Zamanda Yolculuk ve Eski bir Masal

Mihrimah

Tenha başım yad ellerde,
Yüreğimde sevdalı sevdalı sevdalı semahım,
Uçarken sen göklerde
Sevdiğim sevdiğim sevdiğim Mihrimahım,
Sevdiğim Mihrimahım
Sevdiğim Mihrimahım.

Sigaramın ucunda ben,
Kendimi dağlamışım.
Bir ateşi külhanım.
Aramıza giren bulut,
Duman olmuş giden ahım.
Duman olmuş duman olmuş duman olmuş, giden ahım.

Ergüder Yoldaş


Merhaba,

Bugün size yıldızlı ışıklarla süslenmiş dev bir Noel çelenginin altından sesleniyorum. Dışarısı ne kadar soğuk, hüzünlü ve ıssızsa, burası da o kadar sıcak, davetkâr ve neşeli. Oturduğum kafenin geniş camları, yumuşak sarı ışığı içeride, gri pusun içinde kaybolmuş küçük yağmur damlalarınıysa dışarıda tutmak için adeta sessiz bir savaş veriyor.

Az önce vitrine dizilmiş tarçınlı çöreklerle elmalı kekin mis gibi kokusu, masalardan yükselen sıcak kahve aromasıyla birleşip size kadar ulaştı, değil mi? Tahmin etmiştim, ama zavallı küçük tablet böyle inatçı ve tatlı bir kokunun hızla yayılıp ekranlardan geçmesini nasıl engelleyebilirdi? Tereyağıyla yapılmış taze elmalı kekin kokusu tek başına soğuk bir günü kurtaracak güce sahiptir; ama bugün biraz farklı. Çünkü bugün, bez çantamda tatlı hamur işlerinden bile daha sihirli sayılabilecek bir şey var.

Üzerinde İzmir resimleri olan bu küçük çanta, geçtiğimiz yaz babamla Kızlarağası Hanı’nda kahvemizi içip dolaştıktan sonra, o günün bir hatırası olarak bana aldığı küçük bir armağandı. Benim için İzmir’in sembolü sayılan bu bez çantaya, sihirli bir objenin kendiliğinden nasıl giriverdiğini anlatmak istiyorum. Bunu yapmak için de haftalar öncesine dönmemiz gerekecek. Yazının son kısmına onun bana kendi ağzıyla anlattığı masalı da ekleyeceğim.

Aslında her şey, tamamen plansız bir akşam yemeği davetiyle başladı. Bu ülkede böyle spontane davetlere, hele bizim yaş grubunda, pek sık rastlanmaz. Bu yüzden daveti geri çevirmeyip köşedeki marketten bir buket pembe gül ve küçük bir kutu çikolata alarak çatı katındaki eve doğru yola çıktım. Pencereleri Frogner’in çatılarına ve yüzyıllık ağaçlarına bakan bu daireye daha önce de davet edilmiş ama bir türlü gidememiştim. O akşam, sonbaharın renklerine bürünmüş semtin dev kubbelerini ve yeşil kulelerini dalların arasına nasıl sakladığını, gökyüzünün eski çatıların üzerinde gün batımıyla birlikte nasıl dans ettiğini bu evin pencerelerinden kendi gözlerimle görecektim.

Tarihi binanın bakımlı sayılabilecek merdivenlerini ağır ağır çıkarken, adımlarımın beni mutfağı baharat ile bademli turta kokan sıcak bir aile evine götürdüğünü az çok tahmin ediyordum. Ama bu basamakların beni, sandığımdan çok daha uzak bir yere, çocukluğuma götürmekte olduğunu henüz anlamamıştım.

