deaths+head&pg=PA224&printsec=frontcover

Oyuncu Ayakkabılar

I got stars in my beard
And I feel real weird for you

Beneath the bebop moon
I’m howling like a loon for you
Beneath the mambo sun
I’ve got to be the one for you

T. Rex (Mambo Sun-1972)


Merhaba,

T.Rex’in ilginç şarkısı Mambo Sun, elli dört yaşında olmasına karşın sizce de hâlâ taze ve güncel değil mi? Ben bu şarkıyı ara sıra dinler, sonra unuturum. Bu sabah yine neşeli bir şeye ihtiyaç duyunca aklıma geldi ve yine çocuk gibi sevindim.

Mambo Sun arka planda çalmaya başlayınca, ben yine sözlerde geçen “sakallarında yıldızlar olan” adamları düşünmeye başladım. Deichman kütüphanesinin güneş alan salonlarından birinde oturmuş, gerçekten de kimlerin kendi ışıklarını saçtığını ve karanlıklarımızı aydınlattığını soruyorum kendime. Sanırım bu kez yanıt bana kendiliğinden geliyor. Bunlar bence olsa olsa ömrünü yaşamı yeniden yaratmaya adamış güzel insanlardır. Sıradan sözcüklerden şiir yapıp kalplerimizi birbirine bağlayan, renkleri bir araya getirip gördüklerini tuvallerde bize gösteren, yeni düşüncelerle ufkumuzu genişleten, mermerden melek ve şapkadan tavşan çıkarabilen ışıklı insanlar… İşte bugün ben de bloğumuzda böyle sanatçıların hayatımıza soktuğu üç yaratıcı eseri konuk etmek istedim. Mambo Sun’dan sonra ikinci konuğumuz 18. yüzyıl Fransız rokoko resminin en önemli ressamlarından biri olan Jean-Honoré Fragonard (1732-1806) tarafından 1767 yılında yapılan Salıncak (The Swing) adlı tablo.

Eserlerinde ışığı, doğayı ve insan neşesini neredeyse müzik gibi akıp giden fırça darbeleriyle resmetmiş, yaşadığı döneminin zarafetini, hafifliğini ve neşesini bugün bile canlı tutmayı başaran Fragonard’ı ve ünlü resmini bu blog yazısı için özellikle seçtim. Çünkü bu esere son zamanlarda sık sık bakıyorum ve her görüşümde hissettiğim iç ferahlığını burada paylaşmak istiyorum. Sizde durum nasıl bilmiyorum, ama benim ve yakınlarımın evlerine yaz bir yandan tüm sıcaklığıyla yerleşirken, bir yandan hemen her şey serin ve taze rüzgarlarla değişmekte. Biz tüm bu değişimlerin ortasında dururken, bir yandan eksik kalmasın diye sürekli bir şeyleri kutluyor, bir şeylere şaşırıyor ve iyi haberlerle kötülerin arasının nasıl da böyle kısalabildiğini hayretle izliyoruz. Böyle zamanlarda insan mutlu bir melodiye, umutlu bir şiire, güzel resimlere daha çok özlem duyuyor belki.

Salıncak’a baktıkça kaygısız zamanların, canlanmanın, neşenin ve doğanın oyuncu dekorunun insan eliyle yeniden biçim almış halini görüyorum sanki. Eskiden ne zaman bu tablonun bir fotoğrafı karşıma çıksa, gözüm genç kızın adeta havaya karışan yavruağzı elbisesine ve yerde uzanmakta olan hayranına attığı ipek terliğine takılırdı. Sıra büyük resme gelene kadar, kısalmış dikkat aralığım beni çoktan başka diyarlara götürmüş olurdu. Gökyüzündeki derinliği, onu neredeyse tamamen kaplayan ağaçların ululuğunu ve bu ağaçların dallarındaki, kendi yazına açan taze çiçeklerden sadece bir tanesi olan genç kızın neşesini, muzipliğini ve yaşama sevincini ancak kavrayabiliyorum.

Bahçenin kokusunu alıyor, meleğin bile susturamadığı kahkahaları, yaprakların sohbetini ve kuş cıvıltılarını duyabiliyorum. Siz de küçük, renkli bir kuş olup o güzelim dalların arasında gökyüzüne doğru süzüldüğünüzü düşlüyor musunuz, merak ediyorum. Belki daha büyük bir masal kuşu olup, ipek terliği genç adamın kafasına düşmeden havada yakalamak ve böylece oyunun bir parçası olmak da pek hoş olabilirdi.

Ne yazık ki sadece dileyerek bir masal kuşuna dönüşemeyeceğimizi anlayacak kadar büyümüş bulunuyoruz, ama hala dilediğimiz kadar masal okumanın ve düş kurmanın keyfimize kalmış olduğunu da biliyoruz. Belki de bu nedenle Fragonard’ın bahçesinde gezerken aklıma eski masallar geldi. Bunların arasında ilk sırayı elbette Grimm kardeşlerin Dans Eden On İki Prenses’i aldı. Yazımızı Grimm kardeşlerle ve Salıncak’ın kahramanı kızla onun oyuncu terliğinden geri kalmayacak kadar muzip on iki prensesin hikâyesiyle bitirelim istiyorum.

Güzelliklerle uğraşırken yolumuzu aydınlatan iki diğer adam da Grimm kardeşler. Onlar yalnızca masal anlatıcıları değil, aynı zamanda halk hafızasının peşine düşmüş iki büyük araştırmacıydı. Jacob ve Wilhelm Grimm, Almanya’nın köylerini, kasabalarını dolaşarak unutulmaya yüz tutmuş öyküleri ve insanların yüzyıllardır birbirine anlattığı masalları kayda geçirdiler. Bu masallardan biri olan Die zertanzten Schuhe (Dans Etmekten Eskimiş Ayakkabılar) dilimize Dans Eden On İki Prenses olarak çevrilmiş. Bu benim en sevdiğim masallardan biri ve onu burada sizinle paylaşabildiğim için mutluyum. Yazının sonunda bu masalı Türkçe olarak okuyabilirsiniz. Ayrıca kaynaklar kısmına faydalandığım İngilizce sayfanın ve masalın Almanca orjinalini yayımlayan bir internet sitesinin linkini ekleyeceğim. Dilerim severek okursunuz.

Bundan sonraki iki yazımız eski bir masal ve dört resimli kitap hakkında olacak. O zamana kadar baharın tadını çıkarmanız ve nice güneşli gün görmeniz dileğiyle,

Sevgiler

Eylem Rosseland ❤️

Frogner Parkı’nda Çektiğim Bir Fotoğraf


Dans Eden On İki Prenses

Bir zamanlar, her biri diğerinden daha güzel on iki kızı olan bir kral vardı. Kızların hepsi, yan yana dizilmiş yatakların bulunduğu tek bir odada birlikte uyurdu. Her gece kızlar uyumak üzere yataklarına yattıktan sonra kral odalarının kapısını kilitler, bir güzel de sürgülerdi. Ancak sabahları kapıyı açtığında, kimsenin açıklayamadığı bir şekilde kızların ayakkabılarının dans etmekten aşınmış olduğunu görürdü. Bunun nasıl olduğunu ise kimse bir türlü açıklayamadığı için kral sonunda bir duyuru yaptırmaya karar verdi. Bu duyuruya göre prenseslerin geceleri dans etmek için nereye gittiklerini ortaya çıkarabilen kişi, kızlarından biriyle evlenecek ve kendisi öldüğünde de onun yerine tahta geçip kral olacaktı. Söz verip sırrı üç gün üç gece içinde çözemeyenlerse bunu canlarıyla ödeyecekti.

Çok geçmeden bir prens ortaya çıktı ve bu görevi üstlenmek istediğini belirtti. Bu isteği olumlu karşılandı ve genç adam, akşam olunca prenseslerin yatak odasına bitişik bir odaya götürüldü. Yatağı oraya yerleştirildi; çünkü prenseslerin dans etmek için nereye gittiklerini izlemesi gerekiyordu. Kızların gizlice bir şey yapmamaları veya başka bir yere gitmemeleri için oda kapısı açık bırakıldı. Ancak prensin göz kapakları kurşun gibi ağırlaşmıştı ve derin bir uykuya daldı. Sabah uyandığında on iki prensesin on ikisinin de gece dans etmeye gitmiş olduğunu anladılar; çünkü ayakkabılarının tabanları delik deşikti. İkinci ve üçüncü gece de aynı şey yaşandı ve böylece prens kızların nereye gittiğini ortaya çıkaramamasını canıyla ödedi. Ardından bu görevi deneyen pek çok kişi ortaya çıktı, ama ne yazık ki hepsinin sonu aynı oldu. Ta ki yaralı olduğu için artık ülkesine hizmet edemeyen yoksul bir asker, kralın yaşadığı kente giderken yolda yaşlı bir kadınla karşılaşana dek. Kadın askere nereye gittiğini sorduğunda asker,

“Aslında kendim de pek bilmiyorum,” dedi ve şaka yollu ekledi: “Prenseslerin ayakkabılarını nerede parçaladıklarını bulup kral olmayı aklımdan geçiriyordum.”

“Bu o kadar da zor değil,” dedi yaşlı kadın. “Gece sana ikram edilen şarabı içmeyip derin bir uykuya dalmış gibi yapman yeterli.”

