Olduğun yerde dur. Önündeki ağaçlar ve yanındaki çalılar Kayıp değil. Nerede olursan ol, ona Burası denir, Ve sen ona önemli bir yabancıymış gibi davranmalısın, Onu tanımak ve tanınmak için izin istemelisin. Orman nefes alır. Dinle! Sana yanıt veriyor, Etrafındaki bu yeri yaratan benim. Eğer onu terk edersen, Burası diyerek yeniden geri dönebilirsin, Kuzgun için hiçbir ağaç diğerinin aynısı değildir. Çalıkuşu için hiçbir dal diğeriyle aynı değildir. Bir ağacın ya da çalının yaptıkları senin için anlamını kaybetmişse, Kesinlikle kaybolmuşsundur. Olduğun yerde dur. Orman biliyor Senin nerede olduğunu. Seni bulmasına izin ver.
David Wagoner (1926-2021)
Merhaba,
Şu anda Oslo’da en rahat yazı yazdığım ve genel olarak en sevdiğim iki mekandan biri olan o güzel kafedeyim. Aslında buraya size bir kitaptan ve masaldan söz etmek amacıyla gelmiştim. Oysa şimdi taba rengi rahat bir deri koltuğa oturmuş, kaybolmanın ne demek olduğunu düşünüyorum.
İçeride rahat ve huzurlu bir atmosfer var. Bunda önümde duran kakuleli çöreklerin payı olabilir. Tam şu anda KC and the Sunshine Band’ın Shotgun Shuffle’ı çalmaya başladı. Şarkıyı duyar duymaz sizin de içinizde üzerindeki minik aynalarla rengarenk ışıklar saçan dev bir disko topu dönmeye başladı değil mi? Pirinç kollu ağır kapının camlarından sinsice içeri sızan ve Haziran ayına hiç yakışmayan kasvetli hava, bu neşeli müzikle birlikte dağılıp kayboluyor.
Dışarıda şiddetli bir yağmur yağıyor. Neredeyse her yağmurlu pazar gününde olduğu gibi burası yine çok kalabalık. Kocaman pencerelerin önünden sevinçli doğumgünü balonlarına benzeyen rengarenk şemsiyeler geçiyor. Şemsiyelerin bazıları yalnız, bazılarıysa tanıdıklarıyla yürüyor, ama hepsi yürüdükleri yolun nereye çıkacağını biliyormuş gibi kendilerinden eminler. Onları izlerken, gözlerim etrafımdaki masalarda keyifle sohbet eden insanlara kayıyor. Bu manzaraların içinde kendi yerimi düşünmeden edemiyorum. Onlara baktıkça neredeyse düzenli sayılacak şekilde kaybolan bir tek ben miyim diye düşünüyorum. Yoksa dışarıdan bakınca hepimiz nereye gideceğini bilerek doğmuş gibi mi görünüyoruz? Bu sorunun cevabı düşündüğümden daha karmaşık olabilir; çünkü bu noktada kaybolmak artık yalnızca fiziksel bir durum olmaktan çıkıyor.
Kaybolduğumuzu ne zaman fark ediyoruz? Sadece gitmek istediğimiz yere varamadığımızda değil sanırım. Aslında bir olasılığı veya bir sıcaklığı ararken de sık sık kaybolduğumuz oluyor. Kalbimize dokunan bir müzikle veya kokuyla düz bir çizgi gibi aktığını düşündüğümüz zamanla beraber, hayallerimizin içinde dağılıp toz olduğumuz da… Belki de kaybolmak, sandığımız kadar tek yönlü bir durum değildir. Kafamda laf lafı açtıkça dakikalar içinde de kaç kez kaybolduğumuzu ve bulunduğumuzu soruyorum kendime. Kendimize, evimize, bedenimize giden yolu her defasında nasıl bulabiliyoruz acaba ya da her kayboluş bildiğimiz yerlerde bitmek zorunda mı? Nereye vardığını bilmediğimiz her yolculuk bir kayıp öyküsü olmamalı. Belki nereye gittiğimizi bilmesek bile şiirdeki gibi durup etrafımızla olan bağlantımızı fark ettiğimiz anda, kaybolmuşluk hissi de yavaşça çözülüyordur. Arada bir tam tökezleyip düşmeden önce kendimizi sevdiklerimizde buluruz. Kolları bizi kocaman bir ağacın güvenli dalları gibi sarar. Onlarda kendimizi yeniden tanır, birlikte kök salarak bir orman oluruz.
Peki ya geride bırakmak uğruna hiç bilmediğimiz ormanlara dalmaya cesaret ettiklerimiz, içinde bulunduğumuz şartlar ya da ilişkilerimizse? Çok iyi bildiğimizi sandığımız rotalar bitmeye başladığında, bir çaresizliğin içinde kaybolmamak için yenilerini aramaya başlarız. Önümüze çıkan yeni patikalar daralıp uzadıkça, beklemediğimiz bazı karşılaşmalar da kaçınılmaz hale gelir. Tanıdığımız ama bir süre için bile olsa, geride bırakmaya gönüllü olduklarımız, normalde bizi ürkütebilecek yepyeni yüzlerle yer değiştirmeye başlar. Bazen karanlığın ve sisin içinden çıkan bir yabancı, korku ve merakın yan yana durduğu bir gölgeden bize elini uzatır. Yeterince cesaretimiz varsa bu gizemli eşikten geçer, yeni bir arkadaşlığa şans vermiş oluruz. Onunla birlikte deneyimlerimiz de çeşitlenir. Yazının başında söz ettiğim kitapta, yani The Skull’da anlatılan Otilla’nınki de böyle bir cesaret öyküsü. Ana karakterin yüreklilik gösterip sonu belli olmayan bir yola çıkması ve bu yolun sonunda güzel bir hayata kavuşması aslında başta halk masalları olmak üzere birçok çocuk kitabında sıkça karşılaştığımız bir motif.
Jon Klassen tarafından 2023 yılında yazılan The Skull’ı ilk kez kütüphanede gördüğümde onun son yıllarda sıkça karşılaştığımız gri, melankolik çocuk kitaplarından biri olduğunu sandım. Yüz beş sayfalık kitabın sayfalarını çevirdikçe ilginç illüstrasyonlarla aynı anda hem hüzünlü hem de esprili olan anlatım beni hikayenin içine çekti. Bu tuhaf ve biraz da ürkünç masalı bir çırpıda okudum. Aslını isterseniz daha ilk sayfaları okurken, bunun basit bir öykü olmadığını hissetmeye başlamıştım.
Otilla’nın öyküsü sanki çok daha eski ve bilindik bir anlatının içinden süzülüp gelmiş gibiydi. Her şeyi geride bırakıp bir gece yarısı ormana kaçan Otilla’nın cesareti ve sadakati ile nasıl sınandığını okudukça onu daha çok sevdim. Klassen kitabı yazarken, eski bir Tirol (Avusturya ve İtalya’da bulunan Alpler üzerindeki dağlık bir bölge) masalı olan Ottilia ve Kurukafa‘dan esinlenmiş. Bunu öğrendikten sonra, onun İngilizce bir örneğini buldum ve Türkçe’ye çevirerek burada yayımlamaya karar verdim. Çeviriyi yaparken Ottilia ve Kurukafa‘nın , Klassen’in anlatısından birçok noktada ayrıldığını fark ettim. Eğer çocuk kitaplarını ve masalları seviyorsanız bir eseri daha önce okumuş olmanız diğerini sizin için gereksiz hale getirmeyecektir. Hatta bir halk masalının modern çocuk edebiyatına nasıl uyarlandığını ve dahası modern bir yorumun nasıl eski bir masaldan daha ürkünç olabileceğini görmek için de güzel bir deneyim olabilir.
Ottilia ve Kurukafa’yı hem burada hem de ulaşılması daha kolay olsun diye ayrı bir blog yazısı şeklinde paylaşacağım. Masalın İngilizce versiyonuna ulaşabileceğiniz bir linki de aşağıda bulabilirsiniz.
Yakında yeniden görüşmek üzere…
Sevgiler,
Eylem Rosseland ❤️
Ottiliave Kurukafa
Tirol’ün en önemli nehri olan Inn Nehri üzerindeki küçük Schwaz kasabasında, bir zamanlar Ottilia adında fakir bir köylü kızı yaşardı. Ottilia sevgili annesine çok düşkündü ve onu kaybetme talihsizliğine uğradığında acı acı ağladı. Annesinin yaptığı her şeyi yapmaya çalıştı: evi süpürdü, ineği sağdı, ekmek pişirdi ve babasının giysilerini dikti; ama tüm gayretine rağmen, her şeyi annesinin yaptığı gibi yapmayı başaramadı. Düzen zamanla bozulmaya başladı. Domuzlar ve tavuklar kavga ettiğinde onları ayıramadı. İplik eğirmeyi de beceremedi; fakat bunların en kötüsü, annesinin babasının kıt maaşını tamamlayan birkaç kuruşu kazandığı saman yüklerini taşıyamaması oldu.
Babası evi düzene sokmak için, başka bir kadınla evlenmek zorunda kaldı. Bir gün eve Uzunboylu Sennal’ı getirerek Ottilia’ya artık onun annesi olacağını söyledi.
Zavallı küçük Ottilia, uzun boylu, sert ve kemikli kadına “anne” demesi gerektiğini duyunca gözyaşlarına boğuldu. Onun hiçbir zaman annesinin yerine geçemeyeceğini bu yüzden de ona asla itaat etmeyeceğini ilan etti.
Uzunboylu Sennal kötü bir kadın değildi, ama ona karşı çıktığında çocuğa çok kızıyordu. Bu yüzden ikisi arasında süregelen bir öfke vardı. Uzunboylu Sennal, Ottilia’ya bir şey yapmasını söylediğinde o bunu yapmayı reddediyordu. Üvey annesinin sözünü dinlerse onu annesinin yerine konduğu sanılabilirdi, ki bu Ottilia’ya kutsal değerlere yapılan bir saygısızlık gibi geliyordu. Evin işlerinden herhangi birini yapmaya çalıştığında, çocuk deneyimsizliği onu Uzunboylu Sennal’ın tutumluluğuna uymayan bir biçimde yapmaya itiyordu. Bu yüzden de evde sürekli bir çekişme oluyordu. Yine de iyi kalpli babası, akşamları eve geldiğinde işleri yoluna koymayı ve barışı sağlamayı başarıyordu.
Ottilia da, yaşıtlarınınki kadar olmasa bile onu soğuktan koruyacak iyi bir yün elbiseye, açlığını giderecek kadar ekmeğe, peynire ve süte sahipti. En çok değer verdiği şeyse, akşamları iyi ısıtılmış odada kucağında oturup, babasının onu öperek, geçmiş günlerin ilginç hikâyelerini anlatmasıydı. Sonra korkunç bir fırtınanın ortalığı kararttığı bir gün geldi. O günün akşamı hiçbir baba eve dönmedi. Uzunboylu Sennal, komşularla birlikte fenerler ve borazanlarla dışarı çıktı, ancak şiddetli rüzgarlar fenerleri söndürerek borazanlarının sesini boğdu.
Ottilia babasının sandalyesinin yanında diz çöktü, dua etti ve ağladı. Bütün gece dua etti, ağladı ve sadece ara sıra biraz uyudu. Sabah olunca bazı arabacılar gelerek dağ yolunda, karın altında gömülü halde buldukları babasının cenazesini getirdiler. Ottilia tabuta konan babası hüzünlü çanlar eşliğinde mezarlığa taşınırken bile, hâlâ onun sandalyesinin yanında bir rüya görüyormuş gibi hissediyordu.
Uzun Boylu Sennal’ın sert sesi, “Evlat git, domuzu besle!” diye bağırdı. O ses şimdi her zamankinden daha sert geliyordu, çünkü artık onu dizginleyecek kimse kalmamıştı. “Ağlamak bir süreliğine iyi gelir; ama bütün hayatını böyle geçirmeyeceksin, değil mi?” diye sordu Sennal. Ottilia bu uyarı karşısında çok çaresiz hissettiği için kızdı. Söylenenin mantıklı olup olmadığını düşünmeden, şiddetle şöyle karşılık verdi,
“‘Evlat mı? Ben senin çocuğun değilim! Bunu sana daha önce bin kere söyledim. Babam öldüğü için bana böyle davranamazsın. Ağlamamı yasaklayarak onu bana unutturacağını sanıyorsun; ama asla, asla onu unutmayacağım ve sen de bana onun öğrettiği gibi davranmayı unutmayacaksın!”
Uzunboylu Sennal, beklenenden daha fazla sabır göstererek o an için daha fazla bir şey söylemedi; fakat Ottilia kadının gösterdiği sabrı kendi zaferi olarak gördü. Ertesi gün ve ondan sonraki gün de kavga devam etti. Artık evdeki barışı sağlayacak iyi bir baba yoktu ve sonunda bir gün Uzunboylu Sennal’ın sabrı tükendi ve bir daha asla gözüne görünmemesini söyleyerek çocuğu kapıdan kovdu.
Sonra öfkesi yatıştı, ama Ottilia çoktan dağ yolundan çok uzaklara giderek gözden kaybolmuştu. Nereye gittiğini de bilmiyordu. Hiç yokluk çekmemişti ve dağlarda yalnız olmanın ne demek olduğunu bilmiyordu. O an hissettiği tek şey, vicdanının haksız olmadığını söylemesi ve sitemlerden uzaklaşarak anne babasının hatırasıyla baş başa kalmanın büyük bir nimet olacağıydı.