O akşam özenle hazırlanmış o sofradan, önce manzaralar, sonra emekle pişirilmiş yemekler, tatlılar, şekerlemeler ve en sonunda da neşeli sohbetler geçip gitti. Bunların bittiği yerde ise ev sahiplerimizden biri gitarını getirdi. Çocuklukları farklı ülkelerde geçmiş, gençlikleriyse bu şehirde buluşmuş bir oda dolusu insan, gitarın tınısıyla yaşamlarının farklı dönemlerine dağılıverdi. Çünkü masa bir hayal, gitar bir zaman makinesi, müzik ise bize geçmişe davet eden bir kapı olmuştu. Benden birkaç Türkçe şarkı önermem istendiğinde, o kapıdan adımımı attım ve karşımda yıllardır içimde saklı duran ezgileriyle hemşehrim, besteci Ergüder Yoldaş belirdi.

Ergüder Yoldaş ve onun bestelerini seslendiren Nur Yoldaş, bizim çocukluğumuzun bilinen adlarındandı. Etrafımızdaki yetiskinler tarafından sevilerek dinlenirlerdi. Biz çocuklar aslında hem besteleri dinlemek hem de şarkı sözlerini oluşturan şiirleri ve şairlerini anlamak için henüz çok küçüktük; ama insan ruhu, kendisine dokunan güzellikleri bir yerinden yakalayıp onlarla bir bağ kuruyor ve kendisinde iz bırakmasına izin veriyor. Yoksa insan o kadar küçükken Mihrimah, Sultan-ı yegâh, Sa’d abad Buselik gibi coşkulu almalarına rağmen hüzün taşıyan şarkılara kalbini nasıl verirdi?

O yaşlardayken Atilla İlhan’ın Sultan-ı yegâh şiirini içinden geçtikleri acımasız ve baskıcı dönemde nasıl bir dehşet içinde yazdığını, Mihrimah’ı yazarken Yoldaş’ın kavuşamamanın verdiği acıyla içinde cayır cayır yanan dev ateşlerle bir külhana dönüştüğü anlayabiliyor muyduk? Sanmam. Şanslıydık ki, böylesi dahil büyük acıları tatmamış ve duysak da henüz anlamamış çocuklardandık. Anlatılsa bir ömür sürecek hikâyeler, dile dökülemeyince nasıl tek nefeslik birer ah olup çekilir henüz bilmiyorduk. Ne sevdiklerimizle, ne geçmişimizle ne de uzakta kalmış memleketimizle aramıza ahların dumanı girmemişti. Ama Ergüder Yoldaş usta biliyormuş.

O akşam o parçaları tekrar dinlemek benim için davete oldukça nostaljik bir atmosfer kattı. Yoldaş’ın sanatın ticari olmaya zorlandığı bu dünyada yaşadığı hayal kırıklıkları ve içindeki nice dinlenmemiş şarkıyla, dev bir müzik kutusu olarak aramızdan ayrılışı başka bir blog yazısının konusu olsun.

Yemekten sonra eve dönerken, masadaki kahkahalardan bazıları küçülüp birer tebessüm olarak dudaklarımda kalmıştı, ama hala epeyce düşünceliydim. İçimden, memleket hasreti böyle bir şey diye geçirirken birden oturma odasından bazı tıkırtılar geldiğini duydum. Önce bu tıkırtıları puantiyeli kedicik Josefine Bonbon yapıyor sandım; ama zavallıcığın uykusundan uyanıp mahmur bir şekilde beni karşılamaya gelmesi uzun sürmedi. Tıkırtılar zangırtıya dönüşünce içi porselen ve cam eşyalarla dolu antika dolaba koştum.

Merak edip dolabın bombeli kapısını açtığımda, en üst rafta duran içi öykü dolu cam şişe patlayacakmış gibi bir sağa bir sola hopluyordu. Kendisiyle birlikte etrafındaki camları da kırmasın diye oradan çıkarmamla, kapağının havaya fırlaması bir oldu. Kapaktan sonra tombul bir elma da ıkına sıkına cam şişenin boğazından yukarı çıkıp, kendisini yere atarak yuvarlanmaya başladı. Daha önce hiç böyle bir elma görmemiştim. Orta boylu ama ağır bir elmaydı bu. Altından yapılmış gibi duruyordu.Elmayı tam yakalayacağım sırada zıplayıp, holde duran İzmir çantasının içine girdi. Oradan ince sesiyle bana şöyle dedi:

“Sana hikayemi günü geldiğinde anlatacağım. Kağıttan gemiye İzmir’den bindim. İpucu: baban.”

