

I got stars in my beard
And I feel real weird for youBeneath the bebop moon
I’m howling like a loon for you
Beneath the mambo sun
I’ve got to be the one for youT. Rex (Mambo Sun-1972)

Merhaba,
T.Rex’in ilginç şarkısı Mambo Sun, elli dört yaşında olmasına karşın sizce de hâlâ taze ve güncel değil mi? Ben bu şarkıyı ara sıra dinler, sonra unuturum. Bu sabah yine neşeli bir şeye ihtiyaç duyunca aklıma geldi ve yine çocuk gibi sevindim.
Mambo Sun arka planda çalmaya başlayınca, ben yine sözlerde geçen “sakallarında yıldızlar olan” adamları düşünmeye başladım. Deichman kütüphanesinin güneş alan salonlarından birinde oturmuş, gerçekten de kimlerin kendi ışıklarını saçtığını ve karanlıklarımızı aydınlattığını soruyorum kendime. Sanırım bu kez yanıt bana kendiliğinden geliyor. Bunlar bence olsa olsa ömrünü yaşamı yeniden yaratmaya adamış güzel insanlardır. Sıradan sözcüklerden şiir yapıp kalplerimizi birbirine bağlayan, renkleri bir araya getirip gördüklerini tuvallerde bize gösteren, yeni düşüncelerle ufkumuzu genişleten, mermerden melek ve şapkadan tavşan çıkarabilen ışıklı insanlar… İşte bugün ben de bloğumuzda böyle sanatçıların hayatımıza soktuğu üç yaratıcı eseri konuk etmek istedim. Mambo Sun’dan sonra ikinci konuğumuz 18. yüzyıl Fransız rokoko resminin en önemli ressamlarından biri olan Jean-Honoré Fragonard (1732-1806) tarafından 1767 yılında yapılan Salıncak (The Swing) adlı tablo.
Eserlerinde ışığı, doğayı ve insan neşesini neredeyse müzik gibi akıp giden fırça darbeleriyle resmetmiş, yaşadığı döneminin zarafetini, hafifliğini ve neşesini bugün bile canlı tutmayı başaran Fragonard’ı ve ünlü resmini bu blog yazısı için özellikle seçtim. Çünkü bu esere son zamanlarda sık sık bakıyorum ve her görüşümde hissettiğim iç ferahlığını burada paylaşmak istiyorum. Sizde durum nasıl bilmiyorum, ama benim ve yakınlarımın evlerine yaz bir yandan tüm sıcaklığıyla yerleşirken, bir yandan hemen her şey serin ve taze rüzgarlarla değişmekte. Biz tüm bu değişimlerin ortasında dururken, bir yandan eksik kalmasın diye sürekli bir şeyleri kutluyor, bir şeylere şaşırıyor ve iyi haberlerle kötülerin arasının nasıl da böyle kısalabildiğini hayretle izliyoruz. Böyle zamanlarda insan mutlu bir melodiye, umutlu bir şiire, güzel resimlere daha çok özlem duyuyor belki.
Salıncak’a baktıkça kaygısız zamanların, canlanmanın, neşenin ve doğanın oyuncu dekorunun insan eliyle yeniden biçim almış halini görüyorum sanki. Eskiden ne zaman bu tablonun bir fotoğrafı karşıma çıksa, gözüm genç kızın adeta havaya karışan yavruağzı elbisesine ve yerde uzanmakta olan hayranına attığı ipek terliğine takılırdı. Sıra büyük resme gelene kadar, kısalmış dikkat aralığım beni çoktan başka diyarlara götürmüş olurdu. Gökyüzündeki derinliği, onu neredeyse tamamen kaplayan ağaçların ululuğunu ve bu ağaçların dallarındaki, kendi yazına açan taze çiçeklerden sadece bir tanesi olan genç kızın neşesini, muzipliğini ve yaşama sevincini ancak kavrayabiliyorum.
Bahçenin kokusunu alıyor, meleğin bile susturamadığı kahkahaları, yaprakların sohbetini ve kuş cıvıltılarını duyabiliyorum. Siz de küçük, renkli bir kuş olup o güzelim dalların arasında gökyüzüne doğru süzüldüğünüzü düşlüyor musunuz, merak ediyorum. Belki daha büyük bir masal kuşu olup, ipek terliği genç adamın kafasına düşmeden havada yakalamak ve böylece oyunun bir parçası olmak da pek hoş olabilirdi.