Böylece, nereye gittiğinin farkında olmadan yürümeyi sürdürdü; sonunda, babasının öldüğü yere ulaştı. Dini bir gelenek gereği, yol kenarına dikilen haçın üzerine babasının ölüm şekli canlı renklerle resmedilmişti. Ottilia gözlerinde yaşlarla bu acımasız manzaraya baktı ve haçın yanına yığılıp, nerede olduğunu unutana kadar ağladı. Sonra, yeniden oranın karla kaplı olduğunu ve karın altından babasının sesini duyduğunu hissetti. Babasının, işten dönünce onu kucağında oturttuğu ve Sennal ile barıştırdığı akşamları anlattığı zamanlardaki gibi onunla konuştu. Sebepsiz yere azarlamadan, kavganın altında yatan evlat sevgisine anlayış göstererek, onun tüm yaramazlıklarını ve anlamsız davranışlarını ona tek tek hatırlattı.
Ottilia, babasını büyük bir dikkatle dinliyormuş gibi görünüyordu, ama içi pek rahat değildi. Artık yanlış ve mantıksız davrandığını kabul etmeye hazırdı ve her şey için gerçekten çok üzülmeye başlamıştı. O kadar üzgündü ki, o ev hâlâ babasının evi olsaydı, oraya dönüp Uzunboylu Sennal’ın sözünden çıkmayacağını hissediyordu. Ne var ki babası artık orada yaşamıyordu. Peki ya şimdi ondan eve geri dönüp Uzunboylu Sennal’le tek başına yaşamasını isterse ne olacaktı? Ottilia bunu düşünse de babası ondan bunu istemedi. O heyecanla uyandığında kulağında babasının son sözleri yankılanıyordu. Bu sözler, “Tanrı’ya güven, her şey çok güzel olacak”tan başka bir şey değildi.
Güneş çoktan dağların ardına batmıştı. Soğuk gece, Ottilia’nın giysilerine işlemeye başlamıştı ve açlık yüzünü gösteriyordu. Ottilia artık daha alçakgönüllü hissediyordu, ama hala geri dönmeyi düşünmüyordu. Ayağa kalktı ve yürümeye devam etti, çünkü ölüme benzer bir uyuşukluk bedenini sarmaya başlamıştı. Dağda yaşayanların soğukla gelen bu uyuşukluğa teslim olmanın ölüm getirdiğini söylediklerini biliyordu.
Yürümeye devam etti, karanlık gittikçe daha da yoğunlaşsa da koruyucu meleğini düşündüğü için korkmuyordu. Yol hala yorucu, soğuk hala keskindi. Artık gücü tükenmeye başlamıştı. Sonra aniden, yakındaki bir tepede, ay ışığıyla aydınlanmış gökyüzüne yükselen, kale benzeri bir yapının harabe siluetini gördü. Duyduğu yeni umuttan güç toplayıp kule penceresinden yansıyan dostça ışığın rehberliğinde dik ve taşlı yamaçlardan ilerledi. Bu arada tüm çaresizliğini idrak edecek zamanı olmuştu. Eğer Tanrı ona bir yuva bulma şansı daha verirse, tüm gücüyle onu hakedecek şekilde davranacaktı.
Sonunda kale kapısına ulaştığında cesareti yine tükenmeye başlamıştı. Kaledeki önemli insanlar, keyiflerini bozmak için izinsiz ve habersiz gelip keyiflerini bozan, yarı aç küçük bir köylü kızına ne diyeceklerdi?
“Tanrı’ya olan güvenin nerede?” diye bir ses geldi içinden. Babasının anısını andıran bu ses cesaretini yeniden canlandırdı. Geniş kapının yanında bir borazan asılıydı. Ottilia, birçok çekingen girişimden sonra borazandan bir ses çıkarmayı başardığında, hangi katı gardiyanın veya silahlı adamın bu çağrıya cevap vereceğini merak ederek kaygıyla beklemeye başladı. Ancak öyle biri görünmedi. Bir süre devam eden endişeli bekleyişten sonra, dostça ışığın yayıldığı pencere, onu yukarı bakmaya zorlayacak kadar büyük bir gürültüyle açıldı. Ottilia ne gördüğünü tahmin edin.
Pencereden dışarı bakan bir Kurukafa’dan başkası değildi! Ottilia korkmaya fırsat bulamadan Kurukafa oldukça nazik bir sesle ne istediğini sordu.
“Bir gece burada konaklama ve biraz ekmek. Tanrı aşkına!” dedi Ottilia, kısık bir sesle. Sonra tekrar Kurukafa’ya baktı ve üzerine çöken bir dehşet ve bayılma hissine karşı koyamadı. “Tanrı’ya güven,” diye fısıldadı babasının sesi ve Ottilia dişlerinin birbirine çarpmasını engellemek için çabaladı.
Bu sırada, Kurukafa neşeli bir şekilde cevap verdi: “Aşağıya gelerek kapıyı açıp seni içeri alırsam, beni tekrar buraya kadar taşıyacağına söz verir misin?” Ottilia onun ne dediğini pek anlayamasa da kabul etti.
“Ama yanıtını iyi düşün ve sana güvenebileceğime dair bana söz ver, çünkü görüyorsun, bu benim için ciddi bir konu. Merdivenlerden kolayca yuvarlanabilirim ve burada çok basamak var. Kendi başıma tekrar yukarı çıkamam.” diye ısrar etti Kurukafa.
“Elbette bana güvenebilirsin,” diye cevap verdi Ottilia, çünkü bu iyiliğe karşılık vermenin kutsal bir görev olduğunu görüyordu. Vicdanı, cesurca ortaya koyduğu uysallığa sitem ediyormuş gibi, “Uzun boylu Sennal senden asla bu kadar zor bir şey istememişti.” dedi. “Biliyorum,” diye yanıtladı Ottilia alçakgönüllülükle, “Bu da benim cezam.”
Bunları düşündüğü süre boyunca Kurukafa taş merdivenlerden aşağı doğru takırdayarak inmeye devam ediyordu. Bu sert, kasvetli bir sesti. Takır tukur, takır tukur… Önce sarmal kule merdivenlerinden döne döne, sonra uzun yankılanan koridorda yuvarlanarak ve ardından geniş ana merdivenden aşağıya bir takırtı ve yuvarlanmayla inip sonunda devasa kapıya güm diye çarptı.
Ottilia’nın kalbi de güm güm atıyordu. Gerçekten korkuyor olsa da hissettiği soğuk ve açlık, Kurukafa’nın kapının sürgüsünü sırıtan ağzındaki dişlerinin arasına alıp çabucak açmasına sevinmesine neden oldu. Büyük kapı açıldı ve Ottilia çekingen bir şekilde bu hoş sığınağa girdi. Babasının kaderi hala zihninde tazeydi ve Kurukafa acımasız kardan daha az korkunçtu.
Ottilia, zorlu zihinsel mücadeleler vererek de olsa, verdiği sözü sadakatle yerine getirdi. Gerçekten de, Kurukafa’yı orada öylece bırakma isteği aklından geçmişti. Onun kendisini takip etmesi mümkün değildi; çünkü tüm o basamakları çıkamazdı. Aşağı yuvarlanabilse de; yukarı çıkmasının mümkün olmadığını kendisi söylemişti. Ottilia onu orada bırakıp kaleye yalnız girebilirdi. İçeride başka kimsenin olmadığı açıktı. Yoksa Kurukafa kapıya gelmek için kendini tehlikeye atmazdı. Dürüst küçük Ottilia bu düşünceyi öfkeyle reddetti ve eğilerek Kurukafa’yı aldı ve önlüğü yardımıyla onu dikkatlice merdivenlerden yukarı taşıdı.
Kuledeki aydınlık odaya girdiklerinde Kurukafa, “Beni masaya koy, sonra da mutfağa inip bir krep yap. İyi yapamazsan bunun yumurta, un ve tereyağının eksikliğinden olmadığı belli olacak, çünkü mutfakta hepdinden bol miktarda var.”
Ne yani, bu kocaman, tuhaf yerde mutfağa kadar tek başıma mı ineceğim diye düşündü zavallı, titreyen küçük Ottilia kendi kendine. “Bu, Uzunboylu Sennal’in bana yaptırdığı her şeyden daha kötü,” dedi. Ancak bunun bir ceza ve bir azim sınavı olduğunu hissederek cesur bir kararlılıkla söyleneni yapmaya başladı.
Bu, hayal ettiğinden bile daha zor bir görevdi, çünkü Kurukafa yukarıdaki kulede güvende olsa da, iskelet mutfakta serbestçe dolaşıyordu ve nereye dönse karşısına çıkıyordu.
Doğrusu, bir an için dönüp çığlık atmak ve kaçmak istedi, ama babasının sesini duyar gibi oldu Ona Tanrı’ya güvenmesini söylüyordu: “Hem ayrıca, ölmüş kemiklerin görüntüsünde bu kadar korkunç olan ne var? Bana ne zarar verebilirler ki?” dedi kendi kendine. Bu yüzden çevresinde olup bitenlere aldırış etmedi, yumurtaları çırptı, hamuru karıştırdı ve kızartmaya koydu. İştah açıcı koku ve ateşin sıcaklığı onu canlandırdı ve cesaretini yeniledi.
Ottilia kreple dolu tabağı kuledeki odaya götürüp masaya koyduğunda, Kurukafa’ya bakan tarafının siyah renge döndüğünü, kendisine en yakın olan tarafının ise altın rengini koruduğunu fark etti; bu da merakını uyandırdı ve bunun nedenini sormak istedi, ancak sessiz kalmayı başardı ve kendi payını sessizce yedi. Yemeğini bitirdiğinde tabağı aldı, yıkadı ve her şeyi dikkatlice yerine koydu. Tam çok yorgun hissetmeye başladığında, Kurukafa ona şöyle dedi: “Soldaki merdivenlerden yukarı çıkarsan, uyuyabileceğin küçük bir yatak odasına ulaşacaksın. Gece yarısına doğru bir iskelet yatağının yanına gelecek ve seni yataktan çekmeye çalışacak; tek yapman gereken ondan korkmamak. Ondan korkmazsan sana zarar veremez.”
Böylece Ottilia Kurukafa’ya teşekkür etti ve yatağına çıktı. Yatalı daha üç saatten olmamıştı ki, odada büyük bir gürültü ve tıkırtı duydu. Tıpkı mutfakta krep pişirirken gördüğü iskeletin çıkardığı sese benziyordu. Sonra Kurukafa’nın ona seslendiğini duydu: “Saatler gece yarısını gösteriyor; unutma, sadece cesur olman gerekiyor!” O konuşurken, Ottilia parlak ay ışığı sayesinde yatağın yanında duran büyük bir iskelet gördü. İskelet uzun, çıplak kollarından birini ona doğru uzattı. Kemikli eliyle yatak örtüsünü çekti ve diğer eliyle onu saçlarından yakaladı, ama Ottilia babasının Tanrı’ya güvenmesini söyleyen sesin, duyuyordu. Böylece yatağında tamamen sessiz kalarak hiçbir korku belirtisi göstermedi. İskelet bu kadar cesur olduğunu görünce, ona hiçbir şey yapamadı. İki üç etkisiz çekişten sonra dönüp gitti. Ottilia geceni kalanında, başka hiçbir şey hiçbir şey görmeden huzur içinde uyudu.
Ertesi sabah uyandığında, parlak güneş neşeyle odaya dolmaktaydı. Gece iskeletin durduğu yerde, tam başucunda, bembeyaz giysiler içinde, etrafı altın ışıkla çevrili güzel bir kadın silueti vardı. Ottilia ona, “Ne yapmamı istiyorsunuz, aydınlık hanımefendi?” diye sordu.
Kadının görüntüsü şöyle cevap verdi: “Ben bu kalenin hanımıydım. Gururum, kibrim, giyimdeki savurganlığım ve diğer ölçüsüz alışkanlıklarım yüzünden, tutumlu, alçakgönüllü tavrı ve Tanrı’ya olan sarsılmaz güveni olan biri gelip beni özgür kılana kadar günah işlediğim bu yerde kendi kemiklerimden ibaret olarak yaşamaya mahkum edilmiştim. Siz bunu başardınız. Artık huzur içinde uyuyabilirim. Minnettarlığımın bir göstergesi olarak, bu kaleyi, tüm topraklarımı ve onların gelirlerini size bağışlıyorum.”
Bununla birlikte ışıklı siluet kayboldu. Ottilia birkaç saniye sonra pencereden göğe doğru kanat çırpan süt beyazı bir güvercin gördü. Böylece Ottilia, yardım dilemek için girdiği bu görkemli kalenin kontesi ve hanımı oldu. Oraya yerleştikten hemen sonra Uzunboylu Sennal’ı yanına çağırdı. Ona verdiği tüm sıkıntılar için özür diledikten sonra gelip onunla birlikte kalede yaşamasını rica etti. Böylece hayatlarının geri kalanını birlikte çok mutlu bir şekilde geçirdiler.
Tirol’ün en önemli nehri olan Inn Nehri üzerindeki küçük Schwaz kasabasında, bir zamanlar Ottilia adında fakir bir köylü kızı yaşardı. Ottilia sevgili annesine çok düşkündü ve onu kaybetme talihsizliğine uğradığında acı acı ağladı. Annesinin yaptığı her şeyi yapmaya çalıştı: evi süpürdü, ineği sağdı, ekmek pişirdi ve babasının giysilerini dikti; ama tüm gayretine rağmen, her şeyi annesinin yaptığı gibi yapmayı başaramadı. Düzen zamanla bozulmaya başladı. Domuzlar ve tavuklar kavga ettiğinde onları ayıramadı. İplik eğirmeyi de beceremedi; fakat bunların en kötüsü, annesinin babasının kıt maaşını tamamlayan birkaç kuruşu kazandığı saman yüklerini taşıyamaması oldu.
Babası evi düzene sokmak için, başka bir kadınla evlenmek zorunda kaldı. Bir gün eve Uzunboylu Sennal’ı getirerek Ottilia’ya artık onun annesi olacağını söyledi.
Zavallı küçük Ottilia, uzun boylu, sert ve kemikli kadına “anne” demesi gerektiğini duyunca gözyaşlarına boğuldu. Onun hiçbir zaman annesinin yerine geçemeyeceğini bu yüzden de ona asla itaat etmeyeceğini ilan etti.