O anda çocukken babamın İzmir’deki evimizde abimle ikimize en çok anlattığı masal olan Altın Elma masalını hatırlayıverdim. Demek ki elma, babamın aldığı İzmir çantasına da o yüzden girmişti. Aradan geçen haftalar içinde masalı çokça düşündüm, ama tam olarak hatırlayamadım. İşin ilginç kısmı masalı babam da one sadece parça parça hatırlıyordu. Ben tam bu konuyu unutmak üzereydim ki, sabah erkenden bez çantamdan incecik bir ses bana seslenip aynen şöyle dedi:

“Haydi Eylem, yazı yazacak güzel bir mekan bul. Sana yer yer unuttuğun hikayemi en baştan ve tam olarak anlatacağım. Sen de hemen bloğuna yazarak okurlarınla paylaşırsın.”

Bu elma, hem altından yapılmış, hem kendi masalı var hem de epeyce mantıklı bir elma. Onun sözünü dinlesek iyi olur.

Gelin, Türkiye’den Bulgaristan’a, İran’dan Kırgızistan’a dek birçok coğrafyada farklı versiyonlarıyla bilinen Eltın Elma masalını Ege’de anlatıldığı biçimiyle burada paylaşalım.

Yakında tekrar görüşme dileğiyle,

Sevgiler,

Eylem Rosseland ❤️



Altın Elma



Altın Elma

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde uzak mı uzak bir ülkede, görkemli bir sarayda üç oğlu ile birlikte yaşayan bir padişah varmış. Sarayın rengârenk bahçesinde, yılda yalnızca bir tane meyve veren kocaman bir elma ağacı bulunuyormuş. Bu ağacın meyvesi çok özelmiş, çünkü hem bir gecede büyüyüp olgunlaşıyormuş, hem de altındanmış. Ne var ki sarayın bahçesine epeydir bir hırsız dadanmış. Her yıl, ağaç elmasını verdiği gece, herkesten önce gelerek onu çalıyormuş. Elmayı tüm yıl boyunca sabırsızlıkla bekleyen padişah hep hayal kırıklığına uğruyormuş.

O yıl, Padişah’ın ilk oğlu artık yeterince büyüdüğü için elma ağacının altında nöbet tutmaya karar vermiş ve babasına:

“Sevgili babacığım, izniniz olursa bu gece ağacın altında bekleyip hırsız geldiğinde onu yakalamak ve altın elmayı size kendi ellerimle getirmek isterim.” demiş.

Oğlunun bu cesaretini gören padişah çok memnun olmuş ve ona izin vermiş.

O akşam güneş batıp yıldızlar lacivert gökyüzünü süslemeye başlayınca, oğlan kılıcını kuşanıp bahçeye gitmiş ve elma ağacının altına uzanmış. Orada uzun süre sabırla beklemiş, ama gözlerini sürekli açık tutmak sandığı kadar kolay değilmiş. Gecenin ilerleyen saatlerinde etraftaki sessizliğe katılıp derin bir uykuya dalmış. Şafak sökerken gözlerini açtığında altın elmanın çoktan çalındığını görmüş. Yapacak hiçbir şey olmadığını kabul ederek büyük bir üzüntü ile saraya dönmüş.

Aradan tam bir yıl geçmiş. Büyüyen ortanca oğlan, cesaretini kanıtlamak için elma hırsızını yakalamaya karar vermiş. O da babasından izin isteyerek kılıcını kuşanmış ve ağacının altında beklemeye koyulmuş. Aysız bir geceymiş ve yıldızlar sessizce gökyüzünde ışıldıyormuş. Gözünü bile kırpmadan tetikte beklemekte olan oğlanın canı sıkılmaya başlamış ve yıldızları saymaya karar vermiş. Ne kadar sayarsa saysın yıldızlar bir türlü bitmiyormuş. Derken uyku bastırmış ve daha gece yarısı bile olmadan gözleri kapanıvermiş. 