Kadın bunları söyledikten sonra gence bir pelerin verdi ve şöyle ekledi:

“Bu pelerini giydiğinde görünmez olacaksın. Böylece kimse farketmeden gizlice kızların peşinden gidebileceksin.”

Asker bu değerli öğüdü ve hediyayi aldıktan sonra cesaretini toplayıp kralın huzuruna çıktı. Prenseslerin geceleri nereye gittiğini bulma görevine talip olduğunu bildirdi. O da daha önceki adaylar gibi kabul edildi. Üzerine soylu giysiler giydirildi. Akşam olup da yatma zamanı geldiğinde, onu da diğerlerinin kalmış olduğu odaya götürdüler. Genç yatağa girmek üzereyken, prenseslerin en büyüğü elinde bir kadeh şarapla geldi. Asker ikram edileni içmemek için çenesinin altına önceden bir sünger bağlamıştı. Böylece kızın getirdiği şarabı içmeden süngere akıttı. Sonra yatağına uzandı; bir süre sonra da derin uykudaymış gibi horlamaya başladı.

On iki prenses horlayan askeri duyup güldüler. En büyükleri, “Yazık, bu da da hayatını kurtarabilirdi,” dedi. Ardından hep birlikte kalktılar ve dolapları açtılar. Birbirinden güzel giysilerini çıkardılar, aynalarının karşısına geçip giyindiler. Dansa gitmenin keyfini düşündükçe yerlerinde duramıyorlardı. Yalnız kızların en küçüğü, “Nedenini bilmiyorum, fakat ben sizin kadar mutlu değilim. Çok tuhaf ama sanki başımıza bir felaket gelecekmiş gibi hissediyorum ,” dedi.

“Her zamanki gibi korkak tavukluk yapıyorsun,” dedi en büyükleri. “Buraya gelip de başarısız olan onca prensi unuttun mu? Bu askere aslında uyku veren bir içecek içirmeye bile gerek yoktu; o muhtemelen zaten uyanmayacaktı.”

Kızlar hep birlikte hazırlandıktan sonra askeri dikkatle incelediler. Asker gözlerini kapatmış, kıpırdamadan yatıyordu; bu yüzden kendilerini güvende hissettiler. En büyük prenses yatağına yaklaşıp hafifçe vurdu. Yatak birden yere çöktü ve tam orada bir geçit açıldı. Kızlar sırayla bu geçitten aşağı inmeye başladılar. En önden en büyük prenses gidiyordu. Her şeyi izleyen asker daha fazla beklemedi, pelerinini giydi ve kızları takip etmeye başladı. En küçük prensesin arkasından yürüyordu.. Merdivenlerin yarısında yanlışlıkla kızın elbisesine bastı. Kız korkuyla, “Bu da ne? Elbisemi kim çekiyor?” diye bağırdı.

“Saçmalama!” dedi en büyükleri. “Bir çiviye takılmıştır.”

Aşağı indiklerinde gümüşten yaprakları ışıl ışıl ışıldayan ağaçlarla dolu büyüleyici bir yoldaydılar. Asker, “Yanıma bir hatıra almalıyım,” diye düşündü ve bir daldan küçük bir parça kopardı. Ağaç yüksek bir çıtırtıyla kırıldı. En küçük prenses yine korkuyla seslendi: “Bunu duydunuz mu? Bir şeyler ters gidiyor.”

Ama en büyükleri, “Prenslerimizden kurtulduğumuz için atılan bir sevinç atışıdır,” dedi.

Sonra altın yapraklı ağaçların bulunduğu başka bir yoldan geçtiler; ardından yaprakları pırlanta gibi parlayan üçüncü bir yola vardılar. Asker her birinden birer dal kopardı. Her seferinde çıkan ses en küçük prensesi korkutsa da en büyükleri bunun bir selam atışı olduğunu söyleyip geçiştirdi.

Yollarına devam ettiler ve büyük bir göle ulaştılar. Gölün üzerinde on iki küçük gondol vardı; her birinde yakışıklı birer prens oturuyordu. Her prens bir prensesi yanına aldı. Asker ise en küçük prensesin yanına oturdu.

Genç prens, “Bugün kayık neden bu kadar ağır anlayamıyorum. Karşıya geçebilmek için bütün gücümle kürek çekmem gerekecek,” dedi.

“Bunun nedeni ne olabilir ki?” dedi en küçük prenses. “Herhâlde sıcak hava yüzünden bana ağırlık bastı.”

Gölün karşı kıyısında, içinden trompet ve davul sesleri yükselen, ışıl ışıl bir saray vardı. Oraya kürek çektiler, içeri girdiler. Prensler gönül verdikleri prenseslerle dans etti. Asker ise kimse görmeden onlarla birlikte dans ediyordu. Prenseslerden biri eline bir kadeh aldığında asker içindekini içiveriyordu. Kız kadehi dudaklarına götürdüğünde kadehi boş buluyordu. En küçük prenses bu duruma korkuyla tepki verse de en büyükleri onu susturuyordu. Sabah saat üçe kadar dans ettiler. Ayakkabıları tamamen parçalanınca eğlenceyi bırakmak zorunda kaldılar.

Prensler onları yeniden gölün karşısına geçirdi. Asker bu kez en büyük prensesin yanına oturmuştu. Prensler ve prensesler kıyıda vedalaştılar ve ertesi gece yeniden buluşacaklarına söz verdiler. Merdivenlere geldiklerinde asker öne koşup yatağına uzandı. Prensesler yorgun argın yukarı çıktığında o çoktan yüksek sesle horlamaya başlamıştı. “Bundan yana güvendeyiz,” dediler. Güzel elbiselerini çıkarıp kaldırdılar, yıpranmış ayakkabılarını yatağın altına koydular ve uyudular.

Ertesi sabah asker konuşmamaya, sadece izlemeye karar verdi. Akşam olunca yine onlara takip etti; her şey ilk geceki gibi oldu. Kızlar o gece de ayakkabıları parçalanıncaya kadar dans ettiler. Üçüncü gece ise asker hatıra olarak yanına bir bir kadeh aldı. Krala cevap verme zamanı geldiğinde sakladığı üç dalı ve kadehi alıp onun huzuruna çıktı. On iki prenses kapının arkasında saklanmış askerin anlatacaklarını dinliyorlardı.

Kral, “Kızlarım gece ayakkabılarını nerede parçalıyor öğrenebildin mi?” diye sordu.

Asker, “Yeraltındaki bir sarayda, on iki prensle dansederken,” dedi ve olanları tek tek anlattı. Sonra yanında getirdiği kanıtları gösterdi. Kral kızlarını çağırdı ve askerin doğru söyleyip söylemediğini sordu. Kızlar yakalandıklarını anlayınca gerçeği itiraf etmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine kral, askere prenseslerin hangisiyle evlenmek istediğini sordu.

Asker, “Artık genç sayılmam; bu yüzden en büyüğüyle evlenmek istiyorum,” dedi.

Düğünleri hemen aynı gün yapıldı; kral öldüğünde de tahta askerin geçeceği ilan edildi. Kızların dans ettiği prensler ise, on iki prensesle dans ettikleri gecelerin toplamı kadar bir süre büyülenmiş olarak kaldılar.

Kaynaklar:

https://surlalunefairytales.com/s-z/twelve-dancing-princesses/twelve-dancing-princesses-tale.html

https://sites.pitt.edu/~dash/grimm.html

https://www.wallacecollection.org/explore/explore-in-depth/fragonards-the-swing

https://www.grimmstories.com/de/grimm_maerchen/die_zertanzten_schuhe

Zamanda Yolculuk ve Eski bir Masal

Mihrimah

Tenha başım yad ellerde,
Yüreğimde sevdalı sevdalı sevdalı semahım,
Uçarken sen göklerde
Sevdiğim sevdiğim sevdiğim Mihrimahım,
Sevdiğim Mihrimahım
Sevdiğim Mihrimahım.

Sigaramın ucunda ben,
Kendimi dağlamışım.
Bir ateşi külhanım.
Aramıza giren bulut,
Duman olmuş giden ahım.
Duman olmuş duman olmuş duman olmuş, giden ahım.

Ergüder Yoldaş


Merhaba,

Bugün size yıldızlı ışıklarla süslenmiş dev bir Noel çelenginin altından sesleniyorum. Dışarısı ne kadar soğuk, hüzünlü ve ıssızsa, burası da o kadar sıcak, davetkâr ve neşeli. Oturduğum kafenin geniş camları, yumuşak sarı ışığı içeride, gri pusun içinde kaybolmuş küçük yağmur damlalarınıysa dışarıda tutmak için adeta sessiz bir savaş veriyor.

Az önce vitrine dizilmiş tarçınlı çöreklerle elmalı kekin mis gibi kokusu, masalardan yükselen sıcak kahve aromasıyla birleşip size kadar ulaştı, değil mi? Tahmin etmiştim, ama zavallı küçük tablet böyle inatçı ve tatlı bir kokunun hızla yayılıp ekranlardan geçmesini nasıl engelleyebilirdi? Tereyağıyla yapılmış taze elmalı kekin kokusu tek başına soğuk bir günü kurtaracak güce sahiptir; ama bugün biraz farklı. Çünkü bugün, bez çantamda tatlı hamur işlerinden bile daha sihirli sayılabilecek bir şey var.

