Dans Eden On İki Prenses

Dans Eden On İki Prenses

Bir zamanlar, her biri diğerinden daha güzel on iki kızı olan bir kral vardı. Kızların hepsi, yan yana dizilmiş yatakların bulunduğu tek bir odada birlikte uyurdu. Her gece kızlar uyumak üzere yataklarına yattıktan sonra kral odalarının kapısını kilitler, bir güzel de sürgülerdi. Ancak sabahları kapıyı açtığında, kimsenin açıklayamadığı bir şekilde kızların ayakkabılarının dans etmekten aşınmış olduğunu görürdü. Bunun nasıl olduğunu ise kimse bir türlü açıklayamadığı için kral sonunda bir duyuru yaptırmaya karar verdi. Bu duyuruya göre prenseslerin geceleri dans etmek için nereye gittiklerini ortaya çıkarabilen kişi, kızlarından biriyle evlenecek ve kendisi öldüğünde de onun yerine tahta geçip kral olacaktı. Söz verip sırrı üç gün üç gece içinde çözemeyenlerse bunu canlarıyla ödeyecekti.

Çok geçmeden bir prens ortaya çıktı ve bu görevi üstlenmek istediğini belirtti. Bu isteği olumlu karşılandı ve genç adam, akşam olunca prenseslerin yatak odasına bitişik bir odaya götürüldü. Yatağı oraya yerleştirildi; çünkü prenseslerin dans etmek için nereye gittiklerini izlemesi gerekiyordu. Kızların gizlice bir şey yapmamaları veya başka bir yere gitmemeleri için oda kapısı açık bırakıldı. Ancak prensin göz kapakları kurşun gibi ağırlaşmıştı ve derin bir uykuya daldı. Sabah uyandığında on iki prensesin on ikisinin de gece dans etmeye gitmiş olduğunu anladılar; çünkü ayakkabılarının tabanları delik deşikti. İkinci ve üçüncü gece de aynı şey yaşandı ve böylece prens kızların nereye gittiğini ortaya çıkaramamasını canıyla ödedi. Ardından bu görevi deneyen pek çok kişi ortaya çıktı, ama ne yazık ki hepsinin sonu aynı oldu. Ta ki yaralı olduğu için artık ülkesine hizmet edemeyen yoksul bir asker, kralın yaşadığı kente giderken yolda yaşlı bir kadınla karşılaşana dek. Kadın askere nereye gittiğini sorduğunda asker,

“Aslında kendim de pek bilmiyorum,” dedi ve şaka yollu ekledi: “Prenseslerin ayakkabılarını nerede parçaladıklarını bulup kral olmayı aklımdan geçiriyordum.”

“Bu o kadar da zor değil,” dedi yaşlı kadın. “Gece sana ikram edilen şarabı içmeyip derin bir uykuya dalmış gibi yapman yeterli.”

Kadın bunları söyledikten sonra gence bir pelerin verdi ve şöyle ekledi:

“Bu pelerini giydiğinde görünmez olacaksın. Böylece kimse farketmeden gizlice kızların peşinden gidebileceksin.”

Asker bu değerli öğüdü ve hediyayi aldıktan sonra cesaretini toplayıp kralın huzuruna çıktı. Prenseslerin geceleri nereye gittiğini bulma görevine talip olduğunu bildirdi. O da daha önceki adaylar gibi kabul edildi. Üzerine soylu giysiler giydirildi. Akşam olup da yatma zamanı geldiğinde, onu da diğerlerinin kalmış olduğu odaya götürdüler. Genç yatağa girmek üzereyken, prenseslerin en büyüğü elinde bir kadeh şarapla geldi. Asker ikram edileni içmemek için çenesinin altına önceden bir sünger bağlamıştı. Böylece kızın getirdiği şarabı içmeden süngere akıttı. Sonra yatağına uzandı; bir süre sonra da derin uykudaymış gibi horlamaya başladı.

