Oyuncu Ayakkabılar

I got stars in my beard
And I feel real weird for you

Beneath the bebop moon
I’m howling like a loon for you
Beneath the mambo sun
I’ve got to be the one for you

T. Rex (Mambo Sun-1972)


Merhaba,

T.Rex’in ilginç şarkısı Mambo Sun, elli dört yaşında olmasına karşın sizce de hâlâ taze ve güncel değil mi? Ben bu şarkıyı ara sıra dinler, sonra unuturum. Bu sabah yine neşeli bir şeye ihtiyaç duyunca aklıma geldi ve yine çocuk gibi sevindim.

Mambo Sun arka planda çalmaya başlayınca, ben yine sözlerde geçen “sakallarında yıldızlar olan” adamları düşünmeye başladım. Deichman kütüphanesinin güneş alan salonlarından birinde oturmuş, gerçekten de kimlerin kendi ışıklarını saçtığını ve karanlıklarımızı aydınlattığını soruyorum kendime. Sanırım bu kez yanıt bana kendiliğinden geliyor. Bunlar bence olsa olsa ömrünü yaşamı yeniden yaratmaya adamış güzel insanlardır. Sıradan sözcüklerden şiir yapıp kalplerimizi birbirine bağlayan, renkleri bir araya getirip gördüklerini tuvallerde bize gösteren, yeni düşüncelerle ufkumuzu genişleten, mermerden melek ve şapkadan tavşan çıkarabilen ışıklı insanlar… İşte bugün ben de bloğumuzda böyle sanatçıların hayatımıza soktuğu üç yaratıcı eseri konuk etmek istedim. Mambo Sun’dan sonra ikinci konuğumuz 18. yüzyıl Fransız rokoko resminin en önemli ressamlarından biri olan Jean-Honoré Fragonard (1732-1806) tarafından 1767 yılında yapılan Salıncak (The Swing) adlı tablo.

Eserlerinde ışığı, doğayı ve insan neşesini neredeyse müzik gibi akıp giden fırça darbeleriyle resmetmiş, yaşadığı döneminin zarafetini, hafifliğini ve neşesini bugün bile canlı tutmayı başaran Fragonard’ı ve ünlü resmini bu blog yazısı için özellikle seçtim. Çünkü bu esere son zamanlarda sık sık bakıyorum ve her görüşümde hissettiğim iç ferahlığını burada paylaşmak istiyorum. Sizde durum nasıl bilmiyorum, ama benim ve yakınlarımın evlerine yaz bir yandan tüm sıcaklığıyla yerleşirken, bir yandan hemen her şey serin ve taze rüzgarlarla değişmekte. Biz tüm bu değişimlerin ortasında dururken, bir yandan eksik kalmasın diye sürekli bir şeyleri kutluyor, bir şeylere şaşırıyor ve iyi haberlerle kötülerin arasının nasıl da böyle kısalabildiğini hayretle izliyoruz. Böyle zamanlarda insan mutlu bir melodiye, umutlu bir şiire, güzel resimlere daha çok özlem duyuyor belki.

Salıncak’a baktıkça kaygısız zamanların, canlanmanın, neşenin ve doğanın oyuncu dekorunun insan eliyle yeniden biçim almış halini görüyorum sanki. Eskiden ne zaman bu tablonun bir fotoğrafı karşıma çıksa, gözüm genç kızın adeta havaya karışan yavruağzı elbisesine ve yerde uzanmakta olan hayranına attığı ipek terliğine takılırdı. Sıra büyük resme gelene kadar, kısalmış dikkat aralığım beni çoktan başka diyarlara götürmüş olurdu. Gökyüzündeki derinliği, onu neredeyse tamamen kaplayan ağaçların ululuğunu ve bu ağaçların dallarındaki, kendi yazına açan taze çiçeklerden sadece bir tanesi olan genç kızın neşesini, muzipliğini ve yaşama sevincini ancak kavrayabiliyorum.

Bahçenin kokusunu alıyor, meleğin bile susturamadığı kahkahaları, yaprakların sohbetini ve kuş cıvıltılarını duyabiliyorum. Siz de küçük, renkli bir kuş olup o güzelim dalların arasında gökyüzüne doğru süzüldüğünüzü düşlüyor musunuz, merak ediyorum. Belki daha büyük bir masal kuşu olup, ipek terliği genç adamın kafasına düşmeden havada yakalamak ve böylece oyunun bir parçası olmak da pek hoş olabilirdi.