Uzunboylu Sennal kötü bir kadın değildi, ama ona karşı çıktığında çocuğa çok kızıyordu. Bu yüzden ikisi arasında süregelen bir öfke vardı. Uzunboylu Sennal, Ottilia’ya bir şey yapmasını söylediğinde o bunu yapmayı reddediyordu. Üvey annesinin sözünü dinlerse onu annesinin yerine konduğu sanılabilirdi, ki bu Ottilia’ya kutsal değerlere yapılan bir saygısızlık gibi geliyordu. Evin işlerinden herhangi birini yapmaya çalıştığında, çocuk deneyimsizliği onu Uzunboylu Sennal’ın tutumluluğuna uymayan bir biçimde yapmaya itiyordu. Bu yüzden de evde sürekli bir çekişme oluyordu. Yine de iyi kalpli babası, akşamları eve geldiğinde işleri yoluna koymayı ve barışı sağlamayı başarıyordu.
Ottilia da, yaşıtlarınınki kadar olmasa bile onu soğuktan koruyacak iyi bir yün elbiseye, açlığını giderecek kadar ekmeğe, peynire ve süte sahipti. En çok değer verdiği şeyse, akşamları iyi ısıtılmış odada kucağında oturup, babasının onu öperek, geçmiş günlerin ilginç hikâyelerini anlatmasıydı. Sonra korkunç bir fırtınanın ortalığı kararttığı bir gün geldi. O günün akşamı hiçbir baba eve dönmedi. Uzunboylu Sennal, komşularla birlikte fenerler ve borazanlarla dışarı çıktı, ancak şiddetli rüzgarlar fenerleri söndürerek borazanlarının sesini boğdu.
Ottilia babasının sandalyesinin yanında diz çöktü, dua etti ve ağladı. Bütün gece dua etti, ağladı ve sadece ara sıra biraz uyudu. Sabah olunca bazı arabacılar gelerek dağ yolunda, karın altında gömülü halde buldukları babasının cenazesini getirdiler. Ottilia tabuta konan babası hüzünlü çanlar eşliğinde mezarlığa taşınırken bile, hâlâ onun sandalyesinin yanında bir rüya görüyormuş gibi hissediyordu.
Uzun Boylu Sennal’ın sert sesi, “Evlat git, domuzu besle!” diye bağırdı. O ses şimdi her zamankinden daha sert geliyordu, çünkü artık onu dizginleyecek kimse kalmamıştı. “Ağlamak bir süreliğine iyi gelir; ama bütün hayatını böyle geçirmeyeceksin, değil mi?” diye sordu Sennal. Ottilia bu uyarı karşısında çok çaresiz hissettiği için kızdı. Söylenenin mantıklı olup olmadığını düşünmeden, şiddetle şöyle karşılık verdi,
“‘Evlat mı? Ben senin çocuğun değilim! Bunu sana daha önce bin kere söyledim. Babam öldüğü için bana böyle davranamazsın. Ağlamamı yasaklayarak onu bana unutturacağını sanıyorsun; ama asla, asla onu unutmayacağım ve sen de bana onun öğrettiği gibi davranmayı unutmayacaksın!”
Uzunboylu Sennal, beklenenden daha fazla sabır göstererek o an için daha fazla bir şey söylemedi; fakat Ottilia kadının gösterdiği sabrı kendi zaferi olarak gördü. Ertesi gün ve ondan sonraki gün de kavga devam etti. Artık evdeki barışı sağlayacak iyi bir baba yoktu ve sonunda bir gün Uzunboylu Sennal’ın sabrı tükendi ve bir daha asla gözüne görünmemesini söyleyerek çocuğu kapıdan kovdu.
Sonra öfkesi yatıştı, ama Ottilia çoktan dağ yolundan çok uzaklara giderek gözden kaybolmuştu. Nereye gittiğini de bilmiyordu. Hiç yokluk çekmemişti ve dağlarda yalnız olmanın ne demek olduğunu bilmiyordu. O an hissettiği tek şey, vicdanının haksız olmadığını söylemesi ve sitemlerden uzaklaşarak anne babasının hatırasıyla baş başa kalmanın büyük bir nimet olacağıydı.
Böylece, nereye gittiğinin farkında olmadan yürümeyi sürdürdü; sonunda, babasının öldüğü yere ulaştı. Dini bir gelenek gereği, yol kenarına dikilen haçın üzerine babasının ölüm şekli canlı renklerle resmedilmişti. Ottilia gözlerinde yaşlarla bu acımasız manzaraya baktı ve haçın yanına yığılıp, nerede olduğunu unutana kadar ağladı. Sonra, yeniden oranın karla kaplı olduğunu ve karın altından babasının sesini duyduğunu hissetti. Babasının, işten dönünce onu kucağında oturttuğu ve Sennal ile barıştırdığı akşamları anlattığı zamanlardaki gibi onunla konuştu. Sebepsiz yere azarlamadan, kavganın altında yatan evlat sevgisine anlayış göstererek, onun tüm yaramazlıklarını ve anlamsız davranışlarını ona tek tek hatırlattı.
Ottilia, babasını büyük bir dikkatle dinliyormuş gibi görünüyordu, ama içi pek rahat değildi. Artık yanlış ve mantıksız davrandığını kabul etmeye hazırdı ve her şey için gerçekten çok üzülmeye başlamıştı. O kadar üzgündü ki, o ev hâlâ babasının evi olsaydı, oraya dönüp Uzunboylu Sennal’ın sözünden çıkmayacağını hissediyordu. Ne var ki babası artık orada yaşamıyordu. Peki ya şimdi ondan eve geri dönüp Uzunboylu Sennal’le tek başına yaşamasını isterse ne olacaktı? Ottilia bunu düşünse de babası ondan bunu istemedi. O heyecanla uyandığında kulağında babasının son sözleri yankılanıyordu. Bu sözler, “Tanrı’ya güven, her şey çok güzel olacak”tan başka bir şey değildi.
Güneş çoktan dağların ardına batmıştı. Soğuk gece, Ottilia’nın giysilerine işlemeye başlamıştı ve açlık yüzünü gösteriyordu. Ottilia artık daha alçakgönüllü hissediyordu, ama hala geri dönmeyi düşünmüyordu. Ayağa kalktı ve yürümeye devam etti, çünkü ölüme benzer bir uyuşukluk bedenini sarmaya başlamıştı. Dağda yaşayanların soğukla gelen bu uyuşukluğa teslim olmanın ölüm getirdiğini söylediklerini biliyordu.
Yürümeye devam etti, karanlık gittikçe daha da yoğunlaşsa da koruyucu meleğini düşündüğü için korkmuyordu. Yol hala yorucu, soğuk hala keskindi. Artık gücü tükenmeye başlamıştı. Sonra aniden, yakındaki bir tepede, ay ışığıyla aydınlanmış gökyüzüne yükselen, kale benzeri bir yapının harabe siluetini gördü. Duyduğu yeni umuttan güç toplayıp kule penceresinden yansıyan dostça ışığın rehberliğinde dik ve taşlı yamaçlardan ilerledi. Bu arada tüm çaresizliğini idrak edecek zamanı olmuştu. Eğer Tanrı ona bir yuva bulma şansı daha verirse, tüm gücüyle onu hakedecek şekilde davranacaktı.
Sonunda kale kapısına ulaştığında cesareti yine tükenmeye başlamıştı. Kaledeki önemli insanlar, keyiflerini bozmak için izinsiz ve habersiz gelip keyiflerini bozan, yarı aç küçük bir köylü kızına ne diyeceklerdi?
“Tanrı’ya olan güvenin nerede?” diye bir ses geldi içinden. Babasının anısını andıran bu ses cesaretini yeniden canlandırdı. Geniş kapının yanında bir borazan asılıydı. Ottilia, birçok çekingen girişimden sonra borazandan bir ses çıkarmayı başardığında, hangi katı gardiyanın veya silahlı adamın bu çağrıya cevap vereceğini merak ederek kaygıyla beklemeye başladı. Ancak öyle biri görünmedi. Bir süre devam eden endişeli bekleyişten sonra, dostça ışığın yayıldığı pencere, onu yukarı bakmaya zorlayacak kadar büyük bir gürültüyle açıldı. Ottilia ne gördüğünü tahmin edin.
Pencereden dışarı bakan bir Kurukafa’dan başkası değildi! Ottilia korkmaya fırsat bulamadan Kurukafa oldukça nazik bir sesle ne istediğini sordu.
“Bir gece burada konaklama ve biraz ekmek. Tanrı aşkına!” dedi Ottilia, kısık bir sesle. Sonra tekrar Kurukafa’ya baktı ve üzerine çöken bir dehşet ve bayılma hissine karşı koyamadı. “Tanrı’ya güven,” diye fısıldadı babasının sesi ve Ottilia dişlerinin birbirine çarpmasını engellemek için çabaladı.
Bu sırada, Kurukafa neşeli bir şekilde cevap verdi: “Aşağıya gelerek kapıyı açıp seni içeri alırsam, beni tekrar buraya kadar taşıyacağına söz verir misin?” Ottilia onun ne dediğini pek anlayamasa da kabul etti.
“Ama yanıtını iyi düşün ve sana güvenebileceğime dair bana söz ver, çünkü görüyorsun, bu benim için ciddi bir konu. Merdivenlerden kolayca yuvarlanabilirim ve burada çok basamak var. Kendi başıma tekrar yukarı çıkamam.” diye ısrar etti Kurukafa.
“Elbette bana güvenebilirsin,” diye cevap verdi Ottilia, çünkü bu iyiliğe karşılık vermenin kutsal bir görev olduğunu görüyordu. Vicdanı, cesurca ortaya koyduğu uysallığa sitem ediyormuş gibi, “Uzun boylu Sennal senden asla bu kadar zor bir şey istememişti.” dedi. “Biliyorum,” diye yanıtladı Ottilia alçakgönüllülükle, “Bu da benim cezam.”
Bunları düşündüğü süre boyunca Kurukafa taş merdivenlerden aşağı doğru takırdayarak inmeye devam ediyordu. Bu sert, kasvetli bir sesti. Takır tukur, takır tukur… Önce sarmal kule merdivenlerinden döne döne, sonra uzun yankılanan koridorda yuvarlanarak ve ardından geniş ana merdivenden aşağıya bir takırtı ve yuvarlanmayla inip sonunda devasa kapıya güm diye çarptı.
Ottilia’nın kalbi de güm güm atıyordu. Gerçekten korkuyor olsa da hissettiği soğuk ve açlık, Kurukafa’nın kapının sürgüsünü sırıtan ağzındaki dişlerinin arasına alıp çabucak açmasına sevinmesine neden oldu. Büyük kapı açıldı ve Ottilia çekingen bir şekilde bu hoş sığınağa girdi. Babasının kaderi hala zihninde tazeydi ve Kurukafa acımasız kardan daha az korkunçtu.
Ottilia, zorlu zihinsel mücadeleler vererek de olsa, verdiği sözü sadakatle yerine getirdi. Gerçekten de, Kurukafa’yı orada öylece bırakma isteği aklından geçmişti. Onun kendisini takip etmesi mümkün değildi; çünkü tüm o basamakları çıkamazdı. Aşağı yuvarlanabilse de; yukarı çıkmasının mümkün olmadığını kendisi söylemişti. Ottilia onu orada bırakıp kaleye yalnız girebilirdi. İçeride başka kimsenin olmadığı açıktı. Yoksa Kurukafa kapıya gelmek için kendini tehlikeye atmazdı. Dürüst küçük Ottilia bu düşünceyi öfkeyle reddetti ve eğilerek Kurukafa’yı aldı ve önlüğü yardımıyla onu dikkatlice merdivenlerden yukarı taşıdı.
Kuledeki aydınlık odaya girdiklerinde Kurukafa, “Beni masaya koy, sonra da mutfağa inip bir krep yap. İyi yapamazsan bunun yumurta, un ve tereyağının eksikliğinden olmadığı belli olacak, çünkü mutfakta hepdinden bol miktarda var.”
Ne yani, bu kocaman, tuhaf yerde mutfağa kadar tek başıma mı ineceğim diye düşündü zavallı, titreyen küçük Ottilia kendi kendine. “Bu, Uzunboylu Sennal’in bana yaptırdığı her şeyden daha kötü,” dedi. Ancak bunun bir ceza ve bir azim sınavı olduğunu hissederek cesur bir kararlılıkla söyleneni yapmaya başladı.
Bu, hayal ettiğinden bile daha zor bir görevdi, çünkü Kurukafa yukarıdaki kulede güvende olsa da, iskelet mutfakta serbestçe dolaşıyordu ve nereye dönse karşısına çıkıyordu.
Doğrusu, bir an için dönüp çığlık atmak ve kaçmak istedi, ama babasının sesini duyar gibi oldu Ona Tanrı’ya güvenmesini söylüyordu: “Hem ayrıca, ölmüş kemiklerin görüntüsünde bu kadar korkunç olan ne var? Bana ne zarar verebilirler ki?” dedi kendi kendine. Bu yüzden çevresinde olup bitenlere aldırış etmedi, yumurtaları çırptı, hamuru karıştırdı ve kızartmaya koydu. İştah açıcı koku ve ateşin sıcaklığı onu canlandırdı ve cesaretini yeniledi.
Ottilia kreple dolu tabağı kuledeki odaya götürüp masaya koyduğunda, Kurukafa’ya bakan tarafının siyah renge döndüğünü, kendisine en yakın olan tarafının ise altın rengini koruduğunu fark etti; bu da merakını uyandırdı ve bunun nedenini sormak istedi, ancak sessiz kalmayı başardı ve kendi payını sessizce yedi. Yemeğini bitirdiğinde tabağı aldı, yıkadı ve her şeyi dikkatlice yerine koydu. Tam çok yorgun hissetmeye başladığında, Kurukafa ona şöyle dedi: “Soldaki merdivenlerden yukarı çıkarsan, uyuyabileceğin küçük bir yatak odasına ulaşacaksın. Gece yarısına doğru bir iskelet yatağının yanına gelecek ve seni yataktan çekmeye çalışacak; tek yapman gereken ondan korkmamak. Ondan korkmazsan sana zarar veremez.”