Ne yazık ki sadece dileyerek bir masal kuşuna dönüşemeyeceğimizi anlayacak kadar büyümüş bulunuyoruz, ama hala dilediğimiz kadar masal okumanın ve düş kurmanın keyfimize kalmış olduğunu da biliyoruz. Belki de bu nedenle Fragonard’ın bahçesinde gezerken aklıma eski masallar geldi. Bunların arasında ilk sırayı elbette Grimm kardeşlerin Dans Eden On İki Prenses’i aldı. Yazımızı Grimm kardeşlerle ve Salıncak’ın kahramanı kızla onun oyuncu terliğinden geri kalmayacak kadar muzip on iki prensesin hikâyesiyle bitirelim istiyorum.
Güzelliklerle uğraşırken yolumuzu aydınlatan iki diğer adam da Grimm kardeşler. Onlar yalnızca masal anlatıcıları değil, aynı zamanda halk hafızasının peşine düşmüş iki büyük araştırmacıydı. Jacob ve Wilhelm Grimm, Almanya’nın köylerini, kasabalarını dolaşarak unutulmaya yüz tutmuş öyküleri ve insanların yüzyıllardır birbirine anlattığı masalları kayda geçirdiler. Bu masallardan biri olan Die zertanzten Schuhe (Dans Etmekten Eskimiş Ayakkabılar) dilimize Dans Eden On İki Prenses olarak çevrilmiş. Bu benim en sevdiğim masallardan biri ve onu burada sizinle paylaşabildiğim için mutluyum. Yazının sonunda bu masalı Türkçe olarak okuyabilirsiniz. Ayrıca kaynaklar kısmına faydalandığım İngilizce sayfanın ve masalın Almanca orjinalini yayımlayan bir internet sitesinin linkini ekleyeceğim. Dilerim severek okursunuz.
Bundan sonraki iki yazımız eski bir masal ve dört resimli kitap hakkında olacak. O zamana kadar baharın tadını çıkarmanız ve nice güneşli gün görmeniz dileğiyle,
Sevgiler
Eylem Rosseland ❤️



Dans Eden On İki Prenses
Bir zamanlar, her biri diğerinden daha güzel on iki kızı olan bir kral vardı. Kızların hepsi, yan yana dizilmiş yatakların bulunduğu tek bir odada birlikte uyurdu. Her gece kızlar uyumak üzere yataklarına yattıktan sonra kral odalarının kapısını kilitler, bir güzel de sürgülerdi. Ancak sabahları kapıyı açtığında, kimsenin açıklayamadığı bir şekilde kızların ayakkabılarının dans etmekten aşınmış olduğunu görürdü. Bunun nasıl olduğunu ise kimse bir türlü açıklayamadığı için kral sonunda bir duyuru yaptırmaya karar verdi. Bu duyuruya göre prenseslerin geceleri dans etmek için nereye gittiklerini ortaya çıkarabilen kişi, kızlarından biriyle evlenecek ve kendisi öldüğünde de onun yerine tahta geçip kral olacaktı. Söz verip sırrı üç gün üç gece içinde çözemeyenlerse bunu canlarıyla ödeyecekti.
Çok geçmeden bir prens ortaya çıktı ve bu görevi üstlenmek istediğini belirtti. Bu isteği olumlu karşılandı ve genç adam, akşam olunca prenseslerin yatak odasına bitişik bir odaya götürüldü. Yatağı oraya yerleştirildi; çünkü prenseslerin dans etmek için nereye gittiklerini izlemesi gerekiyordu. Kızların gizlice bir şey yapmamaları veya başka bir yere gitmemeleri için oda kapısı açık bırakıldı. Ancak prensin göz kapakları kurşun gibi ağırlaşmıştı ve derin bir uykuya daldı. Sabah uyandığında on iki prensesin on ikisinin de gece dans etmeye gitmiş olduğunu anladılar; çünkü ayakkabılarının tabanları delik deşikti. İkinci ve üçüncü gece de aynı şey yaşandı ve böylece prens kızların nereye gittiğini ortaya çıkaramamasını canıyla ödedi. Ardından bu görevi deneyen pek çok kişi ortaya çıktı, ama ne yazık ki hepsinin sonu aynı oldu. Ta ki yaralı olduğu için artık ülkesine hizmet edemeyen yoksul bir asker, kralın yaşadığı kente giderken yolda yaşlı bir kadınla karşılaşana dek. Kadın askere nereye gittiğini sorduğunda asker,
“Aslında kendim de pek bilmiyorum,” dedi ve şaka yollu ekledi: “Prenseslerin ayakkabılarını nerede parçaladıklarını bulup kral olmayı aklımdan geçiriyordum.”