Ne yazık ki sadece dileyerek bir masal kuşuna dönüşemeyeceğimizi anlayacak kadar büyümüş bulunuyoruz, ama hala dilediğimiz kadar masal okumanın ve düş kurmanın keyfimize kalmış olduğunu da biliyoruz. Belki de bu nedenle Fragonard’ın bahçesinde gezerken aklıma eski masallar geldi. Bunların arasında ilk sırayı elbette Grimm kardeşlerin Dans Eden On İki Prenses’i aldı. Yazımızı Grimm kardeşlerle ve Salıncak’ın kahramanı kızla onun oyuncu terliğinden geri kalmayacak kadar muzip on iki prensesin hikâyesiyle bitirelim istiyorum.

Güzelliklerle uğraşırken yolumuzu aydınlatan iki diğer adam da Grimm kardeşler. Onlar yalnızca masal anlatıcıları değil, aynı zamanda halk hafızasının peşine düşmüş iki büyük araştırmacıydı. Jacob ve Wilhelm Grimm, Almanya’nın köylerini, kasabalarını dolaşarak unutulmaya yüz tutmuş öyküleri ve insanların yüzyıllardır birbirine anlattığı masalları kayda geçirdiler. Bu masallardan biri olan Die zertanzten Schuhe (Dans Etmekten Eskimiş Ayakkabılar) dilimize Dans Eden On İki Prenses olarak çevrilmiş. Bu benim en sevdiğim masallardan biri ve onu burada sizinle paylaşabildiğim için mutluyum. Yazının sonunda bu masalı Türkçe olarak okuyabilirsiniz. Ayrıca kaynaklar kısmına faydalandığım İngilizce sayfanın ve masalın Almanca orjinalini yayımlayan bir internet sitesinin linkini ekleyeceğim. Dilerim severek okursunuz.

Bundan sonraki iki yazımız eski bir masal ve dört resimli kitap hakkında olacak. O zamana kadar baharın tadını çıkarmanız ve nice güneşli gün görmeniz dileğiyle,

Sevgiler

Eylem Rosseland ❤️

Frogner Parkı’nda Çektiğim Bir Fotoğraf


Dans Eden On İki Prenses

Bir zamanlar, her biri diğerinden daha güzel on iki kızı olan bir kral vardı. Kızların hepsi, yan yana dizilmiş yatakların bulunduğu tek bir odada birlikte uyurdu. Her gece kızlar uyumak üzere yataklarına yattıktan sonra kral odalarının kapısını kilitler, bir güzel de sürgülerdi. Ancak sabahları kapıyı açtığında, kimsenin açıklayamadığı bir şekilde kızların ayakkabılarının dans etmekten aşınmış olduğunu görürdü. Bunun nasıl olduğunu ise kimse bir türlü açıklayamadığı için kral sonunda bir duyuru yaptırmaya karar verdi. Bu duyuruya göre prenseslerin geceleri dans etmek için nereye gittiklerini ortaya çıkarabilen kişi, kızlarından biriyle evlenecek ve kendisi öldüğünde de onun yerine tahta geçip kral olacaktı. Söz verip sırrı üç gün üç gece içinde çözemeyenlerse bunu canlarıyla ödeyecekti.

Çok geçmeden bir prens ortaya çıktı ve bu görevi üstlenmek istediğini belirtti. Bu isteği olumlu karşılandı ve genç adam, akşam olunca prenseslerin yatak odasına bitişik bir odaya götürüldü. Yatağı oraya yerleştirildi; çünkü prenseslerin dans etmek için nereye gittiklerini izlemesi gerekiyordu. Kızların gizlice bir şey yapmamaları veya başka bir yere gitmemeleri için oda kapısı açık bırakıldı. Ancak prensin göz kapakları kurşun gibi ağırlaşmıştı ve derin bir uykuya daldı. Sabah uyandığında on iki prensesin on ikisinin de gece dans etmeye gitmiş olduğunu anladılar; çünkü ayakkabılarının tabanları delik deşikti. İkinci ve üçüncü gece de aynı şey yaşandı ve böylece prens kızların nereye gittiğini ortaya çıkaramamasını canıyla ödedi. Ardından bu görevi deneyen pek çok kişi ortaya çıktı, ama ne yazık ki hepsinin sonu aynı oldu. Ta ki yaralı olduğu için artık ülkesine hizmet edemeyen yoksul bir asker, kralın yaşadığı kente giderken yolda yaşlı bir kadınla karşılaşana dek. Kadın askere nereye gittiğini sorduğunda asker,

“Aslında kendim de pek bilmiyorum,” dedi ve şaka yollu ekledi: “Prenseslerin ayakkabılarını nerede parçaladıklarını bulup kral olmayı aklımdan geçiriyordum.”