Böylece Ottilia Kurukafa’ya teşekkür etti ve yatağına çıktı. Yatalı daha üç saatten olmamıştı ki, odada büyük bir gürültü ve tıkırtı duydu. Tıpkı mutfakta krep pişirirken gördüğü iskeletin çıkardığı sese benziyordu. Sonra Kurukafa’nın ona seslendiğini duydu: “Saatler gece yarısını gösteriyor; unutma, sadece cesur olman gerekiyor!” O konuşurken, Ottilia parlak ay ışığı sayesinde yatağın yanında duran büyük bir iskelet gördü. İskelet uzun, çıplak kollarından birini ona doğru uzattı. Kemikli eliyle yatak örtüsünü çekti ve diğer eliyle onu saçlarından yakaladı, ama Ottilia babasının Tanrı’ya güvenmesini söyleyen sesin, duyuyordu. Böylece yatağında tamamen sessiz kalarak hiçbir korku belirtisi göstermedi. İskelet bu kadar cesur olduğunu görünce, ona hiçbir şey yapamadı. İki üç etkisiz çekişten sonra dönüp gitti. Ottilia geceni kalanında, başka hiçbir şey hiçbir şey görmeden huzur içinde uyudu.
Ertesi sabah uyandığında, parlak güneş neşeyle odaya dolmaktaydı. Gece iskeletin durduğu yerde, tam başucunda, bembeyaz giysiler içinde, etrafı altın ışıkla çevrili güzel bir kadın silueti vardı. Ottilia ona, “Ne yapmamı istiyorsunuz, aydınlık hanımefendi?” diye sordu.
Kadının görüntüsü şöyle cevap verdi: “Ben bu kalenin hanımıydım. Gururum, kibrim, giyimdeki savurganlığım ve diğer ölçüsüz alışkanlıklarım yüzünden, tutumlu, alçakgönüllü tavrı ve Tanrı’ya olan sarsılmaz güveni olan biri gelip beni özgür kılana kadar günah işlediğim bu yerde kendi kemiklerimden ibaret olarak yaşamaya mahkum edilmiştim. Siz bunu başardınız. Artık huzur içinde uyuyabilirim. Minnettarlığımın bir göstergesi olarak, bu kaleyi, tüm topraklarımı ve onların gelirlerini size bağışlıyorum.”
Bununla birlikte ışıklı siluet kayboldu. Ottilia birkaç saniye sonra pencereden göğe doğru kanat çırpan süt beyazı bir güvercin gördü. Böylece Ottilia, yardım dilemek için girdiği bu görkemli kalenin kontesi ve hanımı oldu. Oraya yerleştikten hemen sonra Uzunboylu Sennal’ı yanına çağırdı. Ona verdiği tüm sıkıntılar için özür diledikten sonra gelip onunla birlikte kalede yaşamasını rica etti. Böylece hayatlarının geri kalanını birlikte çok mutlu bir şekilde geçirdiler.
Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde kalbur saman içinde uzak mı uzak bir ülkede, görkemli bir sarayda üç oğlu ile birlikte yaşayan bir padişah varmış. Sarayın rengârenk bahçesinde, yılda yalnızca bir tane meyve veren kocaman bir elma ağacı bulunuyormuş. Bu ağacın meyvesi çok özelmiş, çünkü hem bir gecede büyüyüp olgunlaşıyormuş, hem de altındanmış. Ne var ki sarayın bahçesine epeydir bir hırsız dadanmış. Her yıl, ağaç elmasını verdiği gece, herkesten önce gelerek onu çalıyormuş. Elmayı tüm yıl boyunca sabırsızlıkla bekleyen padişah hep hayal kırıklığına uğruyormuş.
O yıl, Padişah’ın ilk oğlu artık yeterince büyüdüğü için elma ağacının altında nöbet tutmaya karar vermiş ve babasına:
“Sevgili babacığım, izniniz olursa bu gece ağacın altında bekleyip hırsız geldiğinde onu yakalamak ve altın elmayı size kendi ellerimle getirmek isterim.” demiş.
Oğlunun bu cesaretini gören padişah çok memnun olmuş ve ona izin vermiş.
O akşam güneş batıp yıldızlar lacivert gökyüzünü süslemeye başlayınca, oğlan kılıcını kuşanıp bahçeye gitmiş ve elma ağacının altına uzanmış. Orada uzun süre sabırla beklemiş, ama gözlerini sürekli açık tutmak sandığı kadar kolay değilmiş. Gecenin ilerleyen saatlerinde etraftaki sessizliğe katılıp derin bir uykuya dalmış. Şafak sökerken gözlerini açtığında altın elmanın çoktan çalındığını görmüş. Yapacak hiçbir şey olmadığını kabul ederek büyük bir üzüntü ile saraya dönmüş.
Aradan tam bir yıl geçmiş. Büyüyen ortanca oğlan, cesaretini kanıtlamak için elma hırsızını yakalamaya karar vermiş. O da babasından izin isteyerek kılıcını kuşanmış ve ağacının altında beklemeye koyulmuş. Aysız bir geceymiş ve yıldızlar sessizce gökyüzünde ışıldıyormuş. Gözünü bile kırpmadan tetikte beklemekte olan oğlanın canı sıkılmaya başlamış ve yıldızları saymaya karar vermiş. Ne kadar sayarsa saysın yıldızlar bir türlü bitmiyormuş. Derken uyku bastırmış ve daha gece yarısı bile olmadan gözleri kapanıvermiş.
Gün doğumu ile birlikte uyandığında altın elmanın yerinde yeller esiyormuş. Ortanca oğlan da hayal kırıklığı içinde saraya dönüp ailesine kötü haberi vermiş.
Bir sonraki yıl sıra küçük oğlana gelmiş. O, ağabeylerinin deneyiminden ders alan çok akıllı bir gençmiş. Çok da iyi bir okçuymuş. Ağacın altında nöbet tutmaya giderken yanına oklarını ve yayını almış. Gece karanlığında kolayca farkedilmemek için koyu giysilere bürünüp ağaca tırmanmış. Sağlam bir dala tünemiş. Bu dalın üstünde uykuya dalmanın kolay olmayacağını biliyormuş.
Sabah şafak sökmeden hemen önce alnının ortasında tek bir gözü olan kocaman bir dev gelip elmayı dalından koparmış. Tam arkasını dönüp hızlıca kaçarken küçük oğlan bir ok atarak devi ayağından vurmuş. Dev çok büyük olduğu için ok onu öldürmeye yetmemiş ama ayağı oldukça derin bir yara almış. Buna rağmen hızlı, kocaman adımlarla orayı terk etmeyi başarmış. Küçük oğlan saraya dönüp olanları anlatmış. Böylece üç kardeş, devin yarasından akan kan damlalarını takip ederek onu bulmaya ve çalınan elmayı geri almaya karar vermişler.
Ağabeyler kılıçlarını kuşanmış. En küçük kardeş de oklarını ve yayını yanına almış ve birlikte yola koyulmuşlar. Devin kanlı ayak izlerini takip ederek çok uzakta olmayan bir kuyunun başına gelmişler. İzler orada son bulduğu için devin bu kuyuda olduğunu anlamışlar. Aralarında anlaşmışlar ve en büyük oğlanı beline kalın bir urgan bağlayarak kuyudan aşağı indirmeye karar vermişler. Oğlan yukarı çıkmak istediğinde urganı çekerek haber verecekmiş.
Kuyu çok derin ve karanlıkmış. Büyük oğlan daha birkaç metre derine iner inmez korkarak “Beni yukarı çekin, burası çok soğuk ve karanlık!” diye bağırmış. Kardeşleri onu hemen yukarı çekmişler. Ortanca oğlan biraz daha sabretse de kuyunun karanlığında ilerledikçe içini büyük bir korku sarmış ve hemen yeryüzüne çıkmak için bağırıp kardeşlerinden kendisini yukarı çekmelerini istemiş.
Sıra küçük oğlana geldiğinde ağabeylerine şöyle demiş:
“Korkup bağırırsam sakın beni yukarı çekmeyin. Tam tersine daha da derine indirin.” demiş. “Devi öldürüp geri gelmeye olduğumda ipe asılacağım. O zaman beni kuyudan çıkarırsınız.”
Ağabeyleri onun dediklerini yapmış ve oğlan bu şekilde kuyunun dibine inmiş. Orada kocaman bir kapı görmüş. Beline bağlı urganı çözmüş ve kapıdan içeri girmiş. Burası devin eviymiş. Ev, değeri belli olmayan hazinelerle doluymuş. Bir köşede elindeki altın elmayla oynayan güzeller güzeli bir prenses oturuyormuş. Kız delikanlıyı görünce şaşırmış ve elindeki elma düşüp yuvarlanmış. Endişe içinde ”Siz kimsiniz?” diye sormuş. Padişahın oğlu kendisini tanıtmış.
Prenses:
”Dev beni kaçırdı ve burada esir tutuyor. Birazdan uyumak için geri gelir. Lütfen hemen buradan kaç” demiş. Ama delikanlı devi öldürmeye kararlıymış. O zaman kız “Dikkatli ol. Dev gözleri açık uyur ve uykusu çok hafiftir. Eğer onu uykusunda öldürmeyi başarırsan ikimizin de canı kurtulur. Değilse yeryüzünü bir daha göremeyiz.” demiş.
Kız sözünü bitirir birirmez ortalığı zangır zangır titreten ayak sesleri duyulmuş. Oğlan çabucak bir döşeğin arkasında saklanmış. Dev gelip yatağına uzanmış ve gözü açık bir şekilde uykuya dalmış. Keskin bir nişancı olan oğlan okunu çekip onu oracıkta vurmuş. Böylece kızla ikisi kurtulmuşlar. Orada birbirlerine âşık oldukları için saraya ulaşır ulaşmaz evlenmeye karar vermişler. Altın elmayı da alıp kuyunun dibine gitmişler.
Delikanlı ipi önce kızın beline bağlamak istemiş. Bunu anlayan kız:
“Âğabeylerin eğer beni görürlerse kıskanıp seni burada bırakabilirler.” demiş.
Delikanlı bunun imkânsız olduğunu söylemiş. O zaman prenses:
“Olur da işler benim tahmin ettiğim gibi gelişirse ve sen burada kalırsan devin evinin arkasındaki bahçeye çık. Orada beklemeye başla. Bir süre sonra ortaya biri ak, diğeri kara iki tane koç çıkacak ve birbirleriyle kavgaya tutuşacaklar. Onlardan ak olanın üstüne atlarsan seni yeryüzüne çıkarır. Bu koçlar çok hızlı hareket eder. Elini çabuk tutmalısın. Yanlışlıkla kara olana binersen kendini yerin yedi kat altında bulursun. Oradan nasıl kurtulacağını ben bile bilmiyorum.” diye açıklamış.
Oğlan bunları can kulağıyla dinlemesine rağmen ağabeylerinin kendisine böyle bir kötülük yapacaklarına hiç olasılık vermemiş. İpi önce kızın beline bağlamış ve bütün kuvvetiyle çekmiş. Ağabeyleri kardeşlerinin geri gelmek istediğini düşünüp kızı yukarı çekmişler. Karşılarında elinde altın elma tutan güzeller güzeli bir prenses görünce dilleri tutulmuş. Kız aşağıda olanları oğlanlara anlatmış. Ağabeyler bu güzel kızla evleneceği için kardeşlerini çok kıskanmışlar. Prenses, sevdiğinin kuyudan çıkarılmasını beklerken oğlanlar ipi salıp kardeşlerini orada bırakmaya karar vermişler. Kızı da susması için tehdit etmişler. Saraya döndüklerinde padişaha oğlanın öldüğünü söylemişler. Padişah duydukları karşısında çok üzülmüş ve kara yaslar bağlamış.
Delikanlıysa uzun süre kuyunun dibinde bekleyip durmuş, ama sonunda kimsenin onu yukarı çıkarmayacağını anlamış. Başına gelenlere çok üzülse de olanları kabul etmekten başka yol olmadığını görmüş. Kızın ona önerdiği gibi devin evine geri dönmüş. Bahçeye açılan kapıdan çıkıp beklemeye başlamış.
Biraz zaman geçince tam da prensesin dediği gibi ortalık yerde iki adet kocaman koç belirip birbirleriyle dövüşmeye başlamış. Oğlan elinden geldiğince çabuk şekilde ak koçun üzerine doğru atlamış. Ama koçlar o kadar hızlı hareket ediyorlarmış ki kendisini önce kara koçun sırtında, ardından da göz açıp kapayıncaya kadar yerin yedi kat altında bulmuş. Oraya varır varmaz kara koç yok olmuş.
Zavallı delikanlı şaşkınlık içinde daha önce hiç bulunmadığı bu yerde kendisine yardım edebilecek birini aramaya başlamış. Epey yürüdükten sonra bir ormanın kıyısında, karşısına küçük bir kulübe çıkmış. Delikanlı kulübenin kapısını çalıp bir bardak su ve biraz ekmek istemiş. Evin sahibi yaşlı kadın onu içeriye buyur etmiş. Delikanlıya çokca ekmek ve birazcık da su vermiş ve demiş ki:
“Oğlum sana daha fazlasını ikram edemiyorum, çünkü bizim de başka suyumuz kalmadı. Son zamanlarda pınarımızın başına bir ejderha dadandı. Sabah akşam orada duruyor ve kimsenin bir damla içmesine izin vermiyor. Ne yaptıysak başedemedik. Senin gibi nice yiğit onu alt etmeye çalışırken canından oldu.