Üzerinde İzmir resimleri olan bu küçük çanta, geçtiğimiz yaz babamla Kızlarağası Hanı’nda kahvemizi içip dolaştıktan sonra, o günün bir hatırası olarak bana aldığı küçük bir armağandı. Benim için İzmir’in sembolü sayılan bu bez çantaya, sihirli bir objenin kendiliğinden nasıl giriverdiğini anlatmak istiyorum. Bunu yapmak için de haftalar öncesine dönmemiz gerekecek. Yazının son kısmına onun bana kendi ağzıyla anlattığı masalı da ekleyeceğim.

Aslında her şey, tamamen plansız bir akşam yemeği davetiyle başladı. Bu ülkede böyle spontane davetlere, hele bizim yaş grubunda, pek sık rastlanmaz. Bu yüzden daveti geri çevirmeyip köşedeki marketten bir buket pembe gül ve küçük bir kutu çikolata alarak çatı katındaki eve doğru yola çıktım. Pencereleri Frogner’in çatılarına ve yüzyıllık ağaçlarına bakan bu daireye daha önce de davet edilmiş ama bir türlü gidememiştim. O akşam, sonbaharın renklerine bürünmüş semtin dev kubbelerini ve yeşil kulelerini dalların arasına nasıl sakladığını, gökyüzünün eski çatıların üzerinde gün batımıyla birlikte nasıl dans ettiğini bu evin pencerelerinden kendi gözlerimle görecektim.

Tarihi binanın bakımlı sayılabilecek merdivenlerini ağır ağır çıkarken, adımlarımın beni mutfağı baharat ile bademli turta kokan sıcak bir aile evine götürdüğünü az çok tahmin ediyordum. Ama bu basamakların beni, sandığımdan çok daha uzak bir yere, çocukluğuma götürmekte olduğunu henüz anlamamıştım.

O akşam özenle hazırlanmış o sofradan, önce manzaralar, sonra emekle pişirilmiş yemekler, tatlılar, şekerlemeler ve en sonunda da neşeli sohbetler geçip gitti. Bunların bittiği yerde ise ev sahiplerimizden biri gitarını getirdi. Çocuklukları farklı ülkelerde geçmiş, gençlikleriyse bu şehirde buluşmuş bir oda dolusu insan, gitarın tınısıyla yaşamlarının farklı dönemlerine dağılıverdi. Çünkü masa bir hayal, gitar bir zaman makinesi, müzik ise bize geçmişe davet eden bir kapı olmuştu. Benden birkaç Türkçe şarkı önermem istendiğinde, o kapıdan adımımı attım ve karşımda yıllardır içimde saklı duran ezgileriyle hemşehrim, besteci Ergüder Yoldaş belirdi.

Ergüder Yoldaş ve onun bestelerini seslendiren Nur Yoldaş, bizim çocukluğumuzun bilinen adlarındandı. Etrafımızdaki yetiskinler tarafından sevilerek dinlenirlerdi. Biz çocuklar aslında hem besteleri dinlemek hem de şarkı sözlerini oluşturan şiirleri ve şairlerini anlamak için henüz çok küçüktük; ama insan ruhu, kendisine dokunan güzellikleri bir yerinden yakalayıp onlarla bir bağ kuruyor ve kendisinde iz bırakmasına izin veriyor. Yoksa insan o kadar küçükken Mihrimah, Sultan-ı yegâh, Sa’d abad Buselik gibi coşkulu almalarına rağmen hüzün taşıyan şarkılara kalbini nasıl verirdi?

O yaşlardayken Atilla İlhan’ın Sultan-ı yegâh şiirini içinden geçtikleri acımasız ve baskıcı dönemde nasıl bir dehşet içinde yazdığını, Mihrimah’ı yazarken Yoldaş’ın kavuşamamanın verdiği acıyla içinde cayır cayır yanan dev ateşlerle bir külhana dönüştüğü anlayabiliyor muyduk? Sanmam. Şanslıydık ki, böylesi dahil büyük acıları tatmamış ve duysak da henüz anlamamış çocuklardandık. Anlatılsa bir ömür sürecek hikâyeler, dile dökülemeyince nasıl tek nefeslik birer ah olup çekilir henüz bilmiyorduk. Ne sevdiklerimizle, ne geçmişimizle ne de uzakta kalmış memleketimizle aramıza ahların dumanı girmemişti. Ama Ergüder Yoldaş usta biliyormuş.

O akşam o parçaları tekrar dinlemek benim için davete oldukça nostaljik bir atmosfer kattı. Yoldaş’ın sanatın ticari olmaya zorlandığı bu dünyada yaşadığı hayal kırıklıkları ve içindeki nice dinlenmemiş şarkıyla, dev bir müzik kutusu olarak aramızdan ayrılışı başka bir blog yazısının konusu olsun.

Yemekten sonra eve dönerken, masadaki kahkahalardan bazıları küçülüp birer tebessüm olarak dudaklarımda kalmıştı, ama hala epeyce düşünceliydim. İçimden, memleket hasreti böyle bir şey diye geçirirken birden oturma odasından bazı tıkırtılar geldiğini duydum. Önce bu tıkırtıları puantiyeli kedicik Josefine Bonbon yapıyor sandım; ama zavallıcığın uykusundan uyanıp mahmur bir şekilde beni karşılamaya gelmesi uzun sürmedi. Tıkırtılar zangırtıya dönüşünce içi porselen ve cam eşyalarla dolu antika dolaba koştum.

Merak edip dolabın bombeli kapısını açtığımda, en üst rafta duran içi öykü dolu cam şişe patlayacakmış gibi bir sağa bir sola hopluyordu. Kendisiyle birlikte etrafındaki camları da kırmasın diye oradan çıkarmamla, kapağının havaya fırlaması bir oldu. Kapaktan sonra tombul bir elma da ıkına sıkına cam şişenin boğazından yukarı çıkıp, kendisini yere atarak yuvarlanmaya başladı. Daha önce hiç böyle bir elma görmemiştim. Orta boylu ama ağır bir elmaydı bu. Altından yapılmış gibi duruyordu.Elmayı tam yakalayacağım sırada zıplayıp, holde duran İzmir çantasının içine girdi. Oradan ince sesiyle bana şöyle dedi:

“Sana hikayemi günü geldiğinde anlatacağım. Kağıttan gemiye İzmir’den bindim. İpucu: baban.”

O anda çocukken babamın İzmir’deki evimizde abimle ikimize en çok anlattığı masal olan Altın Elma masalını hatırlayıverdim. Demek ki elma, babamın aldığı İzmir çantasına da o yüzden girmişti. Aradan geçen haftalar içinde masalı çokça düşündüm, ama tam olarak hatırlayamadım. İşin ilginç kısmı masalı babam da one sadece parça parça hatırlıyordu. Ben tam bu konuyu unutmak üzereydim ki, sabah erkenden bez çantamdan incecik bir ses bana seslenip aynen şöyle dedi:

“Haydi Eylem, yazı yazacak güzel bir mekan bul. Sana yer yer unuttuğun hikayemi en baştan ve tam olarak anlatacağım. Sen de hemen bloğuna yazarak okurlarınla paylaşırsın.”

Bu elma, hem altından yapılmış, hem kendi masalı var hem de epeyce mantıklı bir elma. Onun sözünü dinlesek iyi olur.

Gelin, Türkiye’den Bulgaristan’a, İran’dan Kırgızistan’a dek birçok coğrafyada farklı versiyonlarıyla bilinen Eltın Elma masalını Ege’de anlatıldığı biçimiyle burada paylaşalım.

Yakında tekrar görüşme dileğiyle,

Sevgiler,

Eylem Rosseland ❤️



Altın Elma



Altın Elma

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde uzak mı uzak bir ülkede, görkemli bir sarayda üç oğlu ile birlikte yaşayan bir padişah varmış. Sarayın rengârenk bahçesinde, yılda yalnızca bir tane meyve veren kocaman bir elma ağacı bulunuyormuş. Bu ağacın meyvesi çok özelmiş, çünkü hem bir gecede büyüyüp olgunlaşıyormuş, hem de altındanmış. Ne var ki sarayın bahçesine epeydir bir hırsız dadanmış. Her yıl, ağaç elmasını verdiği gece, herkesten önce gelerek onu çalıyormuş. Elmayı tüm yıl boyunca sabırsızlıkla bekleyen padişah hep hayal kırıklığına uğruyormuş.

O yıl, Padişah’ın ilk oğlu artık yeterince büyüdüğü için elma ağacının altında nöbet tutmaya karar vermiş ve babasına:

“Sevgili babacığım, izniniz olursa bu gece ağacın altında bekleyip hırsız geldiğinde onu yakalamak ve altın elmayı size kendi ellerimle getirmek isterim.” demiş.

Oğlunun bu cesaretini gören padişah çok memnun olmuş ve ona izin vermiş.

O akşam güneş batıp yıldızlar lacivert gökyüzünü süslemeye başlayınca, oğlan kılıcını kuşanıp bahçeye gitmiş ve elma ağacının altına uzanmış. Orada uzun süre sabırla beklemiş, ama gözlerini sürekli açık tutmak sandığı kadar kolay değilmiş. Gecenin ilerleyen saatlerinde etraftaki sessizliğe katılıp derin bir uykuya dalmış. Şafak sökerken gözlerini açtığında altın elmanın çoktan çalındığını görmüş. Yapacak hiçbir şey olmadığını kabul ederek büyük bir üzüntü ile saraya dönmüş.