“Bu o kadar da zor değil,” dedi yaşlı kadın. “Gece sana ikram edilen şarabı içmeyip derin bir uykuya dalmış gibi yapman yeterli.”

Kadın bunları söyledikten sonra gence bir pelerin verdi ve şöyle ekledi:

“Bu pelerini giydiğinde görünmez olacaksın. Böylece kimse farketmeden gizlice kızların peşinden gidebileceksin.”

Asker bu değerli öğüdü ve hediyayi aldıktan sonra cesaretini toplayıp kralın huzuruna çıktı. Prenseslerin geceleri nereye gittiğini bulma görevine talip olduğunu bildirdi. O da daha önceki adaylar gibi kabul edildi. Üzerine soylu giysiler giydirildi. Akşam olup da yatma zamanı geldiğinde, onu da diğerlerinin kalmış olduğu odaya götürdüler. Genç yatağa girmek üzereyken, prenseslerin en büyüğü elinde bir kadeh şarapla geldi. Asker ikram edileni içmemek için çenesinin altına önceden bir sünger bağlamıştı. Böylece kızın getirdiği şarabı içmeden süngere akıttı. Sonra yatağına uzandı; bir süre sonra da derin uykudaymış gibi horlamaya başladı.

On iki prenses horlayan askeri duyup güldüler. En büyükleri, “Yazık, bu da da hayatını kurtarabilirdi,” dedi. Ardından hep birlikte kalktılar ve dolapları açtılar. Birbirinden güzel giysilerini çıkardılar, aynalarının karşısına geçip giyindiler. Dansa gitmenin keyfini düşündükçe yerlerinde duramıyorlardı. Yalnız kızların en küçüğü, “Nedenini bilmiyorum, fakat ben sizin kadar mutlu değilim. Çok tuhaf ama sanki başımıza bir felaket gelecekmiş gibi hissediyorum ,” dedi.

“Her zamanki gibi korkak tavukluk yapıyorsun,” dedi en büyükleri. “Buraya gelip de başarısız olan onca prensi unuttun mu? Bu askere aslında uyku veren bir içecek içirmeye bile gerek yoktu; o muhtemelen zaten uyanmayacaktı.”

Kızlar hep birlikte hazırlandıktan sonra askeri dikkatle incelediler. Asker gözlerini kapatmış, kıpırdamadan yatıyordu; bu yüzden kendilerini güvende hissettiler. En büyük prenses yatağına yaklaşıp hafifçe vurdu. Yatak birden yere çöktü ve tam orada bir geçit açıldı. Kızlar sırayla bu geçitten aşağı inmeye başladılar. En önden en büyük prenses gidiyordu. Her şeyi izleyen asker daha fazla beklemedi, pelerinini giydi ve kızları takip etmeye başladı. En küçük prensesin arkasından yürüyordu.. Merdivenlerin yarısında yanlışlıkla kızın elbisesine bastı. Kız korkuyla, “Bu da ne? Elbisemi kim çekiyor?” diye bağırdı.

“Saçmalama!” dedi en büyükleri. “Bir çiviye takılmıştır.”

Aşağı indiklerinde gümüşten yaprakları ışıl ışıl ışıldayan ağaçlarla dolu büyüleyici bir yoldaydılar. Asker, “Yanıma bir hatıra almalıyım,” diye düşündü ve bir daldan küçük bir parça kopardı. Ağaç yüksek bir çıtırtıyla kırıldı. En küçük prenses yine korkuyla seslendi: “Bunu duydunuz mu? Bir şeyler ters gidiyor.”

Ama en büyükleri, “Prenslerimizden kurtulduğumuz için atılan bir sevinç atışıdır,” dedi.

Sonra altın yapraklı ağaçların bulunduğu başka bir yoldan geçtiler; ardından yaprakları pırlanta gibi parlayan üçüncü bir yola vardılar. Asker her birinden birer dal kopardı. Her seferinde çıkan ses en küçük prensesi korkutsa da en büyükleri bunun bir selam atışı olduğunu söyleyip geçiştirdi.

Yollarına devam ettiler ve büyük bir göle ulaştılar. Gölün üzerinde on iki küçük gondol vardı; her birinde yakışıklı birer prens oturuyordu. Her prens bir prensesi yanına aldı. Asker ise en küçük prensesin yanına oturdu.

Genç prens, “Bugün kayık neden bu kadar ağır anlayamıyorum. Karşıya geçebilmek için bütün gücümle kürek çekmem gerekecek,” dedi.

“Bunun nedeni ne olabilir ki?” dedi en küçük prenses. “Herhâlde sıcak hava yüzünden bana ağırlık bastı.”