Delikanlı kadından pınarın yerini öğrendikten sonra ona teşekkür ederek ejderhayı bulmak üzere yola çıkmış. Daha suya yaklaşmadan, ejderha ona saldırmak için hazırlanmış. Oğlan çok iyi bir okçu olduğu için uzunca bir uğraştan sonra ejderhayı oklarıyla vurup öldürmeyi başarmış.
Pınardan kana kana su içtikten sonra dinlenmek için biraz ilerideki bir ağacın altına uzanmak istemiş. Tam o anda dev bir yılanın ağaçtaki içi yavru dolu kuş yuvasına doğru kıvrılarak yaklaştığını görmüş. Yavru kuşlar yuvalarında, gelmekte olan tehlikeden habersiz yiyecek aramaya çıkan annelerini beklemekteymiş. Oğlan bir hamlede yılanı öldürüp yavruları kurtarmış.
O sırada yuvaya dönmekte olan anne kuş bu olaylara uzaktan tanık olmuş ve delikanlıya:
“Ben Zümrüt-ü Anka kuşuyum. Sen yetişip benim yavrularımın canını kurtararak bana dünyanın en büyük iyiliğini yaptın. Şimdi dile benden ne dilersen.” demiş
Oğlan başından geçenleri Zümrüt-ü Anka kuşuna anlatmış ve tek isteğinin eve dönmek olduğu söylemiş.
Zümrüt-ü Anka kuşu, “ Sana yardım etmek isterim, ama orası çok uzak. Seni ülkene götürebilmem için bana kırk kazan et ve kırk kazan da su bulman gerek. Ben ‘gak’ deyince ağzıma bir parça et, ‘guk’ deyince su vereceksin. Böylece seni mola vermeden olabildiğince çabuk götürüp yavrularıma geri dönebilirim.” diyerek ne yapılması gerektiğini anlatmış
Delikanlı ejderhayı öldürüp oranın halkını susuzluktan kurtardığı için herkes ona yardım etmiş. Kırk kazan eti ve suyu hazırlamışlar; böylece oğlan Zümrüt-ü Anka kuşunun sırtına oturmuş. Kazanları da kuşun iki yanına astıktan sonra yola çıkmışlar. Oğlan kuşun tembih ettiği gibi ona her gak dediğinde et guk dediğinde su veriyormuş. Ne var ki yolculuk çok uzunmuş, daha oğlanın ülkesine varamadan kazandaki etler bitmiş. Karnı acıkan kuş gak deyince oğlan mecburen bacağından bir parça et koparıp kuşun ağzına koymuş. Eti tadan kuş bir daha ses etmeden ve hiç durmadan uçarak oğlanı evine getirmiş.
Delikanlı, Zümrüt-ü Anka kuşunun sırtından indiğinde topallıyormuş. O zaman kuş, dilinin altında sakladığı et parçasını çıkarıp ona geri vererek, “Biz insan eti yemeyiz. Verdiğin son parçanın senin kendi etin olduğunu anlayınca onu sakladım.” demiş.
Delikanlı kuşa teşekkür etmiş ve bacağından kopan parçayı yerine koymuş. Böylece hemen iyileşmiş. Saraya döndüğünde onu görünce hem çok şaşıran hem de çok sevinen babasına ve sevdiği kıza kavuşmuş. Yaptıklarına çok pişman olan ağabeyleri ondan özür dilemişler. Zümrüt-ü Anka kuşu ise yavrularını daha fazla yalnız bırakmamak için çok beklemeden yola çıkmış.
Delikanlı ve prenses tam kırk gün kırk gece süren bir düğünle evlenmişler. Birlikte uzun ve mutlu bir ömür yaşamışlar.
Gökten üç elma düşmüş: Biri onların, biri okuyanın, biri de yazanın başına…
Sen içimdeki küçük mum Hala sönmedin, yanıyor musun? Gündüz aydınlıkta kaybolup Gece yatınca karşımdasın
Bülent Ortaçgil
Merhaba,
Gece, iri ve güzel bir kuzgunun kanatlarında oturmuş usulca yeryüzüne inmekte. Dudaklarında daha önce duyduğumuz, ama hangisi olduğunu çıkaramadığımız tatlı ninnilere benzeyen cılız bir ıslık var. Ayaklarını ıslığının ritmine uydurmuş, gözlerindeyse bir mumun parlak alevi geziyor. Biliyoruz ki onun ayakları yere tam bastığında, bizimkiler yerden kesilmiş olacak. İşte böyle bir gece bu. Bense, sizinle bir süredir güzel masalları çağıran tılsımlı bir gecede buluşmayı diliyordum. Çünkü dünyaya açılan gözlerimizin yönünü artık içimize çevirmeye başlayıp, onlarla yalnızca kendimizi gördüğümüz anlara geçişimizi kolaylaştıran yardımcılardan biri de eksantrik masalcıların kaleminden çıkan bu gece masallarıdır. Biliriz ki onlar, gizemli atmosferleriyle bizi düşlerimizle buluştuğumuz o sürprizlerle dolu salona götürürler. Yani şu hiç bilet parası ödemeden girip kavuşmalardan kovulmalara uzanan geniş yelpazedeki gösterileri izlediğimiz, sadece bize ait olan rüyalar sahnesine.
Geçtiğimiz kış, Norveç’in ulusal tiyatrosu Nationaltheatret’te izlediğimiz gösteri beni böyle bir rüya gibi masalla tanıştırmış ve kendimi bir yıldız yağmurunun ortasında, Ole Lukøje’nin tuhaf şemsiyesinin altında bulmama neden olmuştu. Danimarkalı masalcı Hans Christian Andersen tarafından yazılmış ve dilimize daha önce Ole Yumgöz olarak çevrilmiş masalı burada bölümlere ayırarak, her güne bir adet düşecek şekilde paylaşacağım. Böylece kahramanımız küçük Hjalmar’ın Ole ile tanışmasına ve yedi gün boyunca sürecek olan uyku yolculuklarına birlike tanıklık etmiş oluruz.
Eylem Rosseland ❤️
Ole Lukøje
Dünya üzerinde Ole Lukøje kadar çok hikâye bilen başka kimse yoktur ve onları gerçekten çok güzel anlatır.
Akşam olduğunda, çocuklar hâlâ bir masanın etrafındaki küçük taburelerinde düzgün bir şekilde oturmaktayken Ole Lukøje gelir. Ayaklarında sadece çorap olduğu için hiç ses çıkarmadan yukarı çıkar. Yavaşça kapıyı açar ve çocukların gözlerine nazikçe tatlı bir süt serper. Öyle çok değil ama sadece biraz, onların gözlerini kapalı tutmaya yetecek kadar. Böylece çocuklar onu hiç göremezler. Parmaklarının ucuna basarak onların arkalarından yürür ve enselerine hafifçe üfler. Bu üfleme küçüklerin başlarını öne düşürür. Ah evet, Ole Lukøje bunu onlara hiç zarar vermeden yapar, çünkü çocukları pek sever. Tek isteği miniklerin yatağa girdiklerinde sessiz olmasıdır, çünkü hikâyelerini anlatabilmek için sessizlik gerekir.
Çocuklar uykuya dalar dalmaz, Ole Lukøje yatakta yanlarına oturur. Üzerinde şık giysiler vardır. Ceketi ipekten yapılmıştır. Hareket ettiğinde kırmızı, yeşil ya da mavi parıldadığı için tam olarak ne renk olduğunu söylemek mümkün değildir. Kollarının altında birer şemsiye vardır. Bunların birinin üzerinde resimler vardır. Onu uslu çocukların üzerine açar. Böylece çocuklar bütün gece boyunca düşlerinde öykülerin en güzellerini görürler. Diğeri ise üzerinde hiçbir şey bulunmayan sade bir şemsiyedir. Bu şemsiyeyi de yaramaz çocukların üzerine açar. Onlar da bütün gece huzursuz bir şekilde uyur ve sabah uyandıklarında hiç rüya görmemiş olurlar.
Şimdi Ole Lukøje’nin bir hafta boyunca her akşam Hjalmar adındaki küçük bir çocuğun yanına nasıl geldiğini ve ona neler anlattığını dinleyelim bakalım. Bir haftanın içinde yedi gün olduğu için öyküler de yedi tanedir.
Pazartesi
Akşam olup Hjalmar’ı yatağına yatırır yatırmaz Ole Lukøje “Dinle şimdi, önce şu etrafı bir düzenleyelim ” dedi.
O anda saksılardaki tüm çiçekler kocaman ağaçlara dönüştü, uzun dalları tavanın altından duvarlara doğru kıvrılarak odayı güzel bir çardağa dönüştürdü. Dallar, her biri güllerden bile daha güzel çiçeklerle doluydu ve kokuları o kadar tatlıydı ki, yiyecek olsanız reçelden bile daha tatlı olduklarını görürdünüz. Meyveler altın gibi parlıyordu, çöreklerin içinden kuş üzümleri fışkırıyordu . Her şey o kadar muhteşemdi ki!
Birdenbire, Hjalmar’ın okul kitaplarını koyduğu masanın çekmecesinden korkunç bir inilti yükseldi.
“Ne oluyor bakalım?” diye sordu Lukøje, çekmeceyi açarken. Çekmecedeki küçük yazı tahtası adeta sinir krizi geçirmekteydi. Üzerinde sonucu yanlış çıkmış bir matematik işlemi olduğu için öfkeden parçalarına ayrılmak üzereydi. Tahtaya bir iple bağlı olan tebeşirse bir köpek gibi zıp zıp zıplıyor, hatayı düzeltmeye çabalasa da yapamıyordu.
Bir başka yakınma da Hjalmar’ın yazı defterinden geldi. Aman Tanrım, dinlemeye katlanmak bile zordu! Her sayfasında alt alta dizilmiş büyük harfler vardı; yanlarında ise küçük harfler duruyordu. Büyük harfler örnek olmak için yazılmışlardı. Hemen yanlarında ise Hjalmar’ın yazdığı harfler bulunmaktaydı. Onlar da tıpkı ilk örnekler gibi göründüklerini sanıyorlardı ama çizgilerin üzerinde durmak yerine oraya buraya yuvarlanıp dağılmışlardı.
“Bakın, işte kendinizi şöyle tutmalısınız,” dedi örnekteki güzel yazılar. “Şöyle, yana doğru eğik ve kalın bir çizgiyle.”
“Ah, biz de öyle olmak isterdik!” diye cevap verdi Hjalmar’ın yazdığı harfler. “Ama yapamıyoruz. Çok zayıfız.”
“O zaman biraz çocuk ilacı içmeniz gerek,” dedi Lukøje.
“Ah, hayır!” diye haykırdı harfler ve hemen öyle bir dikeldiler ki onları öyle görmek bir zevkti.
“Artık öykü anlatacak zamanımız yok,” dedi Lukøje. “Bunlara antrenman yaptırmam gerekiyor. Bir, iki! Bir, iki!” Harfleri çalıştırmaya başladı; öyle ki, hepsi örneklerden bile daha düzgün, daha zarif bir şekilde dizildiler. Fakat Lukøje gidip Hjalmar sabah harflere baktığında, hepsinin yine eski perişan hallerine dönmüş olduğunu gördü.
Öncelikle, 2025’in hepimiz için sağlık, sevgi, mutluluk ve huzur dolu bir yıl olmasını diliyorum. Umarım bu yıl, kalplerimizde sakladığımız en güzel dileklerin gerçekleştiği, verimli, neşeli ve ışıltılı bir yıl olur.
Üç aylık bir aradan sonraki ilk buluşmamız yeni yıla denk geldiği için, konumuz bu güzel kış günlerine dair sıcak bir masal olsun istiyorum. Hatırlarsanız bir önceki yazımızda Selanik’e özgü bir efsaneyi paylaşmıştık. Aslında ondan sonraki ilk konuğumuz, Küçük Deniz Kızı olacaktı. Ancak, onun acıklı öyküsünün, yılın bu içimizi karın aydınlığına ve pırıltısına açmak istediğimiz soğuk dönemi için biraz ağır kaçacağına karar verdim. Bu sebeple de 2025’i Norveç’te pek sevilen bir masal olan Noel’i Unutan Küçük Köy masalı ile karşılamamızın daha yerinde olacağını düşünüyorum.
Orjinal adı “Den Vesle Bygda Som Glømte At Det Var Jul” olan masalımız Norveç’te oldukça sevilen, okullarda, noel etkinliklerinde anlatılan, tiyatro sahnelerine ve ekranlara taşınmış bir masal. Ünlü yazar, şair ve oyun yazarı Alf Prøysen (1914–1970) tarafından kaleme alınan bu kısa eser hem çocuklara hem de yetişkinlere hitap ediyor.
Alf Prøysen, çocukluğunu ve gençliğini bir çiftlikte geçirmiş, Norveç’in köy yaşamından esinlendiği birçok eser vermiş sevilen bir yazar. Doğup büyüdüğü yörenin konuşma dilini eserlerine taşıyan Pøysen, Norveç’in kırsal bölgelerindeki yaşamla birlikte insan ilişkilerine dair gözlemlerini eserlerine içten ve akıcı üslup ile aktarmayı başarmış. Yaşamı boyunca yalnızca çocuk edebiyatına değil, genel olarak Norveç kültürüne olan katkıları sebebiyle, bu toprakların yetiştirdiği en değerli sanatçılardan kabul ediliyor. Umarım onun bloğumuz için seçtiğim bu tatlı masalıni seversiniz. Onu orjinal dilinde okumayı tercih edecek olanlarınız için ilgili linki yazının sonuna ekleyeceğim.
Yakında yeniden görüşmek dileği ile…
Sevgiler,
Eylem Rosseland❤️
Den Vesle Bygda Som Glømte At Det Var Jul
Yüksek bir tepenin yamacında kendi halinde küçük bir köy vardı.