Aradan tam bir yıl geçmiş. Büyüyen ortanca oğlan, cesaretini kanıtlamak için elma hırsızını yakalamaya karar vermiş. O da babasından izin isteyerek kılıcını kuşanmış ve ağacının altında beklemeye koyulmuş. Aysız bir geceymiş ve yıldızlar sessizce gökyüzünde ışıldıyormuş. Gözünü bile kırpmadan tetikte beklemekte olan oğlanın canı sıkılmaya başlamış ve yıldızları saymaya karar vermiş. Ne kadar sayarsa saysın yıldızlar bir türlü bitmiyormuş. Derken uyku bastırmış ve daha gece yarısı bile olmadan gözleri kapanıvermiş. 

Gün doğumu ile birlikte uyandığında altın elmanın yerinde yeller esiyormuş. Ortanca oğlan da hayal kırıklığı içinde saraya dönüp ailesine kötü haberi vermiş.

Bir sonraki yıl sıra küçük oğlana gelmiş. O, ağabeylerinin deneyiminden ders alan çok akıllı bir gençmiş. Çok da iyi bir okçuymuş. Ağacın altında nöbet tutmaya giderken yanına oklarını ve yayını almış. Gece karanlığında kolayca farkedilmemek için koyu giysilere bürünüp ağaca tırmanmış. Sağlam bir dala tünemiş. Bu dalın üstünde uykuya dalmanın kolay olmayacağını biliyormuş.

Sabah şafak sökmeden hemen önce alnının ortasında tek bir gözü olan kocaman bir dev gelip elmayı dalından koparmış. Tam arkasını dönüp hızlıca kaçarken küçük oğlan bir ok atarak devi ayağından vurmuş. Dev çok büyük olduğu için ok onu öldürmeye yetmemiş ama ayağı oldukça derin bir yara almış. Buna rağmen hızlı, kocaman adımlarla orayı terk etmeyi başarmış. Küçük oğlan saraya dönüp olanları anlatmış. Böylece üç kardeş, devin yarasından akan kan damlalarını takip ederek onu bulmaya ve çalınan elmayı geri almaya karar vermişler.

Ağabeyler kılıçlarını kuşanmış. En küçük kardeş de oklarını ve yayını yanına almış ve birlikte yola koyulmuşlar. Devin kanlı ayak izlerini takip ederek çok uzakta olmayan bir kuyunun başına gelmişler. İzler orada son bulduğu için devin bu kuyuda olduğunu anlamışlar. Aralarında anlaşmışlar ve en büyük oğlanı beline kalın bir urgan bağlayarak kuyudan aşağı indirmeye karar vermişler. Oğlan yukarı çıkmak istediğinde urganı çekerek haber verecekmiş.

Kuyu çok derin ve karanlıkmış. Büyük oğlan daha birkaç metre derine iner inmez korkarak “Beni yukarı çekin, burası çok soğuk ve karanlık!” diye bağırmış. Kardeşleri onu hemen yukarı çekmişler. Ortanca oğlan biraz daha sabretse de kuyunun karanlığında ilerledikçe içini büyük bir korku sarmış ve hemen yeryüzüne çıkmak için bağırıp kardeşlerinden kendisini yukarı çekmelerini istemiş.

Sıra küçük oğlana geldiğinde ağabeylerine şöyle demiş:

“Korkup bağırırsam sakın beni yukarı çekmeyin. Tam tersine daha da derine indirin.” demiş. “Devi öldürüp geri gelmeye olduğumda ipe asılacağım. O zaman beni kuyudan çıkarırsınız.”

Ağabeyleri onun dediklerini yapmış ve oğlan bu şekilde kuyunun dibine inmiş. Orada kocaman bir kapı görmüş. Beline bağlı urganı çözmüş ve kapıdan içeri girmiş. Burası devin eviymiş. Ev, değeri belli olmayan hazinelerle doluymuş. Bir köşede elindeki altın elmayla oynayan güzeller güzeli bir prenses oturuyormuş. Kız delikanlıyı görünce şaşırmış ve elindeki elma düşüp yuvarlanmış. Endişe içinde ”Siz kimsiniz?” diye sormuş. Padişahın oğlu kendisini tanıtmış.

Prenses:

”Dev beni kaçırdı ve burada esir tutuyor. Birazdan uyumak için geri gelir. Lütfen hemen buradan kaç” demiş. Ama delikanlı devi öldürmeye kararlıymış. O zaman kız “Dikkatli ol. Dev gözleri açık uyur ve uykusu çok hafiftir. Eğer onu uykusunda öldürmeyi başarırsan ikimizin de canı kurtulur. Değilse yeryüzünü bir daha göremeyiz.” demiş.

Kız sözünü bitirir birirmez ortalığı zangır zangır titreten ayak sesleri duyulmuş. Oğlan çabucak bir döşeğin arkasında saklanmış. Dev gelip yatağına uzanmış ve gözü açık bir şekilde uykuya dalmış. Keskin bir nişancı olan oğlan okunu çekip onu oracıkta vurmuş. Böylece kızla ikisi kurtulmuşlar. Orada birbirlerine âşık oldukları için saraya ulaşır ulaşmaz evlenmeye karar vermişler. Altın elmayı da alıp kuyunun dibine gitmişler.

Delikanlı ipi önce kızın beline bağlamak istemiş. Bunu anlayan kız:

“Âğabeylerin eğer beni görürlerse kıskanıp seni burada bırakabilirler.” demiş.

Delikanlı bunun imkânsız olduğunu söylemiş. O zaman prenses:

“Olur da işler benim tahmin ettiğim gibi gelişirse ve sen burada kalırsan devin evinin arkasındaki bahçeye çık. Orada beklemeye başla. Bir süre sonra ortaya biri ak, diğeri kara iki tane koç çıkacak ve birbirleriyle kavgaya tutuşacaklar. Onlardan ak olanın üstüne atlarsan seni yeryüzüne çıkarır. Bu koçlar çok hızlı hareket eder. Elini çabuk tutmalısın. Yanlışlıkla kara olana binersen kendini yerin yedi kat altında bulursun. Oradan nasıl kurtulacağını ben bile bilmiyorum.” diye açıklamış.

Oğlan bunları can kulağıyla dinlemesine rağmen ağabeylerinin kendisine böyle bir kötülük yapacaklarına hiç olasılık vermemiş. İpi önce kızın beline bağlamış ve bütün kuvvetiyle çekmiş. Ağabeyleri kardeşlerinin geri gelmek istediğini düşünüp kızı yukarı çekmişler. Karşılarında elinde altın elma tutan güzeller güzeli bir prenses görünce dilleri tutulmuş. Kız aşağıda olanları oğlanlara anlatmış. Ağabeyler bu güzel kızla evleneceği için kardeşlerini çok kıskanmışlar. Prenses, sevdiğinin kuyudan çıkarılmasını beklerken oğlanlar ipi salıp kardeşlerini orada bırakmaya karar vermişler. Kızı da susması için tehdit etmişler. Saraya döndüklerinde padişaha oğlanın öldüğünü söylemişler. Padişah duydukları karşısında çok üzülmüş ve kara yaslar bağlamış.

Delikanlıysa uzun süre kuyunun dibinde bekleyip durmuş, ama sonunda kimsenin onu yukarı çıkarmayacağını anlamış. Başına gelenlere çok üzülse de olanları kabul etmekten başka yol olmadığını görmüş. Kızın ona önerdiği gibi devin evine geri dönmüş. Bahçeye açılan kapıdan çıkıp beklemeye başlamış.

Biraz zaman geçince tam da prensesin dediği gibi ortalık yerde iki adet kocaman koç belirip birbirleriyle dövüşmeye başlamış. Oğlan elinden geldiğince çabuk şekilde ak koçun üzerine doğru atlamış. Ama koçlar o kadar hızlı hareket ediyorlarmış ki kendisini önce kara koçun sırtında, ardından da göz açıp kapayıncaya kadar yerin yedi kat altında bulmuş. Oraya varır varmaz kara koç yok olmuş.

Zavallı delikanlı şaşkınlık içinde daha önce hiç bulunmadığı bu yerde kendisine yardım edebilecek birini aramaya başlamış. Epey yürüdükten sonra bir ormanın kıyısında, karşısına küçük bir kulübe çıkmış. Delikanlı kulübenin kapısını çalıp bir bardak su ve biraz ekmek istemiş. Evin sahibi yaşlı kadın onu içeriye buyur etmiş. Delikanlıya çokca ekmek ve birazcık da su vermiş ve demiş ki:

“Oğlum sana daha fazlasını ikram edemiyorum, çünkü bizim de başka suyumuz kalmadı. Son zamanlarda pınarımızın başına bir ejderha dadandı. Sabah akşam orada duruyor ve kimsenin bir damla içmesine izin vermiyor. Ne yaptıysak başedemedik. Senin gibi nice yiğit onu alt etmeye çalışırken canından oldu.

Delikanlı kadından pınarın yerini öğrendikten sonra ona teşekkür ederek ejderhayı bulmak üzere yola çıkmış. Daha suya yaklaşmadan, ejderha ona saldırmak için hazırlanmış. Oğlan çok iyi bir okçu olduğu için uzunca bir uğraştan sonra ejderhayı oklarıyla vurup öldürmeyi başarmış.