Gün doğumu ile birlikte uyandığında altın elmanın yerinde yeller esiyormuş. Ortanca oğlan da hayal kırıklığı içinde saraya dönüp ailesine kötü haberi vermiş.

Bir sonraki yıl sıra küçük oğlana gelmiş. O, ağabeylerinin deneyiminden ders alan çok akıllı bir gençmiş. Çok da iyi bir okçuymuş. Ağacın altında nöbet tutmaya giderken yanına oklarını ve yayını almış. Gece karanlığında kolayca farkedilmemek için koyu giysilere bürünüp ağaca tırmanmış. Sağlam bir dala tünemiş. Bu dalın üstünde uykuya dalmanın kolay olmayacağını biliyormuş.

Sabah şafak sökmeden hemen önce alnının ortasında tek bir gözü olan kocaman bir dev gelip elmayı dalından koparmış. Tam arkasını dönüp hızlıca kaçarken küçük oğlan bir ok atarak devi ayağından vurmuş. Dev çok büyük olduğu için ok onu öldürmeye yetmemiş ama ayağı oldukça derin bir yara almış. Buna rağmen hızlı, kocaman adımlarla orayı terk etmeyi başarmış. Küçük oğlan saraya dönüp olanları anlatmış. Böylece üç kardeş, devin yarasından akan kan damlalarını takip ederek onu bulmaya ve çalınan elmayı geri almaya karar vermişler.

Ağabeyler kılıçlarını kuşanmış. En küçük kardeş de oklarını ve yayını yanına almış ve birlikte yola koyulmuşlar. Devin kanlı ayak izlerini takip ederek çok uzakta olmayan bir kuyunun başına gelmişler. İzler orada son bulduğu için devin bu kuyuda olduğunu anlamışlar. Aralarında anlaşmışlar ve en büyük oğlanı beline kalın bir urgan bağlayarak kuyudan aşağı indirmeye karar vermişler. Oğlan yukarı çıkmak istediğinde urganı çekerek haber verecekmiş.

Kuyu çok derin ve karanlıkmış. Büyük oğlan daha birkaç metre derine iner inmez korkarak “Beni yukarı çekin, burası çok soğuk ve karanlık!” diye bağırmış. Kardeşleri onu hemen yukarı çekmişler. Ortanca oğlan biraz daha sabretse de kuyunun karanlığında ilerledikçe içini büyük bir korku sarmış ve hemen yeryüzüne çıkmak için bağırıp kardeşlerinden kendisini yukarı çekmelerini istemiş.

Sıra küçük oğlana geldiğinde ağabeylerine şöyle demiş:

“Korkup bağırırsam sakın beni yukarı çekmeyin. Tam tersine daha da derine indirin.” demiş. “Devi öldürüp geri gelmeye olduğumda ipe asılacağım. O zaman beni kuyudan çıkarırsınız.”

Ağabeyleri onun dediklerini yapmış ve oğlan bu şekilde kuyunun dibine inmiş. Orada kocaman bir kapı görmüş. Beline bağlı urganı çözmüş ve kapıdan içeri girmiş. Burası devin eviymiş. Ev, değeri belli olmayan hazinelerle doluymuş. Bir köşede elindeki altın elmayla oynayan güzeller güzeli bir prenses oturuyormuş. Kız delikanlıyı görünce şaşırmış ve elindeki elma düşüp yuvarlanmış. Endişe içinde ”Siz kimsiniz?” diye sormuş. Padişahın oğlu kendisini tanıtmış.

Prenses:

”Dev beni kaçırdı ve burada esir tutuyor. Birazdan uyumak için geri gelir. Lütfen hemen buradan kaç” demiş. Ama delikanlı devi öldürmeye kararlıymış. O zaman kız “Dikkatli ol. Dev gözleri açık uyur ve uykusu çok hafiftir. Eğer onu uykusunda öldürmeyi başarırsan ikimizin de canı kurtulur. Değilse yeryüzünü bir daha göremeyiz.” demiş.