Bu köyde yaşayan insanlar tıpkı diğer köylerdeki insanlar gibiydi. Bazıları büyük, bazıları küçüktü; bazıları çalışkan, bazıları tembeldi; bazıları balık köftesini kıymadan yapılan köfteden daha çok sever, bazıları ise kıymadan yapılan köfteyi balık köftesine tercih ederdi. Yani oldukça farklıydılar, ama bir konuda hepsi birbirine çok benziyordu: Hepsi korkunç derecede unutkandı ve hepsi aynı anda en tuhaf şeyleri unutabiliyordu.
Bir seferinde ayakkabı giymeyi unutmuşlardı. Yaz boyunca hava çok sıcak olduğu için herkes yalınayak dolaşmıştı. Sonbahar geldiğinde ise ayakkabı giymeyi tamamen unutmuşlardı. Birbirlerine:
“Ah, ne kadar soğuk oldu!”
“Eğer hava daha da soğursa nasıl dayanacağız, bilmiyorum”.
“Kar yağarsa, durum daha da kötü olacak.” dediler.
Sonunda kar yağdığında, yalınayak dışarı çıkıp, “Aman tanrım, bugün gerçekten çok soğuk!” dedikten sonra öylece üşümeye devam ettiler.
Bir gün, köy yolunun kavşağında iki kadın ayakları donarak sohbet ediyordu. O sırada bir çocuğun demirciye ata neden nal takıldığını sorduğunu gördüler. İşte tam o anda kadınlar, ayakkabı giymeyi unuttuklarını anladılar. Hemen evlerine koşup ayakkabılarını giydiler. Sonra biri doğuya, diğeri batıya giderek, herkese ayaklarının neden üşüdüğünü anlattılar. Böylece köydeki herkes ayakkabılarını giydi.
Başka bir sefer de yemek yemeyi unuttular. Günlerce hiçbir şey yememişler, sonunda hepsi birden hastalanmışlar; yataklara düşmüş ve doktoru çağırmak zorunda kalmışlardı. Ancak doktorun kendisi de yemek yemeyi unuttuğu için diğerleri kadar hasta olmuştu.
Bir gün doktor, ağzında bir peynir parçası olan bir fare yavrusu gördü. İşte o anda, yemek yemeyi unutmuş olduklarını anladı. Ayağa kalktı, yemek yedi ve sonra köydeki tüm hastaları ziyaret ederek, “Sadece yemek yemeyi unutmuşsunuz.” dedi. Böylece herkes yataktan kalktı, yemek yedi ve tekrar sağlığına kavuştu. Bundan daha kötüsü ise, Noel’i unuttukları zamandı.
Noel arifesi geldiğinde köyde kimse evini temizlememiş, yeni perdeler asmamış, hiç kimse evine bir Noel ağacı getirmemişti. Mağaza vitrinlerinde tek bir Noel Baba maskesi bile yoktu. Okuldaki çocuklar ise Noel şarkıları yerine “Gel, ey güzel Mayıs” şarkısını söylüyordu. Köydeki kurabiye kutularının hiçbirinde tek bir kurabiye veya çörek yoktu.
Köyün en tepesinde, ormanın hemen kıyısındaki küçük bir kulübede küçük bir kız sürekli düşünüp durmaktaydı. Henüz beş yaşında olduğu için normal zamanlarda zıplar, oynar, güler ve neşe içinde vakit geçirirdi. Ama şimdi yalnızca düşünüp duruyordu. Böylece ormana gitti ve küçük çam ağaçlarına bakmaya başladı.
“Yine bir şeyi unuttuk” dedi kendi kendisine. “Bir şey var, sanki küçük bir çam ağacı ile ilgili, ama ne olduğunu tam olarak hatırlayamıyorum.”
Sonra eve gidip bir makasla biraz saman kâğıdı buldu. “Bu makasla ilgili de bir şey var,” diye düşündü küçük kız, “Ama ne olduğunu hatırlayamıyorum.”
Ardından ahıra gitti ve babasının tavana, farelerin ulaşamayacağı bir yere asmış olduğu buğday demetini gördü.
“Bu buğday demetiyle ilgili de bir şey var sanki,” diye düşündü. Orada durdu, şöyle bir etrafına bakınca uzun bir sırık gördü. Bu sırık Noel için hazırlanmış buğday demetini asmak için kullanılırdı. İşte o anda, küçük kız Noel’in yaklaştığını hatırladı!
“Ah, bugün Noel arifesi, bugün Noel arifesi!” diye bağırarak annesiyle babasına haber vermek için eve koştu, ama içeride kimse yoktu.
“Ah, bütün köye Noel’in yaklaştığını nasıl haber vereceğim? Herkese Noel arifesinin bugün olduğunu nasıl söyleyeceğim?” dedi kız.
Uzun sırığı alıp buğday demetini tepesine takmaya çalıştıysada başaramadı. Sonra ne yapması gerektiğini anladı! Bayrak direği! Buğday demetini bayrak direğine asacaktı!
Küçük kız bunu başardı. Buğday demetini bayrak direğine asmasından hemen sonra, en yüksek çam ağacının en tepesindeki dalından küçük bir baştankara kuşu uçtu ve kar dallardan aşağıya dökülmeye başladı.
“Nereye gidiyorsun, nereye gidiyorsun?” diye cıvıldadı, dalların arasında yarı uyur halde oturan diğer baştankaralar.
“Noel geldi, Noel geldi. Küçük kız buğday demetini astı!” dedi minik bir baştankara. “Biz de geliyoruz, biz de geliyoruz!” diye şakıdı diğer baştankaralar ve hep birlikte havalandılar.
“Nereye gidiyorsunuz, nereye gidiyorsunuz?” diye sordu telefon tellerine tüneyen serçeler.
“Noel geldi, Noel geldi! Küçük kız buğday demetini astı!” diye şarkı söyledi baştankaralar.
“Biz de geliyoruz, biz de geliyoruz!” diye öttü serçeler ve bir anda hep birlikte telefon tellerinden uçtular. Öyle ki telefon santralinde çalışan kadınların kulakları çınladı.
Tam o sırada, bahçede bulunan kuşburnu çalılarındaki bayağı şakrak kuşlarının hepsi birden havalandı.
Telefon santralinde çalışan kadınlar kuşların nereye gittiğini görmek için pencereye koştular ve bayrak direğindeki buğday demetini gördüler. Sonra hemen tüm köye telefon etmeye başladılar. Herkese Noel’in yaklaştığını unutmuş olduklarını söylediler.
Köydeki herkes telaşla işe koyuldu. Kimisi hamur işi yaptı, yemek pişirdi, evi temizledi ve yeni perdeler astı. Kimisi ormana gidip bir Noel ağacı buldu, daha önce sakladıkları hediyeleri paketledi ve kimisi de pencerelerine Noel yıldızları astı.
En sonunda köydeki herkes, marangozun Noel hazırlıkları sırasında yaptığı devasa küvete tırmandı ve topluca suya atlayarak temizlendi. Tam herkes banyosunu bitirip temiz giysilerini giydiğinde, köyün en tepesindeki evde küçük kızın annesi, onun saçına kırmızı bir kurdele bağlamaktaydı.
İŞTE TAM O ANDA KİLİSE ÇANLARI ÇALDI VE NOEL GELDİ.
Uzun yaz günleri birbirlerini öyle hızlı kovaladı ki, sonunda hepsi yorulup sonbaharın kısa, serin günlerine teslim oldu. Biz de sessiz sakin bir perşembe sabahına uyandık ve güne İzmir’den satın aldığım Pablo Neruda’nın Kuşlar Sanatı kitabı ile başladık. Şiirleri, kuşlara olan özel ilgisi sebebiyle minik kedi Josefine Bonbon da sevdi. Ben uzak ülkeleri ve denizleri düşlerken, o kim bilir kuşlarla süslü hangi ziyafet sofralarının hayallerini kurdu. Bu arada minik dedim; ancak kendisi kaşla göz arasında büyüdü ve Ağustos ayında birinci doğum gününü bir kutu karidesli ton balığı yiyerek kutladı. Her şeyiyle son derece tuhaf, nefis bir kedi oldu. O biblo gibi minicik güzel bebeğin evdeki perdeler dahil her kumaşı jilet gibi pençeleriyle yırtan kocaman egzotik bir kediye dönüştüğüne inanmak güç. O şu anda yumuşacık yatağında huzurla uyurken ben de size bir önceki yazımda söz ettiğim sihirli şişeyi son açtığımdan beri neler olduğunu anlatmak istiyorum.
Yine böyle güneşli bir gündü. Öykü dolu şişenin kapağını açtım. Tam o anda etrafa öyle heyecanlı fısıltılar yayıldı ki, onları işitseydiniz siz de benim gibi hepsini ortaya dökmek için şiddetli bir istek duyardınız. Dikkatimi toplayıp söylenenleri anlamaya çalışırken, birden bire şişenin ağzında bir balık kuyruğu belirdi. Biraz sıkıştığından onu şişeden çıkarabilmek için çekiştirmek zorunda kaldım. Gemiye Ege Denizi’nden binmiş tombul, parlak bir balıkla karşılaşmayı beklerken karşımda Küçük Deniz Kızı’nı görünce epeyce şaşırdım. Bu da nereden çıkmıştı şimdi? Sonuçta gemimizin rotasında Danimarka yoktu. Şişeyi kenara kaldırırken arkamdan umutlu bir sesle “Yaşıyor mu?” dediğini duyar gibi oldum. “Ne demiştiniz, sevgili Küçük Deniz Kızı” diye cevap verince biraz içerledi. “Bir deniz kızı olduğum doğru, ancak pek küçük sayılmam. Beni gerçekten tanımıyor musunuz?” diye sordu. Gerçekten tanımıyordum. Konuşmasını “Madem ki kim olduğumu bilmiyorsunuz öyleyse biraz araştırmanız gerekecek. Böylece ne kadar önemli biri olduğumu kendi çabanızla öğrenmiş olursunuz. Sizin yolculuğunuza antik şehir Selanik’ten katıldım. Bu da ipucunuz olsun. Bir de öğrenin bakalım o hala yaşıyor mu ” diyerek sürdürdü. Bunun üzerine ben de önce baba tarafı Selanikli olan anneme, sonra okulumuzda çalışan Selanikli Yunanca öğretmeni Athanasios’a bu parlak kuyruklu, ipek saçlı kızın öyküsünü sordum.
Sora sora Bağdat bulunur demişler. Ben de sora sora Selanik şehrinin yolunu buldum ve Büyük İskender’in kız kardeşi Thessalonike’nin hikayesini öğrendim. Kendisi benim duyduklarımın bir kısmının uydurma olduğunu, aslında yaşam öyküsünün çok daha inanılır ve içten olduğunu söylediyse de, ben onun anlattıklarıyla kendiöğrendiklerimi benzer buldum. Bu nedenle onun da izniyle, önce efsanesini sonra tarihteki yerini burada sizlerle paylaşmak istiyorum. Dilerim keyifle okursunuz.
Thessalonike Efsanesi
Çok eski zamanlarda Makedonya’da Thessalonike, yani Selanike adında bir prenses yaşarmış. Thessalonike, Kral II. Philippos’un kızı Büyük İskender’in de kardeşiymiş. Prenses, küçük yaşta annesini kaybetmiş; ancak üvey annesi Olympias, onu ilgiyle büyütmüş. Kızcağız görgüsü ve zarafeti sayesinde zamanla herkesin sevdiği biri olup çıkmış. Onun hayatta en çok sevdiği kişi ise ağabeyi İskender’miş.
Günlerden bir gün, İskender dünyanın dört bir yanını fethetmek için uzun seferlere çıkmaya karar vermis. Yolculuğa çıkarken değerli kız kardeşi Thessalonike’yi mecburen geride bırakmak zorunda kalmış. Prenses, onu çok özler, her gün güze haberler almayı diler, onun çabucak eve döndüğünü hayal edermiş. Zaman geçtikçe İskender’in şanı yürümüş ve başarı haberleri tüm dünyaya yayılmaya başlamış.
İskender seferlerinden biri sırasında sonsuz hayat vaadeden ölümsüzlük çeşmesini duymuş. Zar zor bir yolculuktan sonra bu çeşmeyi bulmuş. Yanında getirdiği şişeyi büyülü su ile doldurmuş. Eve döndüğünde bir gün kız kardeşinin saçlarını tararken fark etmeden bu büyülü suyu kullanmış. Bir süre sonra yeniden fethe çıkmış; ancak ne yazık ki gittiği yerden dönememiş. Onun yolunu gözlemekte olan zavallı Thessalonike aldığı kötü haberle yıkılmış. Kardeş acısı onu o kadar üzmüş ki zamanla bütün yaşam sevincini yitirmiş. Bir gün, bu yükü daha fazla taşıyamayıp kendisini denize atmış; fakat o anda bir mucize gerçekleşmiş. Thessalonike suya düşünce ölümsüz bir deniz kızına dönüşmüş.
Artık ne tam bir insan ne de bir deniz canlısıymış. Yarı insan, yarı balık bedeniyle mavi sularda yapayalnız yüzer olmuş. Tek isteği ise ağabeyinin hala yaşadığına inanmakmış. Bu sebeple bir gemiye rastladığında denizcilere umutla “Kral İskender yaşıyor mu?” diye sormaya başlamış. Bu aslında sadece bir soru değil, denizcilerin geçmesi gereken bir sınavmış. Eğer deniz kızının istediği yanıtı verip, “Yaşıyor, hüküm sürüyor ve dünyayı fethediyor!” derlerse Thessalonike’nin yüzü aydınlanırmış. Denizciler, böylece prensesin yüreğindeki derin sevgi ve sadakati anlarlarmış. Bu cevap karşısında deniz kızı gözden kaybolur, denizler sakinleşir ve gemiler huzurla yol alırmış.