“Bu o kadar da zor değil,” dedi yaşlı kadın. “Gece sana ikram edilen şarabı içmeyip derin bir uykuya dalmış gibi yapman yeterli.”
Kadın bunları söyledikten sonra gence bir pelerin verdi ve şöyle ekledi:
“Bu pelerini giydiğinde görünmez olacaksın. Böylece kimse farketmeden gizlice kızların peşinden gidebileceksin.”
Asker bu değerli öğüdü ve hediyayi aldıktan sonra cesaretini toplayıp kralın huzuruna çıktı. Prenseslerin geceleri nereye gittiğini bulma görevine talip olduğunu bildirdi. O da daha önceki adaylar gibi kabul edildi. Üzerine soylu giysiler giydirildi. Akşam olup da yatma zamanı geldiğinde, onu da diğerlerinin kalmış olduğu odaya götürdüler. Genç yatağa girmek üzereyken, prenseslerin en büyüğü elinde bir kadeh şarapla geldi. Asker ikram edileni içmemek için çenesinin altına önceden bir sünger bağlamıştı. Böylece kızın getirdiği şarabı içmeden süngere akıttı. Sonra yatağına uzandı; bir süre sonra da derin uykudaymış gibi horlamaya başladı.
On iki prenses horlayan askeri duyup güldüler. En büyükleri, “Yazık, bu da da hayatını kurtarabilirdi,” dedi. Ardından hep birlikte kalktılar ve dolapları açtılar. Birbirinden güzel giysilerini çıkardılar, aynalarının karşısına geçip giyindiler. Dansa gitmenin keyfini düşündükçe yerlerinde duramıyorlardı. Yalnız kızların en küçüğü, “Nedenini bilmiyorum, fakat ben sizin kadar mutlu değilim. Çok tuhaf ama sanki başımıza bir felaket gelecekmiş gibi hissediyorum ,” dedi.
“Her zamanki gibi korkak tavukluk yapıyorsun,” dedi en büyükleri. “Buraya gelip de başarısız olan onca prensi unuttun mu? Bu askere aslında uyku veren bir içecek içirmeye bile gerek yoktu; o muhtemelen zaten uyanmayacaktı.”
Kızlar hep birlikte hazırlandıktan sonra askeri dikkatle incelediler. Asker gözlerini kapatmış, kıpırdamadan yatıyordu; bu yüzden kendilerini güvende hissettiler. En büyük prenses yatağına yaklaşıp hafifçe vurdu. Yatak birden yere çöktü ve tam orada bir geçit açıldı. Kızlar sırayla bu geçitten aşağı inmeye başladılar. En önden en büyük prenses gidiyordu. Her şeyi izleyen asker daha fazla beklemedi, pelerinini giydi ve kızları takip etmeye başladı. En küçük prensesin arkasından yürüyordu.. Merdivenlerin yarısında yanlışlıkla kızın elbisesine bastı. Kız korkuyla, “Bu da ne? Elbisemi kim çekiyor?” diye bağırdı.
“Saçmalama!” dedi en büyükleri. “Bir çiviye takılmıştır.”
Aşağı indiklerinde gümüşten yaprakları ışıl ışıl ışıldayan ağaçlarla dolu büyüleyici bir yoldaydılar. Asker, “Yanıma bir hatıra almalıyım,” diye düşündü ve bir daldan küçük bir parça kopardı. Ağaç yüksek bir çıtırtıyla kırıldı. En küçük prenses yine korkuyla seslendi: “Bunu duydunuz mu? Bir şeyler ters gidiyor.”
Ama en büyükleri, “Prenslerimizden kurtulduğumuz için atılan bir sevinç atışıdır,” dedi.