Pınardan kana kana su içtikten sonra dinlenmek için biraz ilerideki bir ağacın altına uzanmak istemiş. Tam o anda dev bir yılanın ağaçtaki içi yavru dolu kuş yuvasına doğru kıvrılarak yaklaştığını görmüş. Yavru kuşlar yuvalarında, gelmekte olan tehlikeden habersiz yiyecek aramaya çıkan annelerini beklemekteymiş. Oğlan bir hamlede yılanı öldürüp yavruları kurtarmış.

O sırada yuvaya dönmekte olan anne kuş bu olaylara uzaktan tanık olmuş ve delikanlıya:

“Ben Zümrüt-ü Anka kuşuyum. Sen yetişip benim yavrularımın canını kurtararak bana dünyanın en büyük iyiliğini yaptın. Şimdi dile benden ne dilersen.” demiş

Oğlan başından geçenleri Zümrüt-ü Anka kuşuna anlatmış ve tek isteğinin eve dönmek olduğu söylemiş.

Zümrüt-ü Anka kuşu, “ Sana yardım etmek isterim, ama orası çok uzak. Seni ülkene götürebilmem için bana kırk kazan et ve kırk kazan da su bulman gerek. Ben ‘gak’ deyince ağzıma bir parça et, ‘guk’ deyince su vereceksin. Böylece seni mola vermeden olabildiğince çabuk götürüp yavrularıma geri dönebilirim.” diyerek ne yapılması gerektiğini anlatmış

Delikanlı ejderhayı öldürüp oranın halkını susuzluktan kurtardığı için herkes ona yardım etmiş. Kırk kazan eti ve suyu hazırlamışlar; böylece oğlan Zümrüt-ü Anka kuşunun sırtına oturmuş. Kazanları da kuşun iki yanına astıktan sonra yola çıkmışlar. Oğlan kuşun tembih ettiği gibi ona her gak dediğinde et guk dediğinde su veriyormuş. Ne var ki yolculuk çok uzunmuş, daha oğlanın ülkesine varamadan kazandaki etler bitmiş. Karnı acıkan kuş gak deyince oğlan mecburen bacağından bir parça et koparıp kuşun ağzına koymuş. Eti tadan kuş bir daha ses etmeden ve hiç durmadan uçarak oğlanı evine getirmiş.

Delikanlı, Zümrüt-ü Anka kuşunun sırtından indiğinde topallıyormuş. O zaman kuş, dilinin altında sakladığı et parçasını çıkarıp ona geri vererek, “Biz insan eti yemeyiz. Verdiğin son parçanın senin kendi etin olduğunu anlayınca onu sakladım.” demiş.

Delikanlı kuşa teşekkür etmiş ve bacağından kopan parçayı yerine koymuş. Böylece hemen iyileşmiş. Saraya döndüğünde onu görünce hem çok şaşıran hem de çok sevinen babasına ve sevdiği kıza kavuşmuş. Yaptıklarına çok pişman olan ağabeyleri ondan özür dilemişler. Zümrüt-ü Anka kuşu ise yavrularını daha fazla yalnız bırakmamak için çok beklemeden yola çıkmış.

Delikanlı ve prenses tam kırk gün kırk gece süren bir düğünle evlenmişler. Birlikte uzun ve mutlu bir ömür yaşamışlar.

Gökten üç elma düşmüş: 
Biri onların, biri okuyanın, biri de yazanın başına…

Eylem Rosseland ❤️

Selkie Gelin




Eski Bir Masal

Evvel zaman içinde
Kalbur saman içinde
Dalgalar alacakaranlıkta kıyıları öperken
İskoçya’nın hırçın rüzgarları
Sudaki sırları karaya taşıyıp
Eski bir masalı anlattı

Hikayeye göre
Selkielerden güzeller güzeli bir kadın
Bir akşam ansızın aşkın ağına takıldı
Sahile çıkıp kumlar üzerinde şarkı söylerken
Saçlarının ışıltısı yıldız olup havaya saçıldı
Bir faninin sevgisi onu oracıkta kavrayıp kalbinden
Kürkünü çalarak kaderini karaya bağladı
Selkie artık tutsaktı
Her gün gözyaşı dökse de
Sonunda toprağa alıştı
Denizlerdeki evini özlerken
Yitik özgürlüğü ve sevgisi
Sesini bastırdı

Bir gün masum bir yürek
Çalınanı buldu
İki dünya arasında tutsak benlik
Böylece özgürlüğüne kavuştu
Selkie Kadın yeniden ipeklere sarındı
Rüzgarda bir çığlık oldu
Derin sulara dalarak
Köpüklerin arasında kayboldu

(Eylem, Temmuz 2024)

Merhaba,

Bir önceki blog yazısında sizlere Denizin Şarkısı adlı filme esin kaynağı olan bir hikayeden, Selkie Gelin’den, söz edeceğimizi söylemiştim. Selkieler Fareo Adaları, İrlanda, İskoçya ve İzlanda folklöründe yeri olan, hem denizde hem de karada yaşayabilen mitolojik varlıklardır. Karaya çıktıklarında fok kürklerini çıkarır, göz kamaştırıcı güzellikteki birer insan gibi görünürler. Bir insanla karşılaştıklarında ise tekrar şekil değiştirip denize dönerler. Bu insan kılığına bürünebilen büyülü varlıklar aslında dünyanın pek çok farklı bölgesindeki efsanelerde ve halk masallarında bulunuyor. Oğuz Tansel’in derlediği halk masallarımızı okuyanlarınız, havuz başında gülüp oynayan ve insanları görünce çabucak güvercin donuna giren (güvercin kılığına girme böyle tasvir ediliyor) ve uçup giden peri kızlarını hatırlıyorsunuzdur. İnsan şeklini alan güzel sesli fok balıkları bana bu sebeple biraz kendi masallarımızı hatırlattı. İlerideki yazılardan bazılarını Anadolu’da anlatılmış zengin ve efsunlu hikayelere ayırsak iyi olur diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

Selkie Gelin’e geri dönecek olursak, onun da diğer birçok efsane ve masal gibi, anlatıldığı coğrafyaya veya yazılı dile döküldüğü döneme göre farklılıklar gösterdiğini söyleyebiliriz. Benim burada yayımlamak için seçtiğim çeviri aslında İskoçya’da bilinen bir varyasyon. Severek okuyacağınızı umuyorum. Selkie Gelin’i orjinal haliyle kendi dilinde okumayı tercih edecek olanlarınız için sayfanın sonuna bir link ekleyeceğim. İlerideki yazılarda değinmemi veya yayımlamamı istediğiniz farklı Selkie öyküleri biliyorsanız, bana buradan veya Facebook üzerinden ulaşabilirsiniz.

Çok yakında yeniden görüşmek dileğiyle…

Sevgiler,

Eylem ❤️




Selkie Gelin

Bir zamanlar, İskoçya’nın batı kıyısında, genç bir balıkçı yaşardı. Bir gün bu balıkçı tüm gününü denizde geçirmiş, buna rağmen sadece birkaç küçük balık yakalayabilmişti. Hava kararmaya başladığında sahile doğru kürek çekti ve küçük teknesini karaya çıkardı.

Çakıl taşlarıyla dolu sahil boyunca kulübesine doğru yürüyordu ki hoş sesli birilerinin daha önce benzerini duymadığı güzellikte bir şarkı söylediğini işitti. Seslere doğru yöneldiğinde, suyun yakınında gülüp oynayarak şarkılar söyleyen bir düzine Selkie gördü. Balıkçı gözlerine inanamıyordu. O güne dek çok az insan Selkie halkını yani arada sırada kürklerini çıkarıp karada insan formuna bürünen fok balıklarını, görebilirdi. Öylece durup onları izliyordu ki Selkieler onu fark ettiler ve hızla denize dalarak dalgaların arasında kayboldular.

Balıkçı, Sanırım bir rüya gördüm, diye yüksek sesle söylenerek tekrar kulübesine doğru yola koyuldu; fakat bir şey onu huzursuz etmişti. Tekrar geri döndüğünde, bir kayanın üzerinde duran parlak ve pürüzsüz bir şeye gözü takıldı. Biraz daha yaklaştığında bunun bir fok balığı kürkü olduğunu gördü. “Hiçkimse Selkieleri gördüğüme inanmayacak, ta ki bunu gösterene dek” dedi. Eğilerek kürkü aldı ve omzuna attı. Bunu iyi bir paraya satabilirim, diye düşündü.

Tam o sırada, arkasında birinin adımlarını duydu ve hızla dönüp baktı. Karşısında, olağanüstü güzellikte genç bir kadın durmaktaydı. Kadın hüngür hüngür ağlıyordu. Balıkçının içi cız etti.

“Güzel hanımefendi, niçin böyle ağlıyorsunuz?” diye sordu.

Kadın içini çekerek balıkçının gözlerine baktı ve,

“Nazik bayım,” dedi gözyaşlarına boğularak, “siz benim kürkümü aldınız. Lütfen onu geri verin, çünkü ben bir Selkieyim ve kürküm olmadan suda yaşayamam.”