Tabii her şey hep yolunda gidecek değil ya, bir gün talihsiz bir denizci Thessalonike’nin duymak istediği yanıtı vermek yerine ona gerçeği, yani İskender’in öldüğünü söylemiş. Kızcağız o an çok derin bir keder duymuş; yüzü bir anda kararmış. Acısı öfkeye, ipek saçları Gorgon’un yılanlarına dönüşerek etrafı sarmış. Denizin dibini öyle bir sarsmış ki sular hırçınlaşmış ve çıkan dev dalgalar gemiyi yutuvermiş.
Bu olaydan sonra denizciler bu öyküyü korkuyla birbirlerine anlatır olmuşlar. Böylece Thessalonike ile karşılaştıklarında “Kral İskender yaşıyor mu?” sorusuna nasıl cevap vermeleri gerektiğini öğrenmişler. Onlar her sorulduğunda Büyük İskender’in yaşadığını söyleyip bu hikayeyi birbirlerine anlatmışlar ve böylece Thessalonike bir efsaneye dönüşmüş. Bu sayede ölümsüz deniz kızı, çok sevdiği Büyük İskender’in anısını kendi öyküsüyle birlikte ölümsüzleştirmeyi başarmış.
Makedonya Kraliçesi Thessalonike
Efsaneye hayat veren ünlü Makedonya Kraliçesi Thessalonike’nin gerçek yaşamı da ne yazık ki büyük bir trajedi ile başlamış ve bitmiş. Kral II. Philippos’ın kızı ve Büyük İskender’in kız kardeşi olarak M.Ö. 352 yılında dünyaya gelen prensese babası, hem annesi Nicesipolis’in memleketi olan Thessalia’yı hem de Thessalialılar karşısında kazandığı zaferi onurlandırmak için Thessalonike adını vermiş. Annesi, Thessalonike daha bebekken öldüğü için onu üvey annesi Olympias büyütmüş.
Ağabeyi İskender, Pers seferlerine çıktığında o henüz çocuk yaşlardaymış. Onun ölümü sonrası oluşan kaos ise, prensesin hayatında önemli bir dönüm noktası olmuş. İskender’in generallerinden biri olan Cassander ile evlenip zamanla Makedonya kraliçesi olmuş. Thessalonike’nin ismi, M.Ö. 315 yılında eşi Cassander’ın kurduğu Thessaloniki yani Selanik kentine verilmiş. Kendisi eşinin vefatından sonra taht kavgasına tutuşan oğulları tarafından öldürülmüş olsa da adı ve öyküsü adını verdiği güzel Selanik şehri sayesinde ölümsüzleşmiş.
Yazımızın sonuna geldik. Sabırla okuduğunuz için çok teşekkür ederim. Bir sonraki buluşmamızda aramıza katılacak olan konuk oldukça ünlü ve benim de çocukluğumdan beri pek sevdiğim biri. O zamana dek bu güzel Sonbahar mevsiminin tadını çıkarmanız dileğiye.
Evvel zaman içinde Kalbur saman içinde Dalgalar alacakaranlıkta kıyıları öperken İskoçya’nın hırçın rüzgarları Sudaki sırları karaya taşıyıp Eski bir masalı anlattı
Hikayeye göre Selkielerden güzeller güzeli bir kadın Bir akşam ansızın aşkın ağına takıldı Sahile çıkıp kumlar üzerinde şarkı söylerken Saçlarının ışıltısı yıldız olup havaya saçıldı Bir faninin sevgisi onu oracıkta kavrayıp kalbinden Kürkünü çalarak kaderini karaya bağladı Selkie artık tutsaktı Her gün gözyaşı dökse de Sonunda toprağa alıştı Denizlerdeki evini özlerken Yitik özgürlüğü ve sevgisi Sesini bastırdı
Bir gün masum bir yürek Çalınanı buldu İki dünya arasında tutsak benlik Böylece özgürlüğüne kavuştu Selkie Kadın yeniden ipeklere sarındı Rüzgarda bir çığlık oldu Derin sulara dalarak Köpüklerin arasında kayboldu
(Eylem, Temmuz 2024)
Merhaba,
Bir önceki blog yazısında sizlere Denizin Şarkısı adlı filme esin kaynağı olan bir hikayeden, Selkie Gelin’den, söz edeceğimizi söylemiştim. Selkieler Fareo Adaları, İrlanda, İskoçya ve İzlanda folklöründe yeri olan, hem denizde hem de karada yaşayabilen mitolojik varlıklardır. Karaya çıktıklarında fok kürklerini çıkarır, göz kamaştırıcı güzellikteki birer insan gibi görünürler. Bir insanla karşılaştıklarında ise tekrar şekil değiştirip denize dönerler. Bu insan kılığına bürünebilen büyülü varlıklar aslında dünyanın pek çok farklı bölgesindeki efsanelerde ve halk masallarında bulunuyor. Oğuz Tansel’in derlediği halk masallarımızı okuyanlarınız, havuz başında gülüp oynayan ve insanları görünce çabucak güvercin donuna giren (güvercin kılığına girme böyle tasvir ediliyor) ve uçup giden peri kızlarını hatırlıyorsunuzdur. İnsan şeklini alan güzel sesli fok balıkları bana bu sebeple biraz kendi masallarımızı hatırlattı. İlerideki yazılardan bazılarını Anadolu’da anlatılmış zengin ve efsunlu hikayelere ayırsak iyi olur diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz?
Selkie Gelin’e geri dönecek olursak, onun da diğer birçok efsane ve masal gibi, anlatıldığı coğrafyaya veya yazılı dile döküldüğü döneme göre farklılıklar gösterdiğini söyleyebiliriz. Benim burada yayımlamak için seçtiğim çeviri aslında İskoçya’da bilinen bir varyasyon. Severek okuyacağınızı umuyorum. Selkie Gelin’i orjinal haliyle kendi dilinde okumayı tercih edecek olanlarınız için sayfanın sonuna bir link ekleyeceğim. İlerideki yazılarda değinmemi veya yayımlamamı istediğiniz farklı Selkie öyküleri biliyorsanız, bana buradan veya Facebook üzerinden ulaşabilirsiniz.
Çok yakında yeniden görüşmek dileğiyle…
Sevgiler,
Eylem ❤️
Selkie Gelin
Bir zamanlar, İskoçya’nın batı kıyısında, genç bir balıkçı yaşardı. Bir gün bu balıkçı tüm gününü denizde geçirmiş, buna rağmen sadece birkaç küçük balık yakalayabilmişti. Hava kararmaya başladığında sahile doğru kürek çekti ve küçük teknesini karaya çıkardı.
Çakıl taşlarıyla dolu sahil boyunca kulübesine doğru yürüyordu ki hoş sesli birilerinin daha önce benzerini duymadığı güzellikte bir şarkı söylediğini işitti. Seslere doğru yöneldiğinde, suyun yakınında gülüp oynayarak şarkılar söyleyen bir düzine Selkie gördü. Balıkçı gözlerine inanamıyordu. O güne dek çok az insan Selkie halkını yani arada sırada kürklerini çıkarıp karada insan formuna bürünen fok balıklarını, görebilirdi. Öylece durup onları izliyordu ki Selkieler onu fark ettiler ve hızla denize dalarak dalgaların arasında kayboldular.
Balıkçı, Sanırım bir rüya gördüm, diye yüksek sesle söylenerek tekrar kulübesine doğru yola koyuldu; fakat bir şey onu huzursuz etmişti. Tekrar geri döndüğünde, bir kayanın üzerinde duran parlak ve pürüzsüz bir şeye gözü takıldı. Biraz daha yaklaştığında bunun bir fok balığı kürkü olduğunu gördü. “Hiçkimse Selkieleri gördüğüme inanmayacak, ta ki bunu gösterene dek” dedi. Eğilerek kürkü aldı ve omzuna attı. Bunu iyi bir paraya satabilirim, diye düşündü.
Tam o sırada, arkasında birinin adımlarını duydu ve hızla dönüp baktı. Karşısında, olağanüstü güzellikte genç bir kadın durmaktaydı. Kadın hüngür hüngür ağlıyordu. Balıkçının içi cız etti.
“Güzel hanımefendi, niçin böyle ağlıyorsunuz?” diye sordu.
Kadın içini çekerek balıkçının gözlerine baktı ve,
“Nazik bayım,” dedi gözyaşlarına boğularak, “siz benim kürkümü aldınız. Lütfen onu geri verin, çünkü ben bir Selkieyim ve kürküm olmadan suda yaşayamam.”
Balıkçı kadından gözlerini alamıyordu. Onu ilk gördüğü anda aşka düşmüştü. Genç ve inatçı bir delikanlı olduğu için kadını yanında tutması gerektiğini düşündü. Bu yüzden fok kürkünü sıkıca göğsüne bastırdı ve,
“Sevgili bayan, benim eşim olun. Ben size aşık oldum ve bu sebeple kürkünüz olmadan karada yaşamak zorunda kalacaksınız. Sizi çok mutlu edeceğime söz veriyorum.”
“Lütfen yapmayın bayım, ben karada asla mutlu olamam. Hem halkım benim için çok endişelenir. Evime dönmeliyim.”
Ancak genç adam kararlıydı. Olabildiğince tatlı bir gülümsemeyle, başını eğdi ve bir dizinin üzerine çökerek,
“Benim küçük ve şirin bir kulübem var. Orada sizi ateşin yanında sıcak tutarım. Size yemeyi dileyebileceğiniz tüm taze balıkları getiririm. Karada mutlu bir hayat yaşayacağınıza söz veriyorum. Lütfen benim gelinim olmayı ve benimle evlenmeyi kabul edin.” dedi.
Genç kadın kürkü olmadığı için çaresiz bir durumdaydı. Karada tutsak kalmıştı ve denizdeki evine dönemiyordu. Böylece yakında ondan kürkünü geri alabileceğini umarak balıkçının elini tuttu, eve doğru yola koyuldular. Balıkçı haftalarca kürkü yanından ayırmadı; çünkü müstakbel eşinin onu çalıp kaçmasından korkuyordu. Bir süre sonra Selkie karadaki yaşama alışmaya başladı. Balıkçı bunu gördüğünde kürkü bacadaki bir çatlağın içine sokuşturarak, onu burada asla bulamaz diye geçirdi içinden. Aradan bir ay geçtikten sonra evlendiler. Çok mutluydular. Balıkçı karısına hem iyi hem çok cömert davranıyordu. Onu gerçekten çok seviyordu ve mutlu etmek için çırpınıyordu; ama kürk konusundaki kararlılığı hala devam etmekteydi.
Selkie gelin zamanla inatçı kocasını sevmeye başladı. Bazen ona şarkılar söylüyordu. Böyle gecelerde balıkçı kendisini dünyanın en mutlu adamı gibi hissediyordu. Yıllar böyle geçerken ve çiftin yedi çocuğu oldu. Selkie gelin evlatlarının hepsini çok sevdi. Çocuklar bazen annelerini sahilde dalmış denizi izlerken bulduklarında,
“Anne, niye bu kadar üzgünsün?” diye sorarlardı.
“Ah, sadece hayallere dalmışım.” diyerek başını sallayan anneleri onları alınlarından öperdi.
Bir gün balıkçı ile en büyük üç çocuğu balık tutmak için tekneyle denize açıldılar. Diğer üçü, ekmek ve süt almak için köye gittiler. Anneyle en küçük oğlu ise evde kalmışlardı. Anne yine pencereden dışarı bakıyor ve kıyıya vuran dalgaları izliyordu. Uzaklarda, kaygan, siyah kayalıklarda bir grup fok oyun oynamaktaydı. Selkie kadın derin bir iç çekti ve gözleri yaşlarla doldu. En küçük oğlu onun yanına koşarak,
“Anne ne oldu? Denize her baktığında neden bu kadar üzülüyorsun?” diye sordu.
Annesi hiç düşünmeden dönüp dedi ki,
“Üzülüyorum çünkü ben denizde doğmuştum. Orası benim bir daha asla geri dönemeyeceğim evim. Baban benim kürkümü sakladı.”
İskoçya’daki tüm çocuklar gibi bu küçük oğlan da Selkie halkı hakkında anlatılan hikayeleri duymuştu. Bu nedenle annesinin kim olabileceğini hemen anladı. Şömineye koştu, uzanarak fok kürkünü bulunduğu yerden çekip çıkardı ve annesine göstererek,
“Bu mu?” dedi.
“Nasıl buldun?” diye hayretler içinde sordu annesi.
“Bir gün babamla burada yalnızdık. Kürkü gizlediği yerden çıkarıp baktı. Bana onun çok özel olduğunu söyledi. Şimdi neden öyle dediğini anlayabiliyorum.”
Kadın önce kürküne sonra uzanıp çocuğuna sarıldı. “Canım,” dedi fısıldayarak, “seni her zaman seveceğim.” Sonra kürkü göğsüne sıkıca bastırarak dışarı, denize koştu. Kürkünün içine girdi ve suya daldı.
Balıkçı ve çocukları eve dönerlerken bir grup fok balığının yanından geçtiler. Adam, teknenin yanında yüzünde garip bir ifadeyle kendilerine bakmakta olan pırıl pırıl, genç bir fok balığı gördü. Sonra onun suda kaybolup giderken acı bir çığlık attığını işitti. Eve varıp olanları duyduğunda ise kalbi paramparça oldu. Oğlunun kendisinden çok daha cesur, cömert ve sevgi dolu bir insan olduğunu anlamıştı. Balıkçı ile çocukları, yaşamlarının geri kalan kısmında Selkie kadını özlediler; ama onun ait olduğu dünyada mutlu olduğunu biliyorlardı. Bir süre sonra bir fok balığı sürekli kıyıya gelip uzun uzun yüzmeye başladı. Babayla evlatları bir daha hiç aç kalmadılar; çünkü ağları her zaman kocaman parlak balıklarla doldu.