Kız sözünü bitirir birirmez ortalığı zangır zangır titreten ayak sesleri duyulmuş. Oğlan çabucak bir döşeğin arkasında saklanmış. Dev gelip yatağına uzanmış ve gözü açık bir şekilde uykuya dalmış. Keskin bir nişancı olan oğlan okunu çekip onu oracıkta vurmuş. Böylece kızla ikisi kurtulmuşlar. Orada birbirlerine âşık oldukları için saraya ulaşır ulaşmaz evlenmeye karar vermişler. Altın elmayı da alıp kuyunun dibine gitmişler.

Delikanlı ipi önce kızın beline bağlamak istemiş. Bunu anlayan kız:

“Âğabeylerin eğer beni görürlerse kıskanıp seni burada bırakabilirler.” demiş.

Delikanlı bunun imkânsız olduğunu söylemiş. O zaman prenses:

“Olur da işler benim tahmin ettiğim gibi gelişirse ve sen burada kalırsan devin evinin arkasındaki bahçeye çık. Orada beklemeye başla. Bir süre sonra ortaya biri ak, diğeri kara iki tane koç çıkacak ve birbirleriyle kavgaya tutuşacaklar. Onlardan ak olanın üstüne atlarsan seni yeryüzüne çıkarır. Bu koçlar çok hızlı hareket eder. Elini çabuk tutmalısın. Yanlışlıkla kara olana binersen kendini yerin yedi kat altında bulursun. Oradan nasıl kurtulacağını ben bile bilmiyorum.” diye açıklamış.

Oğlan bunları can kulağıyla dinlemesine rağmen ağabeylerinin kendisine böyle bir kötülük yapacaklarına hiç olasılık vermemiş. İpi önce kızın beline bağlamış ve bütün kuvvetiyle çekmiş. Ağabeyleri kardeşlerinin geri gelmek istediğini düşünüp kızı yukarı çekmişler. Karşılarında elinde altın elma tutan güzeller güzeli bir prenses görünce dilleri tutulmuş. Kız aşağıda olanları oğlanlara anlatmış. Ağabeyler bu güzel kızla evleneceği için kardeşlerini çok kıskanmışlar. Prenses, sevdiğinin kuyudan çıkarılmasını beklerken oğlanlar ipi salıp kardeşlerini orada bırakmaya karar vermişler. Kızı da susması için tehdit etmişler. Saraya döndüklerinde padişaha oğlanın öldüğünü söylemişler. Padişah duydukları karşısında çok üzülmüş ve kara yaslar bağlamış.

Delikanlıysa uzun süre kuyunun dibinde bekleyip durmuş, ama sonunda kimsenin onu yukarı çıkarmayacağını anlamış. Başına gelenlere çok üzülse de olanları kabul etmekten başka yol olmadığını görmüş. Kızın ona önerdiği gibi devin evine geri dönmüş. Bahçeye açılan kapıdan çıkıp beklemeye başlamış.

Biraz zaman geçince tam da prensesin dediği gibi ortalık yerde iki adet kocaman koç belirip birbirleriyle dövüşmeye başlamış. Oğlan elinden geldiğince çabuk şekilde ak koçun üzerine doğru atlamış. Ama koçlar o kadar hızlı hareket ediyorlarmış ki kendisini önce kara koçun sırtında, ardından da göz açıp kapayıncaya kadar yerin yedi kat altında bulmuş. Oraya varır varmaz kara koç yok olmuş.

Zavallı delikanlı şaşkınlık içinde daha önce hiç bulunmadığı bu yerde kendisine yardım edebilecek birini aramaya başlamış. Epey yürüdükten sonra bir ormanın kıyısında, karşısına küçük bir kulübe çıkmış. Delikanlı kulübenin kapısını çalıp bir bardak su ve biraz ekmek istemiş. Evin sahibi yaşlı kadın onu içeriye buyur etmiş. Delikanlıya çokca ekmek ve birazcık da su vermiş ve demiş ki:

“Oğlum sana daha fazlasını ikram edemiyorum, çünkü bizim de başka suyumuz kalmadı. Son zamanlarda pınarımızın başına bir ejderha dadandı. Sabah akşam orada duruyor ve kimsenin bir damla içmesine izin vermiyor. Ne yaptıysak başedemedik. Senin gibi nice yiğit onu alt etmeye çalışırken canından oldu.

