Altın Elma



Altın Elma

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde uzak mı uzak bir ülkede, görkemli bir sarayda üç oğlu ile birlikte yaşayan bir padişah varmış. Sarayın rengârenk bahçesinde, yılda yalnızca bir tane meyve veren kocaman bir elma ağacı bulunuyormuş. Bu ağacın meyvesi çok özelmiş, çünkü hem bir gecede büyüyüp olgunlaşıyormuş, hem de altındanmış. Ne var ki sarayın bahçesine epeydir bir hırsız dadanmış. Her yıl, ağaç elmasını verdiği gece, herkesten önce gelerek onu çalıyormuş. Elmayı tüm yıl boyunca sabırsızlıkla bekleyen padişah hep hayal kırıklığına uğruyormuş.

O yıl, Padişah’ın ilk oğlu artık yeterince büyüdüğü için elma ağacının altında nöbet tutmaya karar vermiş ve babasına:

“Sevgili babacığım, izniniz olursa bu gece ağacın altında bekleyip hırsız geldiğinde onu yakalamak ve altın elmayı size kendi ellerimle getirmek isterim.” demiş.

Oğlunun bu cesaretini gören padişah çok memnun olmuş ve ona izin vermiş.

O akşam güneş batıp yıldızlar lacivert gökyüzünü süslemeye başlayınca, oğlan kılıcını kuşanıp bahçeye gitmiş ve elma ağacının altına uzanmış. Orada uzun süre sabırla beklemiş, ama gözlerini sürekli açık tutmak sandığı kadar kolay değilmiş. Gecenin ilerleyen saatlerinde etraftaki sessizliğe katılıp derin bir uykuya dalmış. Şafak sökerken gözlerini açtığında altın elmanın çoktan çalındığını görmüş. Yapacak hiçbir şey olmadığını kabul ederek büyük bir üzüntü ile saraya dönmüş.

Aradan tam bir yıl geçmiş. Büyüyen ortanca oğlan, cesaretini kanıtlamak için elma hırsızını yakalamaya karar vermiş. O da babasından izin isteyerek kılıcını kuşanmış ve ağacının altında beklemeye koyulmuş. Aysız bir geceymiş ve yıldızlar sessizce gökyüzünde ışıldıyormuş. Gözünü bile kırpmadan tetikte beklemekte olan oğlanın canı sıkılmaya başlamış ve yıldızları saymaya karar vermiş. Ne kadar sayarsa saysın yıldızlar bir türlü bitmiyormuş. Derken uyku bastırmış ve daha gece yarısı bile olmadan gözleri kapanıvermiş. 

Gün doğumu ile birlikte uyandığında altın elmanın yerinde yeller esiyormuş. Ortanca oğlan da hayal kırıklığı içinde saraya dönüp ailesine kötü haberi vermiş.

Bir sonraki yıl sıra küçük oğlana gelmiş. O, ağabeylerinin deneyiminden ders alan çok akıllı bir gençmiş. Çok da iyi bir okçuymuş. Ağacın altında nöbet tutmaya giderken yanına oklarını ve yayını almış. Gece karanlığında kolayca farkedilmemek için koyu giysilere bürünüp ağaca tırmanmış. Sağlam bir dala tünemiş. Bu dalın üstünde uykuya dalmanın kolay olmayacağını biliyormuş.

Sabah şafak sökmeden hemen önce alnının ortasında tek bir gözü olan kocaman bir dev gelip elmayı dalından koparmış. Tam arkasını dönüp hızlıca kaçarken küçük oğlan bir ok atarak devi ayağından vurmuş. Dev çok büyük olduğu için ok onu öldürmeye yetmemiş ama ayağı oldukça derin bir yara almış. Buna rağmen hızlı, kocaman adımlarla orayı terk etmeyi başarmış. Küçük oğlan saraya dönüp olanları anlatmış. Böylece üç kardeş, devin yarasından akan kan damlalarını takip ederek onu bulmaya ve çalınan elmayı geri almaya karar vermişler.

Ağabeyler kılıçlarını kuşanmış. En küçük kardeş de oklarını ve yayını yanına almış ve birlikte yola koyulmuşlar. Devin kanlı ayak izlerini takip ederek çok uzakta olmayan bir kuyunun başına gelmişler. İzler orada son bulduğu için devin bu kuyuda olduğunu anlamışlar. Aralarında anlaşmışlar ve en büyük oğlanı beline kalın bir urgan bağlayarak kuyudan aşağı indirmeye karar vermişler. Oğlan yukarı çıkmak istediğinde urganı çekerek haber verecekmiş.

Kuyu çok derin ve karanlıkmış. Büyük oğlan daha birkaç metre derine iner inmez korkarak “Beni yukarı çekin, burası çok soğuk ve karanlık!” diye bağırmış. Kardeşleri onu hemen yukarı çekmişler. Ortanca oğlan biraz daha sabretse de kuyunun karanlığında ilerledikçe içini büyük bir korku sarmış ve hemen yeryüzüne çıkmak için bağırıp kardeşlerinden kendisini yukarı çekmelerini istemiş.