Gölün karşı kıyısında, içinden trompet ve davul sesleri yükselen, ışıl ışıl bir saray vardı. Oraya kürek çektiler, içeri girdiler. Prensler gönül verdikleri prenseslerle dans etti. Asker ise kimse görmeden onlarla birlikte dans ediyordu. Prenseslerden biri eline bir kadeh aldığında asker içindekini içiveriyordu. Kız kadehi dudaklarına götürdüğünde kadehi boş buluyordu. En küçük prenses bu duruma korkuyla tepki verse de en büyükleri onu susturuyordu. Sabah saat üçe kadar dans ettiler. Ayakkabıları tamamen parçalanınca eğlenceyi bırakmak zorunda kaldılar.

Prensler onları yeniden gölün karşısına geçirdi. Asker bu kez en büyük prensesin yanına oturmuştu. Prensler ve prensesler kıyıda vedalaştılar ve ertesi gece yeniden buluşacaklarına söz verdiler. Merdivenlere geldiklerinde asker öne koşup yatağına uzandı. Prensesler yorgun argın yukarı çıktığında o çoktan yüksek sesle horlamaya başlamıştı. “Bundan yana güvendeyiz,” dediler. Güzel elbiselerini çıkarıp kaldırdılar, yıpranmış ayakkabılarını yatağın altına koydular ve uyudular.

Ertesi sabah asker konuşmamaya, sadece izlemeye karar verdi. Akşam olunca yine onlara takip etti; her şey ilk geceki gibi oldu. Kızlar o gece de ayakkabıları parçalanıncaya kadar dans ettiler. Üçüncü gece ise asker hatıra olarak yanına bir bir kadeh aldı. Krala cevap verme zamanı geldiğinde sakladığı üç dalı ve kadehi alıp onun huzuruna çıktı. On iki prenses kapının arkasında saklanmış askerin anlatacaklarını dinliyorlardı.

Kral, “Kızlarım gece ayakkabılarını nerede parçalıyor öğrenebildin mi?” diye sordu.

Asker, “Yeraltındaki bir sarayda, on iki prensle dansederken,” dedi ve olanları tek tek anlattı. Sonra yanında getirdiği kanıtları gösterdi. Kral kızlarını çağırdı ve askerin doğru söyleyip söylemediğini sordu. Kızlar yakalandıklarını anlayınca gerçeği itiraf etmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine kral, askere prenseslerin hangisiyle evlenmek istediğini sordu.

Asker, “Artık genç sayılmam; bu yüzden en büyüğüyle evlenmek istiyorum,” dedi.

Düğünleri hemen aynı gün yapıldı; kral öldüğünde de tahta askerin geçeceği ilan edildi. Kızların dans ettiği prensler ise, on iki prensesle dans ettikleri gecelerin toplamı kadar bir süre büyülenmiş olarak kaldılar.

Kaynaklar:

https://surlalunefairytales.com/s-z/twelve-dancing-princesses/twelve-dancing-princesses-tale.html

https://sites.pitt.edu/~dash/grimm.html

https://www.wallacecollection.org/explore/explore-in-depth/fragonards-the-swing

https://www.grimmstories.com/de/grimm_maerchen/die_zertanzten_schuhe

Sürpriz Konuk




Merhaba,

Uzun yaz günleri birbirlerini öyle hızlı kovaladı ki, sonunda hepsi yorulup sonbaharın kısa, serin günlerine teslim oldu. Biz de sessiz sakin bir perşembe sabahına uyandık ve güne İzmir’den satın aldığım Pablo Neruda’nın Kuşlar Sanatı kitabı ile başladık. Şiirleri, kuşlara olan özel ilgisi sebebiyle minik kedi Josefine Bonbon da sevdi. Ben uzak ülkeleri ve denizleri düşlerken, o kim bilir kuşlarla süslü hangi ziyafet sofralarının hayallerini kurdu. Bu arada minik dedim; ancak kendisi kaşla göz arasında büyüdü ve Ağustos ayında birinci doğum gününü bir kutu karidesli ton balığı yiyerek kutladı. Her şeyiyle son derece tuhaf, nefis bir kedi oldu. O biblo gibi minicik güzel bebeğin evdeki perdeler dahil her kumaşı jilet gibi pençeleriyle yırtan kocaman egzotik bir kediye dönüştüğüne inanmak güç. O şu anda yumuşacık yatağında huzurla uyurken ben de size bir önceki yazımda söz ettiğim sihirli şişeyi son açtığımdan beri neler olduğunu anlatmak istiyorum.