On iki prenses horlayan askeri duyup güldüler. En büyükleri, “Yazık, bu da da hayatını kurtarabilirdi,” dedi. Ardından hep birlikte kalktılar ve dolapları açtılar. Birbirinden güzel giysilerini çıkardılar, aynalarının karşısına geçip giyindiler. Dansa gitmenin keyfini düşündükçe yerlerinde duramıyorlardı. Yalnız kızların en küçüğü, “Nedenini bilmiyorum, fakat ben sizin kadar mutlu değilim. Çok tuhaf ama sanki başımıza bir felaket gelecekmiş gibi hissediyorum ,” dedi.

“Her zamanki gibi korkak tavukluk yapıyorsun,” dedi en büyükleri. “Buraya gelip de başarısız olan onca prensi unuttun mu? Bu askere aslında uyku veren bir içecek içirmeye bile gerek yoktu; o muhtemelen zaten uyanmayacaktı.”

Kızlar hep birlikte hazırlandıktan sonra askeri dikkatle incelediler. Asker gözlerini kapatmış, kıpırdamadan yatıyordu; bu yüzden kendilerini güvende hissettiler. En büyük prenses yatağına yaklaşıp hafifçe vurdu. Yatak birden yere çöktü ve tam orada bir geçit açıldı. Kızlar sırayla bu geçitten aşağı inmeye başladılar. En önden en büyük prenses gidiyordu. Her şeyi izleyen asker daha fazla beklemedi, pelerinini giydi ve kızları takip etmeye başladı. En küçük prensesin arkasından yürüyordu.. Merdivenlerin yarısında yanlışlıkla kızın elbisesine bastı. Kız korkuyla, “Bu da ne? Elbisemi kim çekiyor?” diye bağırdı.

“Saçmalama!” dedi en büyükleri. “Bir çiviye takılmıştır.”

Aşağı indiklerinde gümüşten yaprakları ışıl ışıl ışıldayan ağaçlarla dolu büyüleyici bir yoldaydılar. Asker, “Yanıma bir hatıra almalıyım,” diye düşündü ve bir daldan küçük bir parça kopardı. Ağaç yüksek bir çıtırtıyla kırıldı. En küçük prenses yine korkuyla seslendi: “Bunu duydunuz mu? Bir şeyler ters gidiyor.”

Ama en büyükleri, “Prenslerimizden kurtulduğumuz için atılan bir sevinç atışıdır,” dedi.

Sonra altın yapraklı ağaçların bulunduğu başka bir yoldan geçtiler; ardından yaprakları pırlanta gibi parlayan üçüncü bir yola vardılar. Asker her birinden birer dal kopardı. Her seferinde çıkan ses en küçük prensesi korkutsa da en büyükleri bunun bir selam atışı olduğunu söyleyip geçiştirdi.

Yollarına devam ettiler ve büyük bir göle ulaştılar. Gölün üzerinde on iki küçük gondol vardı; her birinde yakışıklı birer prens oturuyordu. Her prens bir prensesi yanına aldı. Asker ise en küçük prensesin yanına oturdu.

Genç prens, “Bugün kayık neden bu kadar ağır anlayamıyorum. Karşıya geçebilmek için bütün gücümle kürek çekmem gerekecek,” dedi.

“Bunun nedeni ne olabilir ki?” dedi en küçük prenses. “Herhâlde sıcak hava yüzünden bana ağırlık bastı.”

Gölün karşı kıyısında, içinden trompet ve davul sesleri yükselen, ışıl ışıl bir saray vardı. Oraya kürek çektiler, içeri girdiler. Prensler gönül verdikleri prenseslerle dans etti. Asker ise kimse görmeden onlarla birlikte dans ediyordu. Prenseslerden biri eline bir kadeh aldığında asker içindekini içiveriyordu. Kız kadehi dudaklarına götürdüğünde kadehi boş buluyordu. En küçük prenses bu duruma korkuyla tepki verse de en büyükleri onu susturuyordu. Sabah saat üçe kadar dans ettiler. Ayakkabıları tamamen parçalanınca eğlenceyi bırakmak zorunda kaldılar.