“Denizlere dönmeliyim yine, ıssız denizlere, göklere Bütün istediğim bir gemi ve yol gösteren bir yıldız Vuran çark, rüzgarın şarkısı, titreşen beyaz yelkenlerle Denizin yüzünde sisli bir şafak, bir şafak istediğim yalnız
Denizlere dönmeliyim yine, dalgaların çağrısına Öyle hoyrat, öyle saf bir çağrı ki karşı konulmaz ona Bütün istediğim rüzgarlı bir gün, uçan bulutlar Savrulan köpükler, serpintiler ve martıların çığlığı
Denizlere dönmeliyim yine, o başıboş hayata Rüzgarın bıçak gibi keskin estiğimartıların ve balinaların yoluna Bütün istediğim neşeli bir öykügülen bir denizci yoldaştan Ve sakin bir uykuyla tatlı bir rüya uzun yolculuğun sonunda”
John Masefield (1878-1967)
Merhaba,
Yoğun denilebilecek bir dönemden sonra yavaş ve güneşli tatil günlerine yaklaşmaya başladık. Hava pek sıcak değil; ama yine de tatlı ve aydınlık bir Cuma sabahına uyandık. Araladığım pencereden içeriye pırıl pırıl taze bir gün sızmakta. Minik, puantiyeli kedi Josefine Bonbon yanımda, tıpkı çikolata damlalarıyla yapılmış kocaman bir çörek gibi kıvrılmış uyuyor. Bargamut ve kamelya çaylarını karıştırarak demlediğim aromalı çayımı yıllar önce İzmir’den aldığım incecik camdan yapılmış fincanıma doldurdum. Keşke şu anda oturma odamı dolduran serin sabah dinginliği ekrandan geçip sizin mekanınıza da yayılabilse diye geçiriyorum içimden. Bir yazı üzerinden içimizi ısıtacak sıcak çayı veya şahane güzellikte leopar desenli bir ev kedisini paylaşamasak da, artık onlar kadar keyifli bir masal filminden, Denizin Şarkısı’ndan söz etmeye hazırız bence.
Denizin Şarkısı aslında iyi bilinen, Oscar ödülüne aday olmuş bir film. Öyle ki onu bana yıllar önce çocuk edebiyatı veya animasyon filmlerine özel bir ilgisi olmayan fakat sinemaya tutkun bir tanıdığım önermişti. Buna rağmen, o zamandan beridir, okulda birlikte izlediğimiz öğrencilerim de dahil olmak üzere, filmi daha önceden bildiğini söyleyen birine hiç rastlamadım. Tıpkı izledikten sonra beğenmediğini dile getirene rastlamadığım gibi… Yoğun duyguların, mitolojik öğelerin, sıcak ilişkilerin, küçük ayrıntılarla ve el emeği görsellerle bir dantel gibi örülerek işlendiği böyle özel bir filme burada yer vermemenin haksızlık olacağını düşünüyorum. Bu sebeple bu blog yazısını filme, bir dahakini de ona esin kaynağı olan eski bir hikayeye ayırmak istiyorum. Umarım severek okursunuz.
Denizin Şarkısı
Orjinal adıyla Song of the Sea, yönetmenliğini Tomm Moore’un üstlendiğive senaryosu yine Tomm Moore ve Will Collins’e ait, 2014 yapımı modern bir animasyon filmi. Hikaye, İrlanda kıyılarında, Ben ve Saoirse adlı iki küçük kardeşin babalarıyla birlikte yaşadıkları şirin bir deniz fenerinde başlar. Annelerini Saoirse’nın doğumu sırasında kaybetmişlerdir. Onun sevgisini ve sıcaklığını tadamamış olan kızcağız sesini bulamamış ve altı yaşına gelmesine rağmen hiç konuşmamış bir çocuktur. Babaları eşinin kaybı sebebiyle yaşadığı acıyı bir türlü atlatamaz. Ben ise bu kayıpla birlikte sudan korkmaya başlamıştır. Annesinden geriye kalan iki değerli armağana tutunmaktadır. Birisi onun anlattığı öyküler, diğeri de denizin şarkısını dinleyebilmesi ona verdiği bir deniz kabuğu… Yaşadıkları sakin hayat, Saoirse’nın büyükannesi tarafından gizlenmiş sihirli bir mantoyu keşfetmesiyle sarsılır. Ortaya çıkan sırlar onları önce şehre, sonra perilere ve en sonunda da aslında bir Selkie, yani sihirli kürkü sayesinde istediğinde bir insana veya fok balığına dönüşebilen özel bir varlık olan annelerinin hikayesine götürür. Annesi gibi bir Selkie olduğunu öğrendiğimiz minik Saoirse, denizin şarkısını söylemek ve dalgalara kavuşmak için bir yolculuğa çıktığında, Ben kız kardeşini bırakamaz ve büyük bir cesaretle onunla birlikte merak ve tehlike dolu bir maceraya atılır.
Ben ve Saoirse bu macera boyunca, İrlanda efsanelerinde ve masallarında yeri olan birçok doğa üstü varlıkla karşılaşırlar. Her karşılaşma, kendi kimliklerini ve etraflarındaki gizemli dünyayı anlama konusunda onlara yardımcı olur. Böylece annesinin kaybıyla yaşadığı travmayı atlatamamış olan Ben kardeşine olan sevgisini, bağlılığını ve gereksinimini daha derinden hissedebilmeye ve bu duygularını gösterebilmeye başlar. Ben ve Saoirse’nın yolculuğu aynı zamanda duygusal bir yolculuktur. Bu süreçte acıları iyileşmeye, korkuları azalmaya ve aralarındaki kardeşlik bağı derinleşmeye başlar.
Filmin en çarpıcı özelliklerinden biri olan resimlerin güzelliğinin altını çizmek istiyorum. İrlanda kültüründe yeri olan şahane motiflerle süslenmiş görüntüler filme özgünlük katmış. İzlediğiniz her sahnenin titizlikle işlenmiş olduğunu görebiliyorsunuz. Özenle seçilmiş renkler, ilginç folklorik desenler, ninniye benzeyen yumuşak ve rüyamsı müziklerle desteklenerek hikayenin halihazırdaki duygusal derinliğine yeni boyutlar ekliyor ve onu izleyiciyi kucaklayan, büyülü bir deniz masalı haline getiriyor. İrlanda’nın efsanelerinin ve masallarının zengin dokusuyla işlenen evrensel konular filmi her yaş grubundan izleyici için çekici hale getiriyor. Okulda tüm sınıfla birlikte izlerken, göz yaşlarını tutamayan öğrencilerim olduğunu hatırlıyorum. Bir çocuğun en büyük korkularını ve endişelerini ustaca işleyen yönetmen, şefkatli ve zarif anlatımıyla her yeni yaşta ve her yeni hayal kırıklığıyla üstüne bir kilit daha vurduğumuz yetişkin kalplerimize ulaşmayı da başarıyor. Bu sebeple filmin 2015 yılında En İyi Animasyon Filmi Oscar’ına aday gösterilerek büyük bir beğeni toplamış olması bana pek şaşırtıcı gelmiyor. Denizin Şarkısı’nı hala izlemediyseniz, bence yaklaşan hafta sonu için şimdiden güzel bir alternatifiniz var demektir.
Fark ettiniz mi bilemiyorum ama biz hikayeye dalmışken sabah geçip gitti, hava ısındı, çay bitti ve güzel kedi uyanıp başka bir odaya kaçtı. Saatler on ikiyi göstermek üzere. Ben de izninizle bir bal kabağına dönüşmeden önce yazıyı burada bitiriyor, hepinize en içten sevgilerimi gönderiyorum.
İnanması zor olsa da kış herhalde bu kez gerçekten bitti ve bahar sonunda buralara da geldi. Nedense bu defa bana soğuklar hiç sona ermeyecekmiş, ömrümüzün geri kalan kısmı, sonsuz bir kaotik kış mevsiminde debelenerek geçecekmiş gibi gelmeye başlamıştı. Aslında hava şartları bu coğrafya ve iklim için gayet normal sayılsa da görünüşe göre bazılarımız bu yıl koyu mavi sabahlara, buza ve soğuğa fazlasıyla doyduk. Belki de yüzden, yeni mevsimle birlikte gelen her yenilik, içimizdeki yenilenme umudunu artırmaya başladı. Baharın gelmekte olduğunu aslında en çok akşam yürüyüşüne çıktığım zaman gözlerim tomurcuklanmaya başlayan ağaçlara takılmaya başladığında hissediyorum. Ağaçların altından geçerken, her tomurcuğun içinde saklı olan merak ve büyüme arzusunun, kendisinden taşarak damla damla süzülüp üzerime yağdığını hissediyorum. Doğa henüz çiçeklenmemiş olsa da, gün ışığı bize her gün biraz daha yaklaşmakta olan müjdeyi getiriyor aslında. Bu sebeple, bu blog yazısının konusu olarak, her sahnesi bir bahar günü gibi güzel ve renkli bir film olan Azur ve Asmar’ı seçtim.
Azur ve Asmar
Azur ve Asmar yönetmenliğini Michel Ocelot ve Ian McIntyre’ın yaptığı, 2006 yılına ait ödüllü bir masal filmi. Filmin öyküsü yine, Kirikou serisi, Prensler ve Prensesler, Ejderhalar ve Prensesler, Gece Hikayeleri, Dilili Paris’te gibi ses getirmiş animasyon filmlerinin de yaratıcısı olan fransız yazar ve yönetmen Michel Ocelot tarafından yazılmış. Benim Ocelot adıyla tanışmam yıllar önce bir film festivalinin reklamında afişine denk geldiğim Prensler ve Prensesler(2000) filmiyle olmuştu. Çocukluğumda evimizde gölge tiyatrosu pek sevilirdi. O yüzden bir silüet filmi olan Prensler ve Prensesler‘i izlediğimde adeta büyülenmiştim. Azur ve Asmar’ı keşfetmem de bu sayede oldu. Ten renkleri, ait oldukları kültür ve sosyal statüleri farklı olsa da aynı annenin sütü ve sevgisiyle bir araya gelen ve yine onun bakımıyla serpilip büyüyen iki masum çocuğun öyküsünü böyle bir özgünlükle ele alan bu özgün filmi henüz izlemeyenleriniz olabileceğini düşünüp sizinle paylaşmak istedim. Filmin konusu hakkında, tadını kaçırmamaya çalışarak, biraz bilgi vermek istiyorum.
Film içinde klasik masal öğelerine rastlayacağımız türden bir öyküye sahip. Hikayenin başında başında Azur ve Asmar iki küçük bebektir. Azur’un soylu babası oğlunu ona süt annelik de yapan koyu tenli, Arapça konuşan bir dadıya teslim etmiştir. Bir bebeğin annesi, ötekinin de babası yoktur. Resimdeki tek babaysa ne kendi çocuğuna ne de Asmar’a herhangi bir yakınlık ve sıcaklık göstermektedir. Asmar’ın annesi bu iki bebeği hiç ayırmadan onlara ninniler söyleyerek ve masallar anlatarak okul çağına getirir. Anlattığı masallardan Cinlerin Prensesi hakkında olan, iki çocuğu da çok etkiler. Azur ve Asmar, iki kardeş gibi hem birlikte oynarak hem de kavga ederek büyümektedirler. Ta ki Azur’un babası oğlunun dadının ailesinin bir üyesi olarak yetişmesinden rahatsız olup onu kendi sınıfına uygun bir eğitime göndermeye karar verene dek… Bu kararla birlike fikirleri bile sorulmadan Azur eğitime, Asmar ve annesi ise kendi kaderlerine gönderilirler. Azur evden ayrılabilecek yaşa geldiğinde ne dadısını ne de Cinlerin Prensesi’nin öyküsünü unutabilmiştir. Prensesi bulmak için deniz aşırı bir yolculuğa çıkmaya karar verir. Böylece biz izleyiciler de egzotik bir kültürün içinde devam eden filmin eşsiz görselleriyle büyülenmeye başlarız.
Filmin her sahnesi gerçekten etkileyici bir güzellikte. Sadece bu bile onu izlemek için yeterli olabilecekken değindiği birçok önemli konuyu böyle hoş bir öyküyle ifade edebilmesi onu diğer filmlerden ayrı bir yere koyuyor. Göçten çok kültürlülüğe ve iki dilliliğe, tarihi ve kültürel zenginliklerin değerinden (ve nasıl değersizleştirildiklerinden), kardeşliğe, eşitlikten kimliğe ve aile sevgisine kadar birçok konuyu mavi minik cinlerin eşliğinde klasik bir masal diliyle anlatıyor bize. Ben bu sıradışı filmi yıllar içinde birçok kez izledim ve her defasında hem anlattıklarını hem de bunları yorumlama biçimini yeniden sevdim. Merak edenleriniz için aşağıya filmin uzun sayılabilecek bir fragmanın linkini ekleyeceğim. Umarım hoşunuza gider.
Bu blog yazısının da sonuna geldik. Size söylemek istediklerimi evde bir türlü tamamlayamadığım için yakındaki bir kafeye geldim. Pazar günü olduğundan burası şu an oldukça kalabalık. Neyse ki kulaklıklarım, gürültüyle ve diğer insanlarin sohbetleriyle olan ilişkimi minimum düzeye indiriyor ve siz duyamasanız da, yazdıklarıma bambaşka bir melodinin eşlik etmesini sağlıyor. Daha şimdiden, bir dahaki konuyu, Uranienborg semtindeki çıkmaz sokakta bulunan Åpent Bakeri’de, yeni açmış pembe kiraz çiçeklerinin gölgesinde otururken yazmayı hayal etmeye başladım. İlk baharda bu şehrin her yeri güzel olsa da, her sene kiraz çiçekleri açtığında, o güzelim çıkmaz sokağın sonundan benim kalbime ince bir yol açılır. Bir dahaki blog yazısında, sizinle tam olarak orada buluşmak istiyorum.