Yine böyle güneşli bir gündü. Öykü dolu şişenin kapağını açtım. Tam o anda etrafa öyle heyecanlı fısıltılar yayıldı ki, onları işitseydiniz siz de benim gibi hepsini ortaya dökmek için şiddetli bir istek duyardınız. Dikkatimi toplayıp söylenenleri anlamaya çalışırken, birden bire şişenin ağzında bir balık kuyruğu belirdi. Biraz sıkıştığından onu şişeden çıkarabilmek için çekiştirmek zorunda kaldım. Gemiye Ege Denizi’nden binmiş tombul, parlak bir balıkla karşılaşmayı beklerken karşımda Küçük Deniz Kızı’nı görünce epeyce şaşırdım. Bu da nereden çıkmıştı şimdi? Sonuçta gemimizin rotasında Danimarka yoktu. Şişeyi kenara kaldırırken arkamdan umutlu bir sesle “Yaşıyor mu?” dediğini duyar gibi oldum. “Ne demiştiniz, sevgili Küçük Deniz Kızı” diye cevap verince biraz içerledi. “Bir deniz kızı olduğum doğru, ancak pek küçük sayılmam. Beni gerçekten tanımıyor musunuz?” diye sordu. Gerçekten tanımıyordum. Konuşmasını “Madem ki kim olduğumu bilmiyorsunuz öyleyse biraz araştırmanız gerekecek. Böylece ne kadar önemli biri olduğumu kendi çabanızla öğrenmiş olursunuz. Sizin yolculuğunuza antik şehir Selanik’ten katıldım. Bu da ipucunuz olsun. Bir de öğrenin bakalım o hala yaşıyor mu ” diyerek sürdürdü. Bunun üzerine ben de önce baba tarafı Selanikli olan anneme, sonra okulumuzda çalışan Selanikli Yunanca öğretmeni Athanasios’a bu parlak kuyruklu, ipek saçlı kızın öyküsünü sordum.

Sora sora Bağdat bulunur demişler. Ben de sora sora Selanik şehrinin yolunu buldum ve Büyük İskender’in kız kardeşi Thessalonike’nin hikayesini öğrendim. Kendisi benim duyduklarımın bir kısmının uydurma olduğunu, aslında yaşam öyküsünün çok daha inanılır ve içten olduğunu söylediyse de, ben onun anlattıklarıyla kendiöğrendiklerimi benzer buldum. Bu nedenle onun da izniyle, önce efsanesini sonra tarihteki yerini burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Dilerim keyifle okursunuz.



Thessalonike Efsanesi

Çok eski zamanlarda Makedonya’da Thessalonike, yani Selanike adında bir prenses yaşarmış. Thessalonike, Kral II. Philippos’un kızı Büyük İskender’in de kardeşiymiş. Prenses, küçük yaşta annesini kaybetmiş; ancak üvey annesi Olympias, onu ilgiyle büyütmüş. Kızcağız görgüsü ve zarafeti sayesinde zamanla herkesin sevdiği biri olup çıkmış. Onun hayatta en çok sevdiği kişi ise ağabeyi İskender’miş.

Günlerden bir gün, İskender dünyanın dört bir yanını fethetmek için uzun seferlere çıkmaya karar vermis. Yolculuğa çıkarken değerli kız kardeşi Thessalonike’yi mecburen geride bırakmak zorunda kalmış. Prenses, onu çok özler, her gün güze haberler almayı diler, onun çabucak eve döndüğünü hayal edermiş. Zaman geçtikçe İskender’in şanı yürümüş ve başarı haberleri tüm dünyaya yayılmaya başlamış.

İskender seferlerinden biri sırasında sonsuz hayat vaadeden ölümsüzlük çeşmesini duymuş. Zar zor bir yolculuktan sonra bu çeşmeyi bulmuş. Yanında getirdiği şişeyi büyülü su ile doldurmuş. Eve döndüğünde bir gün kız kardeşinin saçlarını tararken fark etmeden bu büyülü suyu kullanmış. Bir süre sonra yeniden fethe çıkmış; ancak ne yazık ki gittiği yerden dönememiş. Onun yolunu gözlemekte olan zavallı Thessalonike aldığı kötü haberle yıkılmış. Kardeş acısı onu o kadar üzmüş ki zamanla bütün yaşam sevincini yitirmiş. Bir gün, bu yükü daha fazla taşıyamayıp kendisini denize atmış; fakat o anda bir mucize gerçekleşmiş. Thessalonike suya düşünce ölümsüz bir deniz kızına dönüşmüş.