Prensler onları yeniden gölün karşısına geçirdi. Asker bu kez en büyük prensesin yanına oturmuştu. Prensler ve prensesler kıyıda vedalaştılar ve ertesi gece yeniden buluşacaklarına söz verdiler. Merdivenlere geldiklerinde asker öne koşup yatağına uzandı. Prensesler yorgun argın yukarı çıktığında o çoktan yüksek sesle horlamaya başlamıştı. “Bundan yana güvendeyiz,” dediler. Güzel elbiselerini çıkarıp kaldırdılar, yıpranmış ayakkabılarını yatağın altına koydular ve uyudular.

Ertesi sabah asker konuşmamaya, sadece izlemeye karar verdi. Akşam olunca yine onlara takip etti; her şey ilk geceki gibi oldu. Kızlar o gece de ayakkabıları parçalanıncaya kadar dans ettiler. Üçüncü gece ise asker hatıra olarak yanına bir bir kadeh aldı. Krala cevap verme zamanı geldiğinde sakladığı üç dalı ve kadehi alıp onun huzuruna çıktı. On iki prenses kapının arkasında saklanmış askerin anlatacaklarını dinliyorlardı.

Kral, “Kızlarım gece ayakkabılarını nerede parçalıyor öğrenebildin mi?” diye sordu.

Asker, “Yeraltındaki bir sarayda, on iki prensle dansederken,” dedi ve olanları tek tek anlattı. Sonra yanında getirdiği kanıtları gösterdi. Kral kızlarını çağırdı ve askerin doğru söyleyip söylemediğini sordu. Kızlar yakalandıklarını anlayınca gerçeği itiraf etmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine kral, askere prenseslerin hangisiyle evlenmek istediğini sordu.

Asker, “Artık genç sayılmam; bu yüzden en büyüğüyle evlenmek istiyorum,” dedi.

Düğünleri hemen aynı gün yapıldı; kral öldüğünde de tahta askerin geçeceği ilan edildi. Kızların dans ettiği prensler ise, on iki prensesle dans ettikleri gecelerin toplamı kadar bir süre büyülenmiş olarak kaldılar.

Kaynaklar:

https://surlalunefairytales.com/s-z/twelve-dancing-princesses/twelve-dancing-princesses-tale.html

https://sites.pitt.edu/~dash/grimm.html

https://www.wallacecollection.org/explore/explore-in-depth/fragonards-the-swing

https://www.grimmstories.com/de/grimm_maerchen/die_zertanzten_schuhe

Ole Lukøje ile Rüyalar Ülkesinde




Sen içimdeki küçük mum
Hala sönmedin, yanıyor musun?
Gündüz aydınlıkta kaybolup
Gece yatınca karşımdasın

Bülent Ortaçgil


Merhaba,

Gece, iri ve güzel bir kuzgunun kanatlarında oturmuş usulca yeryüzüne inmekte. Dudaklarında daha önce duyduğumuz, ama hangisi olduğunu çıkaramadığımız tatlı ninnilere benzeyen cılız bir ıslık var. Ayaklarını ıslığının ritmine uydurmuş, gözlerindeyse bir mumun parlak alevi geziyor. Biliyoruz ki onun ayakları yere tam bastığında, bizimkiler yerden kesilmiş olacak. İşte böyle bir gece bu. Bense, sizinle bir süredir güzel masalları çağıran tılsımlı bir gecede buluşmayı diliyordum. Çünkü dünyaya açılan gözlerimizin yönünü artık içimize çevirmeye başlayıp, onlarla yalnızca kendimizi gördüğümüz anlara geçişimizi kolaylaştıran yardımcılardan biri de eksantrik masalcıların kaleminden çıkan bu gece masallarıdır. Biliriz ki onlar, gizemli atmosferleriyle bizi düşlerimizle buluştuğumuz o sürprizlerle dolu salona götürürler. Yani şu hiç bilet parası ödemeden girip kavuşmalardan kovulmalara uzanan geniş yelpazedeki gösterileri izlediğimiz, sadece bize ait olan rüyalar sahnesine.