Sıra küçük oğlana geldiğinde ağabeylerine şöyle demiş:

“Korkup bağırırsam sakın beni yukarı çekmeyin. Tam tersine daha da derine indirin.” demiş. “Devi öldürüp geri gelmeye olduğumda ipe asılacağım. O zaman beni kuyudan çıkarırsınız.”

Ağabeyleri onun dediklerini yapmış ve oğlan bu şekilde kuyunun dibine inmiş. Orada kocaman bir kapı görmüş. Beline bağlı urganı çözmüş ve kapıdan içeri girmiş. Burası devin eviymiş. Ev, değeri belli olmayan hazinelerle doluymuş. Bir köşede elindeki altın elmayla oynayan güzeller güzeli bir prenses oturuyormuş. Kız delikanlıyı görünce şaşırmış ve elindeki elma düşüp yuvarlanmış. Endişe içinde ”Siz kimsiniz?” diye sormuş. Padişahın oğlu kendisini tanıtmış.

Prenses:

”Dev beni kaçırdı ve burada esir tutuyor. Birazdan uyumak için geri gelir. Lütfen hemen buradan kaç” demiş. Ama delikanlı devi öldürmeye kararlıymış. O zaman kız “Dikkatli ol. Dev gözleri açık uyur ve uykusu çok hafiftir. Eğer onu uykusunda öldürmeyi başarırsan ikimizin de canı kurtulur. Değilse yeryüzünü bir daha göremeyiz.” demiş.

Kız sözünü bitirir birirmez ortalığı zangır zangır titreten ayak sesleri duyulmuş. Oğlan çabucak bir döşeğin arkasında saklanmış. Dev gelip yatağına uzanmış ve gözü açık bir şekilde uykuya dalmış. Keskin bir nişancı olan oğlan okunu çekip onu oracıkta vurmuş. Böylece kızla ikisi kurtulmuşlar. Orada birbirlerine âşık oldukları için saraya ulaşır ulaşmaz evlenmeye karar vermişler. Altın elmayı da alıp kuyunun dibine gitmişler.

Delikanlı ipi önce kızın beline bağlamak istemiş. Bunu anlayan kız:

“Âğabeylerin eğer beni görürlerse kıskanıp seni burada bırakabilirler.” demiş.

Delikanlı bunun imkânsız olduğunu söylemiş. O zaman prenses:

“Olur da işler benim tahmin ettiğim gibi gelişirse ve sen burada kalırsan devin evinin arkasındaki bahçeye çık. Orada beklemeye başla. Bir süre sonra ortaya biri ak, diğeri kara iki tane koç çıkacak ve birbirleriyle kavgaya tutuşacaklar. Onlardan ak olanın üstüne atlarsan seni yeryüzüne çıkarır. Bu koçlar çok hızlı hareket eder. Elini çabuk tutmalısın. Yanlışlıkla kara olana binersen kendini yerin yedi kat altında bulursun. Oradan nasıl kurtulacağını ben bile bilmiyorum.” diye açıklamış.

Oğlan bunları can kulağıyla dinlemesine rağmen ağabeylerinin kendisine böyle bir kötülük yapacaklarına hiç olasılık vermemiş. İpi önce kızın beline bağlamış ve bütün kuvvetiyle çekmiş. Ağabeyleri kardeşlerinin geri gelmek istediğini düşünüp kızı yukarı çekmişler. Karşılarında elinde altın elma tutan güzeller güzeli bir prenses görünce dilleri tutulmuş. Kız aşağıda olanları oğlanlara anlatmış. Ağabeyler bu güzel kızla evleneceği için kardeşlerini çok kıskanmışlar. Prenses, sevdiğinin kuyudan çıkarılmasını beklerken oğlanlar ipi salıp kardeşlerini orada bırakmaya karar vermişler. Kızı da susması için tehdit etmişler. Saraya döndüklerinde padişaha oğlanın öldüğünü söylemişler. Padişah duydukları karşısında çok üzülmüş ve kara yaslar bağlamış.

Delikanlıysa uzun süre kuyunun dibinde bekleyip durmuş, ama sonunda kimsenin onu yukarı çıkarmayacağını anlamış. Başına gelenlere çok üzülse de olanları kabul etmekten başka yol olmadığını görmüş. Kızın ona önerdiği gibi devin evine geri dönmüş. Bahçeye açılan kapıdan çıkıp beklemeye başlamış.

Biraz zaman geçince tam da prensesin dediği gibi ortalık yerde iki adet kocaman koç belirip birbirleriyle dövüşmeye başlamış. Oğlan elinden geldiğince çabuk şekilde ak koçun üzerine doğru atlamış. Ama koçlar o kadar hızlı hareket ediyorlarmış ki kendisini önce kara koçun sırtında, ardından da göz açıp kapayıncaya kadar yerin yedi kat altında bulmuş. Oraya varır varmaz kara koç yok olmuş.