Artık ne tam bir insan ne de bir deniz canlısıymış. Yarı insan, yarı balık bedeniyle mavi sularda yapayalnız yüzer olmuş. Tek isteği ise ağabeyinin hala yaşadığına inanmakmış. Bu sebeple bir gemiye rastladığında denizcilere umutla “Kral İskender yaşıyor mu?” diye sormaya başlamış. Bu aslında sadece bir soru değil, denizcilerin geçmesi gereken bir sınavmış. Eğer deniz kızının istediği yanıtı verip, “Yaşıyor, hüküm sürüyor ve dünyayı fethediyor!” derlerse Thessalonike’nin yüzü aydınlanırmış. Denizciler, böylece prensesin yüreğindeki derin sevgi ve sadakati anlarlarmış. Bu cevap karşısında deniz kızı gözden kaybolur, denizler sakinleşir ve gemiler huzurla yol alırmış.

Tabii her şey hep yolunda gidecek değil ya, bir gün talihsiz bir denizci Thessalonike’nin duymak istediği yanıtı vermek yerine ona gerçeği, yani İskender’in öldüğünü söylemiş. Kızcağız o an çok derin bir keder duymuş; yüzü bir anda kararmış. Acısı öfkeye, ipek saçları Gorgon’un yılanlarına dönüşerek etrafı sarmış. Denizin dibini öyle bir sarsmış ki sular hırçınlaşmış ve çıkan dev dalgalar gemiyi yutuvermiş.

Bu olaydan sonra denizciler bu öyküyü korkuyla birbirlerine anlatır olmuşlar. Böylece Thessalonike ile karşılaştıklarında “Kral İskender yaşıyor mu?” sorusuna nasıl cevap vermeleri gerektiğini öğrenmişler. Onlar her sorulduğunda Büyük İskender’in yaşadığını söyleyip bu hikayeyi birbirlerine anlatmışlar ve böylece Thessalonike bir efsaneye dönüşmüş. Bu sayede ölümsüz deniz kızı, çok sevdiği Büyük İskender’in anısını kendi öyküsüyle birlikte ölümsüzleştirmeyi başarmış.




Makedonya Kraliçesi Thessalonike

Efsaneye hayat veren ünlü Makedonya Kraliçesi Thessalonike’nin gerçek yaşamı da ne yazık ki büyük bir trajedi ile başlamış ve bitmiş. Kral II. Philippos’ın kızı ve Büyük İskender’in kız kardeşi olarak M.Ö. 352 yılında dünyaya gelen prensese babası, hem annesi Nicesipolis’in memleketi olan Thessalia’yı hem de Thessalialılar karşısında kazandığı zaferi onurlandırmak için Thessalonike adını vermiş. Annesi, Thessalonike daha bebekken öldüğü için onu üvey annesi Olympias büyütmüş.

Ağabeyi İskender, Pers seferlerine çıktığında o henüz çocuk yaşlardaymış. Onun ölümü sonrası oluşan kaos ise, prensesin hayatında önemli bir dönüm noktası olmuş. İskender’in generallerinden biri olan Cassander ile evlenip zamanla Makedonya kraliçesi olmuş. Thessalonike’nin ismi, M.Ö. 315 yılında eşi Cassander’ın kurduğu Thessaloniki yani Selanik kentine verilmiş. Kendisi eşinin vefatından sonra taht kavgasına tutuşan oğulları tarafından öldürülmüş olsa da adı ve öyküsü adını verdiği güzel Selanik şehri sayesinde ölümsüzleşmiş.

Yazımızın sonuna geldik. Sabırla okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bir sonraki buluşmamızda aramıza katılacak olan konuk oldukça ünlü ve benim de çocukluğumdan beri pek sevdiğim biri. O zamana dek bu güzel Sonbahar mevsiminin tadını çıkarmanız dileğiye.

Sevgiler,

Eylem ❤️

Kaynaklar:

https://greekreporter.com/2024/08/05/alexander-the-great-sister-thessalonike-mermaid