Geçtiğimiz kış, Norveç’in ulusal tiyatrosu Nationaltheatret’te izlediğimiz gösteri beni böyle bir rüya gibi masalla tanıştırmış ve kendimi bir yıldız yağmurunun ortasında, Ole Lukøje’nin tuhaf şemsiyesinin altında bulmama neden olmuştu. Danimarkalı masalcı Hans Christian Andersen tarafından yazılmış ve dilimize daha önce Ole Yumgöz olarak çevrilmiş masalı burada bölümlere ayırarak, her güne bir adet düşecek şekilde paylaşacağım. Böylece kahramanımız küçük Hjalmar’ın Ole ile tanışmasına ve yedi gün boyunca sürecek olan uyku yolculuklarına birlike tanıklık etmiş oluruz.

Eylem Rosseland ❤️


Ole Lukøje

Dünya üzerinde Ole Lukøje kadar çok hikâye bilen başka kimse yoktur ve onları gerçekten çok güzel anlatır.

Akşam olduğunda, çocuklar hâlâ bir masanın etrafındaki küçük taburelerinde düzgün bir şekilde oturmaktayken Ole Lukøje gelir. Ayaklarında sadece çorap olduğu için hiç ses çıkarmadan yukarı çıkar. Yavaşça kapıyı açar ve çocukların gözlerine nazikçe tatlı bir süt serper. Öyle çok değil ama sadece biraz, onların gözlerini kapalı tutmaya yetecek kadar. Böylece çocuklar onu hiç göremezler. Parmaklarının ucuna basarak onların arkalarından yürür ve enselerine hafifçe üfler. Bu üfleme küçüklerin başlarını öne düşürür. Ah evet, Ole Lukøje bunu onlara hiç zarar vermeden yapar, çünkü çocukları pek sever. Tek isteği miniklerin yatağa girdiklerinde sessiz olmasıdır, çünkü hikâyelerini anlatabilmek için sessizlik gerekir.

Çocuklar uykuya dalar dalmaz, Ole Lukøje yatakta yanlarına oturur. Üzerinde şık giysiler vardır. Ceketi ipekten yapılmıştır. Hareket ettiğinde kırmızı, yeşil ya da mavi parıldadığı için tam olarak ne renk olduğunu söylemek mümkün değildir. Kollarının altında birer şemsiye vardır. Bunların birinin üzerinde resimler vardır. Onu uslu çocukların üzerine açar. Böylece çocuklar bütün gece boyunca düşlerinde öykülerin en güzellerini görürler. Diğeri ise üzerinde hiçbir şey bulunmayan sade bir şemsiyedir. Bu şemsiyeyi de yaramaz çocukların üzerine açar. Onlar da bütün gece huzursuz bir şekilde uyur ve sabah uyandıklarında hiç rüya görmemiş olurlar.

Şimdi Ole Lukøje’nin bir hafta boyunca her akşam Hjalmar adındaki küçük bir çocuğun yanına nasıl geldiğini ve ona neler anlattığını dinleyelim bakalım. Bir haftanın içinde yedi gün olduğu için öyküler de yedi tanedir.

Pazartesi

Akşam olup Hjalmar’ı yatağına yatırır yatırmaz Ole Lukøje “Dinle şimdi, önce şu etrafı bir düzenleyelim ” dedi.

O anda saksılardaki tüm çiçekler kocaman ağaçlara dönüştü, uzun dalları tavanın altından duvarlara doğru kıvrılarak odayı güzel bir çardağa dönüştürdü. Dallar, her biri güllerden bile daha güzel çiçeklerle doluydu ve kokuları o kadar tatlıydı ki, yiyecek olsanız reçelden bile daha tatlı olduklarını görürdünüz. Meyveler altın gibi parlıyordu, çöreklerin içinden kuş üzümleri fışkırıyordu . Her şey o kadar muhteşemdi ki!

Birdenbire, Hjalmar’ın okul kitaplarını koyduğu masanın çekmecesinden korkunç bir inilti yükseldi.

“Ne oluyor bakalım?” diye sordu Lukøje, çekmeceyi açarken. Çekmecedeki küçük yazı tahtası adeta sinir krizi geçirmekteydi. Üzerinde sonucu yanlış çıkmış bir matematik işlemi olduğu için öfkeden parçalarına ayrılmak üzereydi. Tahtaya bir iple bağlı olan tebeşirse bir köpek gibi zıp zıp zıplıyor, hatayı düzeltmeye çabalasa da yapamıyordu.