Delikanlı kadından pınarın yerini öğrendikten sonra ona teşekkür ederek ejderhayı bulmak üzere yola çıkmış. Daha suya yaklaşmadan, ejderha ona saldırmak için hazırlanmış. Oğlan çok iyi bir okçu olduğu için uzunca bir uğraştan sonra ejderhayı oklarıyla vurup öldürmeyi başarmış.

Pınardan kana kana su içtikten sonra dinlenmek için biraz ilerideki bir ağacın altına uzanmak istemiş. Tam o anda dev bir yılanın ağaçtaki içi yavru dolu kuş yuvasına doğru kıvrılarak yaklaştığını görmüş. Yavru kuşlar yuvalarında, gelmekte olan tehlikeden habersiz yiyecek aramaya çıkan annelerini beklemekteymiş. Oğlan bir hamlede yılanı öldürüp yavruları kurtarmış.

O sırada yuvaya dönmekte olan anne kuş bu olaylara uzaktan tanık olmuş ve delikanlıya:

“Ben Zümrüt-ü Anka kuşuyum. Sen yetişip benim yavrularımın canını kurtararak bana dünyanın en büyük iyiliğini yaptın. Şimdi dile benden ne dilersen.” demiş

Oğlan başından geçenleri Zümrüt-ü Anka kuşuna anlatmış ve tek isteğinin eve dönmek olduğu söylemiş.

Zümrüt-ü Anka kuşu, “ Sana yardım etmek isterim, ama orası çok uzak. Seni ülkene götürebilmem için bana kırk kazan et ve kırk kazan da su bulman gerek. Ben ‘gak’ deyince ağzıma bir parça et, ‘guk’ deyince su vereceksin. Böylece seni mola vermeden olabildiğince çabuk götürüp yavrularıma geri dönebilirim.” diyerek ne yapılması gerektiğini anlatmış

Delikanlı ejderhayı öldürüp oranın halkını susuzluktan kurtardığı için herkes ona yardım etmiş. Kırk kazan eti ve suyu hazırlamışlar; böylece oğlan Zümrüt-ü Anka kuşunun sırtına oturmuş. Kazanları da kuşun iki yanına astıktan sonra yola çıkmışlar. Oğlan kuşun tembih ettiği gibi ona her gak dediğinde et guk dediğinde su veriyormuş. Ne var ki yolculuk çok uzunmuş, daha oğlanın ülkesine varamadan kazandaki etler bitmiş. Karnı acıkan kuş gak deyince oğlan mecburen bacağından bir parça et koparıp kuşun ağzına koymuş. Eti tadan kuş bir daha ses etmeden ve hiç durmadan uçarak oğlanı evine getirmiş.

Delikanlı, Zümrüt-ü Anka kuşunun sırtından indiğinde topallıyormuş. O zaman kuş, dilinin altında sakladığı et parçasını çıkarıp ona geri vererek, “Biz insan eti yemeyiz. Verdiğin son parçanın senin kendi etin olduğunu anlayınca onu sakladım.” demiş.

Delikanlı kuşa teşekkür etmiş ve bacağından kopan parçayı yerine koymuş. Böylece hemen iyileşmiş. Saraya döndüğünde onu görünce hem çok şaşıran hem de çok sevinen babasına ve sevdiği kıza kavuşmuş. Yaptıklarına çok pişman olan ağabeyleri ondan özür dilemişler. Zümrüt-ü Anka kuşu ise yavrularını daha fazla yalnız bırakmamak için çok beklemeden yola çıkmış.

Delikanlı ve prenses tam kırk gün kırk gece süren bir düğünle evlenmişler. Birlikte uzun ve mutlu bir ömür yaşamışlar.

Gökten üç elma düşmüş: 
Biri onların, biri okuyanın, biri de yazanın başına…

Eylem Rosseland ❤️