Zavallı delikanlı şaşkınlık içinde daha önce hiç bulunmadığı bu yerde kendisine yardım edebilecek birini aramaya başlamış. Epey yürüdükten sonra bir ormanın kıyısında, karşısına küçük bir kulübe çıkmış. Delikanlı kulübenin kapısını çalıp bir bardak su ve biraz ekmek istemiş. Evin sahibi yaşlı kadın onu içeriye buyur etmiş. Delikanlıya çokca ekmek ve birazcık da su vermiş ve demiş ki:

“Oğlum sana daha fazlasını ikram edemiyorum, çünkü bizim de başka suyumuz kalmadı. Son zamanlarda pınarımızın başına bir ejderha dadandı. Sabah akşam orada duruyor ve kimsenin bir damla içmesine izin vermiyor. Ne yaptıysak başedemedik. Senin gibi nice yiğit onu alt etmeye çalışırken canından oldu.

Delikanlı kadından pınarın yerini öğrendikten sonra ona teşekkür ederek ejderhayı bulmak üzere yola çıkmış. Daha suya yaklaşmadan, ejderha ona saldırmak için hazırlanmış. Oğlan çok iyi bir okçu olduğu için uzunca bir uğraştan sonra ejderhayı oklarıyla vurup öldürmeyi başarmış.

Pınardan kana kana su içtikten sonra dinlenmek için biraz ilerideki bir ağacın altına uzanmak istemiş. Tam o anda dev bir yılanın ağaçtaki içi yavru dolu kuş yuvasına doğru kıvrılarak yaklaştığını görmüş. Yavru kuşlar yuvalarında, gelmekte olan tehlikeden habersiz yiyecek aramaya çıkan annelerini beklemekteymiş. Oğlan bir hamlede yılanı öldürüp yavruları kurtarmış.

O sırada yuvaya dönmekte olan anne kuş bu olaylara uzaktan tanık olmuş ve delikanlıya:

“Ben Zümrüt-ü Anka kuşuyum. Sen yetişip benim yavrularımın canını kurtararak bana dünyanın en büyük iyiliğini yaptın. Şimdi dile benden ne dilersen.” demiş

Oğlan başından geçenleri Zümrüt-ü Anka kuşuna anlatmış ve tek isteğinin eve dönmek olduğu söylemiş.

Zümrüt-ü Anka kuşu, “ Sana yardım etmek isterim, ama orası çok uzak. Seni ülkene götürebilmem için bana kırk kazan et ve kırk kazan da su bulman gerek. Ben ‘gak’ deyince ağzıma bir parça et, ‘guk’ deyince su vereceksin. Böylece seni mola vermeden olabildiğince çabuk götürüp yavrularıma geri dönebilirim.” diyerek ne yapılması gerektiğini anlatmış

Delikanlı ejderhayı öldürüp oranın halkını susuzluktan kurtardığı için herkes ona yardım etmiş. Kırk kazan eti ve suyu hazırlamışlar; böylece oğlan Zümrüt-ü Anka kuşunun sırtına oturmuş. Kazanları da kuşun iki yanına astıktan sonra yola çıkmışlar. Oğlan kuşun tembih ettiği gibi ona her gak dediğinde et guk dediğinde su veriyormuş. Ne var ki yolculuk çok uzunmuş, daha oğlanın ülkesine varamadan kazandaki etler bitmiş. Karnı acıkan kuş gak deyince oğlan mecburen bacağından bir parça et koparıp kuşun ağzına koymuş. Eti tadan kuş bir daha ses etmeden ve hiç durmadan uçarak oğlanı evine getirmiş.

Delikanlı, Zümrüt-ü Anka kuşunun sırtından indiğinde topallıyormuş. O zaman kuş, dilinin altında sakladığı et parçasını çıkarıp ona geri vererek, “Biz insan eti yemeyiz. Verdiğin son parçanın senin kendi etin olduğunu anlayınca onu sakladım.” demiş.

Delikanlı kuşa teşekkür etmiş ve bacağından kopan parçayı yerine koymuş. Böylece hemen iyileşmiş. Saraya döndüğünde onu görünce hem çok şaşıran hem de çok sevinen babasına ve sevdiği kıza kavuşmuş. Yaptıklarına çok pişman olan ağabeyleri ondan özür dilemişler. Zümrüt-ü Anka kuşu ise yavrularını daha fazla yalnız bırakmamak için çok beklemeden yola çıkmış.

Delikanlı ve prenses tam kırk gün kırk gece süren bir düğünle evlenmişler. Birlikte uzun ve mutlu bir ömür yaşamışlar.

Gökten üç elma düşmüş: 
Biri onların, biri okuyanın, biri de yazanın başına…

Eylem Rosseland ❤️