Bir başka yakınma da Hjalmar’ın yazı defterinden geldi. Aman Tanrım, dinlemeye katlanmak bile zordu! Her sayfasında alt alta dizilmiş büyük harfler vardı; yanlarında ise küçük harfler duruyordu. Büyük harfler örnek olmak için yazılmışlardı. Hemen yanlarında ise Hjalmar’ın yazdığı harfler bulunmaktaydı. Onlar da tıpkı ilk örnekler gibi göründüklerini sanıyorlardı ama çizgilerin üzerinde durmak yerine oraya buraya yuvarlanıp dağılmışlardı.

“Bakın, işte kendinizi şöyle tutmalısınız,” dedi örnekteki güzel yazılar. “Şöyle, yana doğru eğik ve kalın bir çizgiyle.”

“Ah, biz de öyle olmak isterdik!” diye cevap verdi Hjalmar’ın yazdığı harfler. “Ama yapamıyoruz. Çok zayıfız.”

“O zaman biraz çocuk ilacı içmeniz gerek,” dedi Lukøje.

“Ah, hayır!” diye haykırdı harfler ve hemen öyle bir dikeldiler ki onları öyle görmek bir zevkti.

“Artık öykü anlatacak zamanımız yok,” dedi Lukøje. “Bunlara antrenman yaptırmam gerekiyor. Bir, iki! Bir, iki!” Harfleri çalıştırmaya başladı; öyle ki, hepsi örneklerden bile daha düzgün, daha zarif bir şekilde dizildiler. Fakat Lukøje gidip Hjalmar sabah harflere baktığında, hepsinin yine eski perişan hallerine dönmüş olduğunu gördü.

Hans Christian Andersen


https://www.andersenstories.com/da/andersen_fortaellinger/ole_lukoje

Çeviren: Eylem Rosseland

Ole Lukøje Masalı “Salı”



Salı

Hjalmar yatağına yatar yatmaz, Ole Lukøje küçük sihirli fısfısını alıp odadaki bütün mobilyalara dokundu ve birdenbire hepsi konuşmaya başladı. Her biri yalnızca kendisinden söz ediyordu; yalnızca köşedeki küçük çöp tabağı sessizdi. Diğerlerinin böylesine kibirli olup yalnızca kendilerinden söz etmelerine içerliyordu. Köşede öylece alçakgönüllü bir şekilde duruyor ve herkesin üzerine tükürmesine rağmen sessizliğini koruyordu.

Komodinin üzerinde altın varaklı bir çerçevesi olan büyük bir manzara tablosu asılıydı. Yaşlı, uzun ağaçlar, çimenler arasında çiçekler ve ormanın arkasından geçip pek çok şatonun önünden dolaşarak uzaklardaki vahşi denize ulaşan bir nehir ile geniş bir göl görünüyordu. Ole Lukøje sihirli fısfısıyla tabloya dokununca, içindeki kuşlar şakımaya, ağaçların dalları kıpırdanmaya, bulutlar gökyüzünde hareket etmeye başladı. Onların gölgelerinin manzaranın üzerinden geçtiği bile görülebiliyordu.

Şimdi Ole Lukøje küçük Hjalmar’ı kaldırıp çerçevenin önüne getirdi; çocuk bacaklarını doğrudan resmin içine, yüksek otların arasına uzattı ve orada durdu. Güneş dalların arasından parlayarak ona kadar ulaşıyordu. Hjalmar suyun kıyısına koştu, orada duran kırmızı ve beyaz boyalı küçük kayığa bindi. Kayığın yelkenleri gümüş gibi ışıldıyordu. Başlarında altın birer taç, alınlarında parlak mavi birer yıldız olan altı tane kuğu, kayığı yemyeşil ormanların arasından çekerek götürüyordu. Ağaçlar haydutlardan ve cadılardan, çiçekler ise sevimli küçük elflerden ve kelebeklerin anlattıklarından söz ediyordu.