Balıkçı kadından gözlerini alamıyordu. Onu ilk gördüğü anda aşka düşmüştü. Genç ve inatçı bir delikanlı olduğu için kadını yanında tutması gerektiğini düşündü. Bu yüzden fok kürkünü sıkıca göğsüne bastırdı ve,

“Sevgili bayan, benim eşim olun. Ben size aşık oldum ve bu sebeple kürkünüz olmadan karada yaşamak zorunda kalacaksınız. Sizi çok mutlu edeceğime söz veriyorum.”

“Lütfen yapmayın bayım, ben karada asla mutlu olamam. Hem halkım benim için çok endişelenir. Evime dönmeliyim.”

Ancak genç adam kararlıydı. Olabildiğince tatlı bir gülümsemeyle, başını eğdi ve bir dizinin üzerine çökerek,

“Benim küçük ve şirin bir kulübem var. Orada sizi ateşin yanında sıcak tutarım. Size yemeyi dileyebileceğiniz tüm taze balıkları getiririm. Karada mutlu bir hayat yaşayacağınıza söz veriyorum. Lütfen benim gelinim olmayı ve benimle evlenmeyi kabul edin.” dedi.

Genç kadın kürkü olmadığı için çaresiz bir durumdaydı. Karada tutsak kalmıştı ve denizdeki evine dönemiyordu. Böylece yakında ondan kürkünü geri alabileceğini umarak balıkçının elini tuttu, eve doğru yola koyuldular. Balıkçı haftalarca kürkü yanından ayırmadı; çünkü müstakbel eşinin onu çalıp kaçmasından korkuyordu. Bir süre sonra Selkie karadaki yaşama alışmaya başladı. Balıkçı bunu gördüğünde kürkü bacadaki bir çatlağın içine sokuşturarak, onu burada asla bulamaz diye geçirdi içinden. Aradan bir ay geçtikten sonra evlendiler. Çok mutluydular. Balıkçı karısına hem iyi hem çok cömert davranıyordu. Onu gerçekten çok seviyordu ve mutlu etmek için çırpınıyordu; ama kürk konusundaki kararlılığı hala devam etmekteydi.

Selkie gelin zamanla inatçı kocasını sevmeye başladı. Bazen ona şarkılar söylüyordu. Böyle gecelerde balıkçı kendisini dünyanın en mutlu adamı gibi hissediyordu. Yıllar böyle geçerken ve çiftin yedi çocuğu oldu. Selkie gelin evlatlarının hepsini çok sevdi. Çocuklar bazen annelerini sahilde dalmış denizi izlerken bulduklarında,

“Anne, niye bu kadar üzgünsün?” diye sorarlardı.

“Ah, sadece hayallere dalmışım.” diyerek başını sallayan anneleri onları alınlarından öperdi.

Bir gün balıkçı ile en büyük üç çocuğu balık tutmak için tekneyle denize açıldılar. Diğer üçü, ekmek ve süt almak için köye gittiler. Anneyle en küçük oğlu ise evde kalmışlardı. Anne yine pencereden dışarı bakıyor ve kıyıya vuran dalgaları izliyordu. Uzaklarda, kaygan, siyah kayalıklarda bir grup fok oyun oynamaktaydı. Selkie kadın derin bir iç çekti ve gözleri yaşlarla doldu. En küçük oğlu onun yanına koşarak,

“Anne ne oldu? Denize her baktığında neden bu kadar üzülüyorsun?” diye sordu.

Annesi hiç düşünmeden dönüp dedi ki,

“Üzülüyorum çünkü ben denizde doğmuştum. Orası benim bir daha asla geri dönemeyeceğim evim. Baban benim kürkümü sakladı.”

İskoçya’daki tüm çocuklar gibi bu küçük oğlan da Selkie halkı hakkında anlatılan hikayeleri duymuştu. Bu nedenle annesinin kim olabileceğini hemen anladı. Şömineye koştu, uzanarak fok kürkünü bulunduğu yerden çekip çıkardı ve annesine göstererek,

“Bu mu?” dedi.

“Nasıl buldun?” diye hayretler içinde sordu annesi.

“Bir gün babamla burada yalnızdık. Kürkü gizlediği yerden çıkarıp baktı. Bana onun çok özel olduğunu söyledi. Şimdi neden öyle dediğini anlayabiliyorum.”

Kadın önce kürküne sonra uzanıp çocuğuna sarıldı. “Canım,” dedi fısıldayarak, “seni her zaman seveceğim.” Sonra kürkü göğsüne sıkıca bastırarak dışarı, denize koştu. Kürkünün içine girdi ve suya daldı.

Balıkçı ve çocukları eve dönerlerken bir grup fok balığının yanından geçtiler. Adam, teknenin yanında yüzünde garip bir ifadeyle kendilerine bakmakta olan pırıl pırıl, genç bir fok balığı gördü. Sonra onun suda kaybolup giderken acı bir çığlık attığını işitti. Eve varıp olanları duyduğunda ise kalbi paramparça oldu. Oğlunun kendisinden çok daha cesur, cömert ve sevgi dolu bir insan olduğunu anlamıştı. Balıkçı ile çocukları, yaşamlarının geri kalan kısmında Selkie kadını özlediler; ama onun ait olduğu dünyada mutlu olduğunu biliyorlardı. Bir süre sonra bir fok balığı sürekli kıyıya gelip uzun uzun yüzmeye başladı. Babayla evlatları bir daha hiç aç kalmadılar; çünkü ağları her zaman kocaman parlak balıklarla doldu.

Çeviren: Eylem Rosseland

Bea Ferguson’un anlatımıyla masalın orjinali:

https://tracscotland.org/wp-content/uploads/2018/03/The-Selkie-Bride.pdf

Changelings: Periler, Kayıp Çocuklar Ve Bir Hırsızlık Masalı (1. Bölüm)

Bir Hırsızlık Masalı

Varlığı insanınkine paralel şekilde uzanan masallar, yüzyıllardır köylülerin dillerinden dokumacı kadınların ipliklerine, soyluların salonlarından masal toplayıcılarının kalemlerine, çocuk kitaplarının raflarından yepyeni sanat dallarına yolculuk ediyor. Her yeni anlatımda yeniden doğan, yeniden serpilip büyüyen ve yeniden şekillenen masallar, bugün hayatımızın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş durumda.Vintage-Floral-WreathDarkFairyHer ne kadar Disney’in, şiddetten ve karanlık yüzünden arındırılıp şeker pembesine boyanmış masal filmleri nedeniyle bu tür, birçok insan için romantik ve gerçek dışı bir mutluluğun sembolu haline gelmiş olsa da, ona biraz daha yakından baktığımızda, gülümseyen süslerinin ve ışıldayan güzelliğinin ardında insanın tüm gerçekliğini ve hayatın bütün acılarını katmanlar halinde sakladığını görürüz. Tüm kayıpları ve yoksunlukları, uğradığı haksızlıklar, tanık olduğu tacizler, geçirdiği travmalar arasında olgunlaşırken kendisini çiçek ve baharat kokularıyla, parlak mücevherlerle, sevgiyle, aşkla, umutla, renk renk giysilerle süsleyen insanoglu gibi. Güzellik ve çirkinliğin birbirine sarıldığı, iyilikle kötülüğün bazen karışarak, bazense akıntıyla birbirinden ayrılarak yolunu bulduğu, hayattan türediğinden olacak, hep değişen ve yaşına inat hiç eskimeyen masallarımız… Umutlu ve umutsuz iki noktanın arasında, güzeli öpmek, yumuşak kediye sarılmak, mis kokan kahveyi yudumlamak, kremalı kekten bir lokma almak, içli bir şiiri okumak kadar ihtiyaç. Hayatın ta kendisi…Vintage-Floral-WreathAlchetronHepimizin bildiği gibi bu tür, içinde çok çeşitli alt türleri ve biçimleri barındırıyor. Yazımın devamında sizlere masal kelimesiyle özdeşleştirmeyi en çok sevdiğimiz peri hikayelerinden ve perilerden söz etmek istiyorum. Peri deyince aklımıza daha çok insanlara iyilik yapma amacıyla var olan sihirli kadınlar gelse de perilerin icinde var oldukları kültürleri yansıtan çok çeşitli fonksiyonları var. O sepeble de İrlanda, Britanya ve muhtemelen daha birçok coğrafyada hikayeleri anlatılan periler, karşımıza aslında alışkın olduğumuzdan çok daha değişik karakterlerde çıkabiliyor. İrlanda ve Britanya masallarında çokça rastladığımız, kendilerine saygı duymayan ya da yanlış davranan insanları cezalandırmaktan, yeri geldiğinde onlara acı verici dersler vermekten çekinmeyen bu tekinsiz yaratıkların var olma amacı insanların dileklerini yerine getirmek için yaşayan, kabarık etekli ve tül kanatlı meleksi kadınlarınkinden biraz daha farklı.
İki bölümden oluşan bu yazı tam da böyle, Disney filmlerinde karşılaştıklarımızdan daha karanlık ve ürkütücü bir profil çizen perileri konu alıyor; yani hırsız perileri ve Changeling hikayelerini. Sinemacılar eserlerinde, kötüler tarafından çalınan daha doğrusu değiş tokuş edilen çocukları ya da kaybedilenin yerine sunulan alternatifleri işlemeyi seviyor. Sinemada hem daha gerçekçi hem aynı derecede büyülü şekilde yorumlanmış çeşitli örnekler bulmak mümkün. Elbette Changeling masallarının temeli de onu yaratan insanların geçmisteki inançlarına ve hikayelerine dayandığı için yaratıcı çalışmalarda bu konuya rastlamak şaşırtıcı değil.Vintage-Floral-WreathThe Captive RobinChangeling, yani değiş tokuş hikayesine göre periler, insanlardan cok da uzak olmayan kendilerine ait bir alanda yaşarlar ve onlarla aralarındaki ilişkiyi son derece mesafeli tutarlar. Çoğunlukla insanlara kendilerini göstermekten hoşlanmayan bu gizemli varlıklar, yeri geldiğinde hırsızlık ve haksızlık yapmaktan kaçınmazlar. Farkli coğrafyalarda cin, nisse, peri gibi farklı adlarla varolan bu tuhaf yaratıklar bazen insanların bebeklerine göz koyarlar ve bir bebek kaçırdıkları zaman yerine kendilerinden birini bırakmayı ihmal etmezler. İşte Changeling bu masal tipinde çalınan bebeğin yerine anneye verilen hasta, çirkin ya da istenmeyen peri bebeğe deniyor. Bazı hikayelerde insan bebekle değiştirilen varlık, cansız bir nesne ya da periler toplumunda artık istenmediği için insanların arasına gönderilen bir karakter de olabiliyor. Masalda anne yaşadığı kabusu herkese ifade edemese de elbette bebeğinin değiştirildiğini ve beşikte yatanın kendisine ait olmadığını anlıyor ve bu varlığın kendi çocuğu olmadığını biliyor. Masalın gidişatına göre bir takım görevler yerine getirerek bebeğine yeniden kavuşuyor ya da onu sonsuza kadar kaybediyor. Kimi araştırmacılara göre Changeling masalları doğumu takip eden süreçte depresyona giren, dünyaya getirdiği bebekle umduğu anne çocuk bağını kuramayan ve belki çocuğunu reddeden, ona zarar veren annelerin hikayelerine dayanıyor. Bilimin bugünkü kadar yolumuzu aydınlatamadığı dönemlerde, ansızın gerçekleşen bebek kayıplarını ve hastalıklarını hurafelerle ve peri hikayeleriyle açıklayan ya da kayıplarını tıpkı şarkılarla, türkülerle olduğu gibi masalların metaforik anlatımlarıyla da dile dökme gereksinimi duyan insanları anlamak zor değil. Sihirle ve gerçek üstü motiflerle bezeli masalların ardındaki gerçekleri ararken insan psikolojisini hedef alan bir perspektif tercih eden veya sinema ve halk masalları arasındaki bağlantı hakkında araştırma yapmak isteyen öğrenciler için değiş tokuş konusu güzel ve ilginç bir çalışma alanı yaratabilir diye düşünüyorum.