https://parallaximag.gr/thessaloniki-news/gorgona-thessaloniki

Nice Vedalar…



Merhaba

Bir önceki yazımda sizlere ölüm konusunu işleyen iki tane resimli kitaptan söz edeceğime değinmiştim. Bu kitapları kütüphaneden aldığımda en yakın arkadaşlarımdan biri olan Oya’nın canı gibi sevdiği ve on beş senedir gözü gibi baktığı köpeği Tilya’nın hayata veda etmek üzere olduğunu bilmiyordum. Dolayısıyla Oya’nın minik oğluna okumak için bu iki kitaptan birini satın almak üzere olduğunu da asla tahmin edemezdim. Sizden ayrı kaldığım bu bir ay boyunca ölüm ve yas her gün konuştuğumuz bir konu oldu. Sonbahar Norveç’te bu yıl gerçekten soğuk geçiyor ve senenin en karanlık günlerine doğru dörtnala koşarken bu konular biraz ağır gelse de yaşamın akışını reddetmenin bir faydası yok. Tabii ki acıdan beslenmek sağlıklı bir yaklaşım değil; ama bazen yaşadığımız en yoğun duygu yas olunca hayat da haliyle yasla akmaya devam ediyor. Şilili yazar Isabel Allende bir röportajında: ”Acı yüreğin toprağıdır”, der. Görünene göre bazen sanat eserleri de bu topraktan filizlenip yeşeriyor. Belki bazen onca kaosun içinde bizi en iyi anlayan ve dahası bir adım öteye gidip hiç tahmin etmediğimiz sembollerle deneyimlerimize ışık tutup onları bize olanca sadeliğiyle anlatanlar da bu eserler oluyor.

Ölüm gibi mümkün mertebe konuşmak ve düşünmek istemediğimiz bir konuyu yeri geliyor her şeyden korumak istediğimiz çocuklarımızla konuşmak zorunda kalıyoruz. Onların yaşama ve kayıplara dair sorularına içimize sinen yanıtlar vermek her zaman kolay olmayabiliyor. Böyle durumlarda bazı ebeveynler haklı olarak konuyu küçük çocuklarının rahat ve kendilerini güvende hissettikleri bir ortamda bir öykü yardımıyla ele almayı tercih ediyorlar. Bu sebeple blogumda kayıp konusunu işleyen ve hem kütüphane görevlileri hem de bazı uzmanlar tarafından önerildiğine tanık olduğum Ördek, Ölüm ve Lale‘ye yer vermek istedim. Seçtiğim diğer resimli kitap ise benim yıllar önce okuyup ilginçliği ve rengarenk resimleri sebebiyle bir türlü unutmadığım Ballade of the Death, yani Ölüm Baladı.


Ördek, Ölüm ve Lale

Ördek, Ölüm ve Lale her yaştan okura hitap edebilecek otuz sayfalık resimli bir kitap. Alman yazar Wolf Erlbruch (1948-2022) tarafından 2007 yılında yazılmış ve resimlendirilmiş. Bu sıradışı öykü bize kahramanlarımız Ördek ve Ölüm’ün tanışmalarını, arkadaş olmalarını, hayatın bir bölümünü paylaşmalarını ve sonunda Ördek’in Ölüm tarafından son yolculuğuna uğurlanmasını olabildiğince yalın şekilde anlatıyor. İlk başta illüstrasyonların büyüklüğüne ve metnin kısalığına aldanarak kolay okunabilecek basit bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu zannedebiliriz. Ancak yazar bize kısacık bir eserde her yaşamın ve ölümün biricikliğinin ve sıradanlığının yarattığı ikilemi, hayatının son günlerini yaşayan bir canlının ölüm fikrini kabul edip onunla yaşamayı öğrenmesini ve bir sevdiğimiz vefat ettiğinde yaşadığımız acıyı duygu sömürüsüne hiç yer vermeden anlatmayı başarmış.

Hikayenin sadeliği karşısında resimlerin baskın ve melankolik karakteri insanı belli belirsiz bir rahatsızlığa ve hüzne sürüklüyor. Ben kitabı ilk okuduğumda ne düşüneceğime veya ne hissedeceğime karar veremedim. Onu sevmiş miydim? Sanırım hayır. Öte yandan, sevmediği söylemem de mümkün değildi, çünkü en azından baş kahramanlardan Ördek’i sevmiş ve onun yaşamasını istemiştim. Yazara onu Ölüm’le bir araya getirdiği için tepki göstermiş olabilir miydim? Belki… Resimlerin bu kadar büyük ve soğuk yapıda olması, Ölüm’ün uzun kare desenli kışlık giysilerinin Ördek’in ömrünün kışına geldiğini anımsatması, Ölüm’ün gülümseyen yüzü ve dahası Ördek’e şefkat göstermesi, onun için üzülmesi bende gerçekten karmaşık duygular yarattı.

Ördek’çik son yolculuğuna çıktığında Ölüm de benim gibi üzüldü. Çünkü birini yitirdiğimizde sadece kendi kaybımız için yas tutmayız. Ölüm acısında yaşamını kaybeden için hissettiğimiz ama artık onunla paylaşamadığımız olabildiğince içten bir şefkat ve saf bir sevgi de vardır. Sevdiğimiz kişinin daha nice güzel hayat deneyiminin yanında, artık bizim sevgimizi paylaşamayacak olduğunu bilmek belki duygularımızın içimizde daha da büyüyüp derinlerde bir yerde akmasına neden olur. Ölüm’ün, arkadaşı Ördek’in tüylerini düzeltip onu bir lale ile uğurladıktan sonra hissettiği üzüntü onun da bu sevgiyi, ayrılık acısını ve şefkati hissettiğini, ama hayatın böyle olduğunu kabul etmek zorunda kaldığını anlatıyor bize.