Sonra altın yapraklı ağaçların bulunduğu başka bir yoldan geçtiler; ardından yaprakları pırlanta gibi parlayan üçüncü bir yola vardılar. Asker her birinden birer dal kopardı. Her seferinde çıkan ses en küçük prensesi korkutsa da en büyükleri bunun bir selam atışı olduğunu söyleyip geçiştirdi.
Yollarına devam ettiler ve büyük bir göle ulaştılar. Gölün üzerinde on iki küçük gondol vardı; her birinde yakışıklı birer prens oturuyordu. Her prens bir prensesi yanına aldı. Asker ise en küçük prensesin yanına oturdu.
Genç prens, “Bugün kayık neden bu kadar ağır anlayamıyorum. Karşıya geçebilmek için bütün gücümle kürek çekmem gerekecek,” dedi.
“Bunun nedeni ne olabilir ki?” dedi en küçük prenses. “Herhâlde sıcak hava yüzünden bana ağırlık bastı.”
Gölün karşı kıyısında, içinden trompet ve davul sesleri yükselen, ışıl ışıl bir saray vardı. Oraya kürek çektiler, içeri girdiler. Prensler gönül verdikleri prenseslerle dans etti. Asker ise kimse görmeden onlarla birlikte dans ediyordu. Prenseslerden biri eline bir kadeh aldığında asker içindekini içiveriyordu. Kız kadehi dudaklarına götürdüğünde kadehi boş buluyordu. En küçük prenses bu duruma korkuyla tepki verse de en büyükleri onu susturuyordu. Sabah saat üçe kadar dans ettiler. Ayakkabıları tamamen parçalanınca eğlenceyi bırakmak zorunda kaldılar.
Prensler onları yeniden gölün karşısına geçirdi. Asker bu kez en büyük prensesin yanına oturmuştu. Prensler ve prensesler kıyıda vedalaştılar ve ertesi gece yeniden buluşacaklarına söz verdiler. Merdivenlere geldiklerinde asker öne koşup yatağına uzandı. Prensesler yorgun argın yukarı çıktığında o çoktan yüksek sesle horlamaya başlamıştı. “Bundan yana güvendeyiz,” dediler. Güzel elbiselerini çıkarıp kaldırdılar, yıpranmış ayakkabılarını yatağın altına koydular ve uyudular.
Ertesi sabah asker konuşmamaya, sadece izlemeye karar verdi. Akşam olunca yine onlara takip etti; her şey ilk geceki gibi oldu. Kızlar o gece de ayakkabıları parçalanıncaya kadar dans ettiler. Üçüncü gece ise asker hatıra olarak yanına bir bir kadeh aldı. Krala cevap verme zamanı geldiğinde sakladığı üç dalı ve kadehi alıp onun huzuruna çıktı. On iki prenses kapının arkasında saklanmış askerin anlatacaklarını dinliyorlardı.
Kral, “Kızlarım gece ayakkabılarını nerede parçalıyor öğrenebildin mi?” diye sordu.
Asker, “Yeraltındaki bir sarayda, on iki prensle dansederken,” dedi ve olanları tek tek anlattı. Sonra yanında getirdiği kanıtları gösterdi. Kral kızlarını çağırdı ve askerin doğru söyleyip söylemediğini sordu. Kızlar yakalandıklarını anlayınca gerçeği itiraf etmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine kral, askere prenseslerin hangisiyle evlenmek istediğini sordu.
Asker, “Artık genç sayılmam; bu yüzden en büyüğüyle evlenmek istiyorum,” dedi.
Düğünleri hemen aynı gün yapıldı; kral öldüğünde de tahta askerin geçeceği ilan edildi. Kızların dans ettiği prensler ise, on iki prensesle dans ettikleri gecelerin toplamı kadar bir süre büyülenmiş olarak kaldılar.
Kaynaklar:
https://surlalunefairytales.com/s-z/twelve-dancing-princesses/twelve-dancing-princesses-tale.html
https://sites.pitt.edu/~dash/grimm.html
https://www.wallacecollection.org/explore/explore-in-depth/fragonards-the-swing
https://www.grimmstories.com/de/grimm_maerchen/die_zertanzten_schuhe


