Changeling kelimesinin folklorik anlamı hakkında çok düşünmesek bile, muhtemelen çoğumuz iki ünlü sinema filmi nedeniyle bu kelimeye daha önceden aşinayız. Yazımın devamında sizlere bu ikisi de dahil olmak üzere bu tip masallardan esinlenilerek çekilmiş birkaç filmden söz etmek istiyorum. Bunlardan en çok bilineni Clint Eastwood tarafından 2008 yılında çekilmiş olan ve başrolünde Angelina Jolie’yi gördüğümüz Sahtekar. Vintage-Floral-Wreath

Changeling / Sahtekar
Sahtekar-ChangelingFilm, 1920’li yıllarda dokuz yaşındaki kayıp oğlunu arayan yalnız bir annenin hikayesini anlatıyor. Hikayeye göre polis çocuğunu arayan kadına yardım edemeyip zor durumda kalınca, olayın üstünü örtmek amacıyla ona kendisine ait olmayan bir çocuk verir. Jolie’nin canlandırdığı Christine Collins karakteri ne kadar itiraz etse de bu çocuğun kendisine ait olmadığını uzun süre ispatlayamaz. Böylece kendi oğluna ulaşmak için sahip olduğu şans azalır. Film gerçek bir hikayeden esinlenilerek çekilmiş ve insanın damağında buruk bir tat, kalbinde karanlık bir nokta bırakarak bitiyor. Üzüntü, haksızlığa tahammülsüzlük, ölümün uyandırdığı karanlık yas ve umutsuzluk hissi içinizden sızıp gününüzü ve gecenizi sarıyor. İzlediklerim arasında Angelina Jolie’nin oyunculuğunu inandırıcı bulduğum tek film bu sanırım. Türkçe’ye sahtekar adıyla çevrilmesi bence çok şaşırtıcı.
Buraya tıklayarak film hakkında film hakkında daha çok bilgi edinebilirsiniz.
Vintage-Floral-Wreath

The Changeling / Dehşet
TheChangeling-DehşetChangeling adını taşıyan ikinci filmse aslında daha eski, 1980 yılından Peter Medak’a ait bir korku filmi. Kızını ve karısını bir trafik kazasında kaybeden ünlü bir kompozitor, müzik çalışmalarına devam etmek için, arkadaşlarının önerisiyle çok büyük, tarihi bir köşke taşınır; ancak bu güzel ve görkemli ev, içinde korkunç bir sır saklamaktadır. Ben bu filmi, tipik perili ev hikayelerinden daha farklı bir derinliğe sahip, duygusal bir gerilim filmi olarak algıladım. Devamını anlatarak henüz izlememiş okurlarımın hevesini kaçırmak istemiyorum. Hayalet ve perili ev hikayelerini seviyorsanız, ani seslerle oturduğunuz yerde zıplamak yerine atmosferik, içinize işleyen filmlerden hoşlanıyorsanız, bu tür yapıtların en güzellerinden biri olan The Changeling‘i mutlaka izlemenizi öneririm. Tıpkı masallarda olduğu gibi, bu filmde de korkunç bir trajediyi, şahane bir anlatımla ve dekorla süslenmiş buluyoruz. Film hakkında biraz daha bilgi almak için buraya tıklayabilirsiniz.Vintage-Floral-Wreath

The Daisy Chain / Daisy’nin Dehşeti
The Daisy Chain-Daisy'nin DehşetiThe Daisy Chain ile birlikte Changeling hikayelerinin anavatanı diyebileceğimiz İrlanda’ya gidiyoruz. Muhteşem bir doğanın ev sahipliği yaptığı bu enteresan filmin konusu diğerlerinden biraz daha farklı ve bence orjinal değiş tokuş masallarına biraz daha çok benziyor.
Hikayemizin odak noktasında, bebeklerini kaybettikten sonra yaşadıkları şehir Londra’yı terkedip İrlanda kıyılarına yerleşen Martha ve Tomas Conroy var. Genç çift İrlanda’daki yeni düzenlerine adapte olmaya çalışır ve ikinci bebeklerinin doğumuna hazırlanırken yaşamlarına önce erkek kardeşini sonra ebeveynlerini kaybeden Daisy adında küçük bir kız çocuğu giriyor. Ailesini ve evini kaybetmiş bu özel çocuğa sahip çıkmaya karar veren çifti hoşlarına gitmeyecek sürprizler bekliyor.

Filmin imdb linki burada.

Vintage-Floral-WreathLabyrinth/Labirent

LabyrinthLabirent sizlere söz ettiklerim içinde çocukların izleyebilecegi tek film. Elbette bu film de çok küçük çocuklara uygun sayılmaz; ancak en azından korku filmi kategorisinde değil. Labirent resmen, Muppet Show ve Susam Sokağı’nın yaratıcısı Jim Henson masalsı bir sinema filmi çekseydi nasıl olurdu diye merak edenler için cevap niteliğinde bir eser olmuş. Başrolleri paylaşan David Bowie ve Jennifer Connelly, 1986 yılına ait bu tatlı müzikali çekerlerken, çok eğlenmişlerdir eminim. Muppet Show’unkileri andıran komik diyalogları takip ederken araya giren şahane müziklerle izleyici adeta kendisini seksenli yılların kucağında, David Bowie’nin ninnileriyle sallanırken buluyor. Maurice Sendak’in Outside Over There adlı kitabindan esinlenilerek çekilmiş bu yapımda Bowie’yi kırpık saçları, parlak pelerini ve taytıyla goblinlerin kralı Jareth rolünde görüyoruz. Hikayeye göre, goblinler, henüz minicik bir bebek olan kardeşi Toby’e bakmaktan hiç keyif almayan ve isyankar bir tavır içinde ondan kurtulmak isteyen on beş yaşındaki Sarah’ın dileğini duyarlar ve minik bebeği yatağından alıp götürürler. Kardeşinin gerçekten goblinler tarafından kaçırıldığını farkeden Sarah, yaptığına çok pişman olur ve Toby’i geri getirmek için yola düşer.

Ben Labirent‘i, Maurice Sendak hakkında araştırma yaparken buldum ve bir Cumartesi akşamımı ona ayırdım. On iki yaşına geri dönmek için insanın bir zaman makinesi sahibi olmasına gerek yokmuş. Eski bir filmin, portakallı gazoz ve bir kase çerezin de zamanı geriye götürme yetisine sahip olduğunu Labirent sayesinde öğrenmiş oldum.