Şimdi ben nasıl olur da bu kitabın güzel bir kitap olmadığını iddia edebilirim? Nasıl ölüm ve yas konusunu iyi işleyememiş olduğunu veya onu kimseye tavsiye etmediğimi söyleyebilirim? Elbette söyleyemem çünkü Ördek, Ölüm ve Lale ustalıkla yazılmış, ölüm sürecinden inançlara kadar birçok konuya değinmiş, ölüme hem ölecek kişinin hem de geride kalanın gözünden bakabilmiş ve bütün bunları olabildiğince az sözle yapıp okura düşünmesi ve yorumlaması için alan bırakmış değerli bir kitap. Sadece küçük yaştaki bir çocuk için seçildiğinde, onda uyandırabileceği duyguları hesaba katarak kitabı daha önceden okuyup değerlendirmek, birlikte okuma etkinliği için uygun koşulları önceden sağlamak ve böylece çocuktan gelecek sorulara hazırlıklı olmak yerinde olur diye düşünüyorum.

Ölüm Baladı

Ölüm Baladı, adından ve kapağından da anlaşılacağı ölüm temalı ve şiirsel bir dille yazılmış bir kitap. Deichman kütüphanesi bu kitabı okul öncesi ve okul çağı çocukları için önermiş. Öykü, Hollandalı yazar Koos Meinderts ve müzisyen Harrie Jekkers tarafından yazılmış. Resimler Güney Afrikalı ressam ve illüstratör Piet Grobler’e ait. Hikayeye göre büyük ve kudretli Aslan Kral ölümün kendisinin düşmanı olduğuna karar verir. Düşmanından kurtulmak istemektedir. Bu sebeple Ölüm’ü yakalatıp esir olarak tutmayı uygun görür. Böylece kendisi de dahil krallığındaki kimse ölmeyecektir. Planını harekete geçirir ve Ölüm’ü tutsak alır. O günden sonra o kadar uzun yaşar ki ölümsüzlüğün olumsuz yanlarına bir bir şahit olur. Yeni bebekler doğmaya devam ettiği için dünya da gittikçe kalabalıklaşmıştır. Hikayenin sonunda Ölüm’ü ve onun yaşamın döngüsü içindeki görevini anlar. Varsaymış olduğu gibi bir düşmanla karşı karşıya olmadığını anladığında onun tutsaklığına son verecek cesareti gösterir. Sonunda yüz yüze geldiklerinde kral onun sandığı kadar korkunç olmadığını farkeder.

Ölüm Baladı anladığım kadarıyla kaybın beraberinde getirdiği duygulara hitap eden bir yas öyküsü değil. Her iki okuyuşumda da ölümü acı ve korku penceresinden değil yaşam pencersinden gösteren bir kitap olduğunu düşündüm. Bence bu ölümün neden varolması gerektiğine, canlıların yaşamındaki yerine ve önemine değinen, bu kasvetli konuyu rengarek ve biraz da tuhaf resimlerle canlandırarak olabildiğince eğlenceli hale getirmiş, okunması kolay bir öykü. Belki büyük bir kayıp dönemi için ilk tercih olmayabilir. Bununla birlikte “ölüm nedir” veya “neden ölmek zorundayız” gibi sorular duymuya başladığımızda okumak için uygun olabilir. Bu sebeple çok sevdiği birini kaybettiği için yas tutan veya ölümcül bir rahatsızlıkla mücadele eden bir insan kitaba nasıl tepki verir, onda kendi hissettiği duyguların bir yansımasını bulur mu bilemiyorum.


Bir uzun blog yazısının daha sonuna geldik. Ölüm ve edebiyatı bir yazıda buluşturup Anton Cehov’un Acı adlı öyküsünü, Isabelle Allende’nin Paula‘sını, E.B. White’ın Örümcek Ağı‘nı es geçtiğim için biraz suçluluk hissetsem de onları başka bir zamana birakmak konusunda mantığım ağır basıyor. Konuyu uzatmak yerine yazının sonuna bana belki yirmi sene önce ilk kez abimin sevdirdiği bir albümden seçtiğim güzel ve özgün enstrümental bir parça ekleyeceğim. Umarım siz de seversiniz ve dinlerken mutlu olursunuz.

Yakında tekrar görüşmek üzere,

Sevgiler ❤️

Eylem R.