Filmin, Sendak’ın bir kitabından esinlenilerek çekildiğine değinmiştim. Aslında goblin kuklaların hemen hepsi yine yazarın Vahşi Şeyler Ülkesinde adlı kitabında yer alan canavarlardan esinlenilerek yaratılmışa benziyor. Zaten yapımın ilk sahnelerinde, Sarah’ın odasında kitabın bir kopyasını görmek de mümkün.

Yazının ikinci bölümünde sizlere Outside Over There ve Changeling konusunu işleyen diğer birkaç edebiyat eserinden bahsetmek istiyorum. Uzun bir aradan sonra böyle bir yazı hazırlamak benim için bir zevkti. Umarım sizler de biraz olsun keyif alarak okumuşsunuzdur.

Sevgilerimle,

Eylem Rosseland

Vintage-Floral-Wreath

-Yeni Eski Kitaplar- (1. Bölüm)

Dolaptaki Kedi

Dolaptaki Kedi

Dün benim için mutlu bir gündü; çünkü akşamüstü gezmesinden bir kucak resimli kitapla döndüm. Bu kitaplara eski demek yerinde mi bilemiyorum; çünkü hem benim için yeniler hem de hepsi daha önce seçilmiş ve okunmuş olmalarına rağmen yepyeni kitaplardan ayıramayacağım kadar iyi durumdalar. Sahaflardan ya da eski kitap satan dükkanlardan alışveriş etmeyi sevmemin birçok nedeni var. Bunların en önemlisi, bu kitapçılardaki koleksiyonların farkı. Eğer sahafa aklınızdaki özel bir kitabı aramaya gitmiyorsanız, bakıp beğenerek alışveriş yapmayı istiyorsanız, o ziyaret sırasında orada gördüğünüz kitapları muhtemelen başka bir yerde veya hatta bir dahaki ziyaretinizde aynı yerde bile bir arada göremeyecek olmanız. Her uğradığımda farklı kitaplarla karşılaşacağımı bilmek, kitapların hemen hiçbirinin aynı baskısından iki tane göremeyecek olmak, artık yeni baskısı ya da dağıtımı yapılmadığı için başka yerlerde göremeyeceğim ve bu sebeple belki varlığını bile hiç bilemeyeceğim kitaplarla karşılaşma olasılığını düşünmek, eski kitap satan mekanları benim için çok cazip hale getiriyor. Çok kitap satın alan insanlar için yeni bir kitap fiyatına iki, hatta belki üç eski kitap alabilmek de avantaj sayılabilecek başka bir nokta elbette. En sevdiğim eski kitapçılar sanırım Londra’daki yardım kuruluşlarına ait olanlar. Bu kitapçılara ne zaman gitsem hep harika şeyler buluyorum. Londra’ya gittiğimde, eğer her gün bir iki tanesine girmemişsem ya da yeni gelen bir şeyler var mı diye bakmak için her gün aynı yerlere uğramamışsam içim rahat etmez; çünkü neler kaçırıyor olabileceğimi düşünüp hayıflanırım.

Yeni Eski Kitaplarım

Yeni Eski Kitaplarım

 

Dün aldığım kitapların hepsi Norveççe. Hepsi kocaman resimli ve az sayfalı kitaplar oldukları için çabucak okunuyorlar. O yüzden çoğunu eve gelir gelmez okuyup bitirdim. Bu yazıda biraz bu kitaplardan söz etmeyi planladığım için onları kitaplıktan çıkarıp resimlerini çekmek istedim. Tam dolabın kapaklarını açmıştım ki, kediciğimizin raflara tırmanmaya çalıştığını farkettim. En üst rafa çıkıp oturmasına yardım edince, kendisi çok memnun oldu. Ben bir yandan çayımı yudumlayıp bir yandan bu yazıyı hazırlarken, o da yukarıdan beni ve odamızı keyifle izliyor.

Dolaptaki Kedi (2)

Dolaptaki Kedi (2)

 

Godnattsangboka bir şarkı, daha doğrusu bir ninni kitabı. Ninnilerin ve çocuk şarkılarının, tıpkı masallar gibi bir toplumun kültüründe önemli bir rolu olduğunu düşünüyorum. Şimdilik akşamları bu ninnileri söyleyeceğim biri olmasa da, bu kadar güzel resimleri olan, ninnilerin çoğununun notalarını da gösteren böyle harika bir kitabı almadan duramadım. Resimler ödüllü sanatçı Sigrun Sæbø Kapsberger tarafından yapılmış ve hepsi rüya gibi. Troll bebekler ve anneleri, ormanda rengarenk çiçekler arasında uyuyan minikler, kırmızı çatılı Norveç evleri, aslında Danimarka kültürüne ait olan ve şemsiyesiyle çocukları rüya ülkesine uçuran Şemsiyeli Minik Ole bunlardan bazıları… Akşam, ninnilerin sözlerine şöyle bir bakınca kitabı daha çok sevdim. Her biri o kadar tatlı, o kadar yumuşak ki, insana adeta birkaç sayfa çevirerek küçük çocukların masum dünyasına bakma fırsatı veriyor. Keşke bu güzel kitabın her sayfasını burada sizinle paylaşabilseydim; ama eserin telif haklarına sahip olmadığım için ne yazık ki böyle bir şansım yok.

GODNATTSANGBOKA by Sigrun Sæbø Kapsberger

GODNATTSANGBOKA by Sigrun Sæbø Kapsberger

 

Kong Kresen, yani Türkçe adıyla, Kral Müşkülpesent, çok zor beğenen ve ülkesinin bütün kaynaklarını her şeyin en iyisine sahip olmak için kullanan bir kralın hikayesi. Her ülkenin uzak ya da yakın tarihinde kendisini ülkesinin insanlarından üstün zanneden ve bir türlü doymak bilmeyen, onlara hizmet etmekle yükümlü olmasına rağmen halkından çalan yöneticiler varolmuştur. Bu masaldaki kral da bunlara bir örnek. Hikayeye göre Kral Müşkülpesent’in hayatta en önemsediği şey farklı lezzetlerde güzel yemekler yemekmiş. Yılın her günü yeni tariflerle hazırlanmış yepyeni bir yemek yediği için tam üç yüz altmış dört aşçısı ve bir de küçük aşçı yamağı varmış. Kral, tadına bakabileceği bütün farklı yemek tarifleri tükenince, mecburen aynı tarifleri kullanmak zorunda kalan aşçılarını teker teker zindana atmaya başlamış. Bütün aşcılar zindana atılıp sıra küçük yamağa gelince olayların seyri değişmiş. Bundan sonrasını, kitabı okumak isteyenler olabileceğini düşünerek anlatmıyorum. Hikayeyi yazan ve resimleyen sanatçı Çek Cumhuriyeti’nden Jindra Čapek.

Kong Kresen by Jindra Čapek

Kong Kresen – Jindra Čapek

 

Den Strålende Perlen, yani ‘Işıldayan İnci’ eski Çin masallarından bir tanesi. Çok eskiden doğuda, çok uzakta bir okyanusta ejderha bir kral, siyah saçlı güzel kızı ile birlikte yaşarmış. Adı Prenses Mai Li olan kız, büyüyüp evlenme çağına gelince kimseyi beğenmemeye başlamış; çünkü zengin ve güçlü değil, dürüst ve cesur bir gençle evlenmek istiyormuş. Bir prenses için böyle bir damat adayıyla tanışmak ve ona güvenmek çok kolay olmayacağından, Mai Li, geceleri ışık saçan parlak inciyi bulan ve kendisine getiren aday ile evleneceğini bildirmiş… Bu tatlı masalı yazıya döken kişi, Betty L. Torre. Resimler ise Carol Inouye’ye ait.

Den Strålende Perlen by Betty L. Torre and Carol Inouye

Den Strålende Perlen by Betty L. Torre and Carol Inouye

 

Kongsdotteren og Røverne, yani Türkçe ‘Kralın kızı Ve Korsanlar, Norveç yerlileri Laponlara (Samer) ait bir halk masalı. Masalı kitaplaştıran ve resimleyenler ise Arnljot Eggen ve Anne Cecilie Røgeberg. Kitap, daha önce resimli kitaplar ile ilgili yazdığım yazıda söz ettiğim metni kısa, resimleri büyük ve ayrıntılı kitaplara güzel bir örnek teşkil etiyor (yazıyı buraya tıklayarak okuyabilirsiniz), Kitaptaki her bir resim iki sayfaya yayılıyor ve her resme sadece üç ya da dört cümle eşlik ediyor. Resimlerin her biri tablo gibi capcanlı renklerle yapılmış ve kimisi gerçekten çok ayrıntılı.

Kongsdatteren og Røverne by Arnljot Eggen & Anne Cecilie Røgerberg

Kongsdatteren og Røverne by Arnljot Eggen & Anne Cecilie Røgerberg

 

Diğer kitapları tanıtmayı başka bir güne bıraksam daha yerinde olacak sanıyorum; çünkü tahmin ettiğimden çok daha uzun bir yazı oldu. Çayım bitti, kediciğim bile dolaptan çıkıp arka odalardan birine kaçtı. Ben de gün ışığını tamamen kaçırmadan evden çıkıp biraz temiz hava alsam iyi olacak.

Çok yakında, yazının ikinci bölümünde görüşmek üzere…

Sevgiler ❤

Cat-Lady