Pulları altın ve gümüş gibi parlayan güzeller güzeli balıklar kayığın ardından yüzmekteydi. Arada bir sıçradıktan sonra “şap” diye suya düşüyorlardı. Büyüklü küçüklü kırmızı ve mavi kuşlar iki uzun sıra hâlinde kayığın ardından uçuyordu. Sinekler dans ediyor, mayıs böcekleri vız vız ötüyordu. Hepsi Hjalmar’ın peşinden gitmek istiyordu ve her birinin anlatacak ayrı bir öyküsü vardı.

Ne muhteşem bir yolculuktu bu! Bazen orman öylesine sık ve karanlıktı ki… Bazen de güneşli, çiçeklerle bezenmiş en güzel bahçeye dönüşüyordu. Göğe doğru balkonlarında prensesler olan cam ve mermerden yapılmış saraylar yükseliyordu. Hepsi Hjalmar’ın daha önceden çok iyi tanıdığı kızlardı, çünkü birlikte oyunlar oynamışlardı. Her biri ona uzattığı ellerinde pastacıların yapabileceği domuz şeklindeki en lezzetli badem ezmesini tutuyordu. Hjalmar geçerken elini uzatıp domuzcuğun bir ucundan tutunca, prenses de diğer ucundan tutmakta olduğu için her ikisi de şekerlemeden birer parça alabiliyordu. Prensesinkine küçük, Hjalmar’ın payına ise büyük olan parça düşüyordu! Bütün sarayların önünde nöbet tutan küçük prensler vardı. Kılıçlarıyla selam veriyor ve gökten kuru üzümler ile kurşun askerler yağmasına neden oluyorlardı. Yaptıkları hareketlerden gerçek birer prens oldukları o kadar belliydi ki…

Hjalmar bazen ormanlardan, bazen koca salonlardan, bazen de bir kasabanın ortasından geçiyordu. Dadısının yaşadığı kasabaya da uğramışlardı. O dadı ki Hjalmar minicik bir çocukken onu kucağında taşımış, onu hep sevmişti. Kadın Hjalmar’a başıyla selam verdi, ona el salladı ve kendisinin yazıp gönderdiği güzel bir şarkıyı söyledi:

Seni sık sık düşünürüm,
Benim sevgili Hjalmar’ım, tatlım!
Senin minicik alnını öpmüştüm.
Pespembe yanaklarını…
Senin ilk sözlerini duymuş,
Sana erkenden veda etmek zorunda kalmıştım.
Tanrımız seni bu dünyada korusun.
Sen onun cennetinden gelen bir meleksin

Sanki Ole Lukøje onlara da masal anlatıyormuş gibi bütün kuşlar bu şarkıya katıldılar. Çiçekler sapları üzerinde dans ettiler ve yaşlı ağaçlar başlarını salladılar.

Hans Christian Andersen

Çeviren: Eylem Rosseland

https://www.andersenstories.com/da/andersen_fortaellinger/ole_lukoje

Ole Lukøja Masalı “Çarşamba”




Çarşamba

Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Hjalmar, uykusunda bile yağmurun sesini duyabiliyordu. Ole Lukøje pencereyi açtığında, su yükselerek pencere pervazına kadar ulaşmıştı. Dışarıda gerçek bir göl vardı ve evin hemen yanında güzel bir gemi duruyordu.

“Benimle yelken açmak ister misin, küçük Hjalmar?” dedi Ole Lukøje. “Bu gece uzak ülkelere yolculuk edebilir, sabah olunca yine evine dönebilirsin.”

Hjalmar bir anda üzerinde pazar günleri giydiği özenli giysileri ile bu görkemli geminin güvertesinde belirdi. Aynı anda yağmur dindi, bulutlar aralandı. Sokaklardan ve kilisenin etrafından geçerek denize açıldılar. Artık her yer engin ve coşkun bir deniz olmuştu. Öylece yol aldılar ki kara çok gerilerde kaldı. Uzakta bir leylek sürüsü gördüler. Onlar da yurtlarından ayrılmışlardı ve sıcak ülkelere gitmek istiyorlardı. Leylekler tek sıra hâlinde, biri diğerinin arkasında olacak şekilde uçuyordu. Zaten uzun bir yol katetmişlerdi. İçlerinden biri öylesine yorgundu ki kanatları artık onu taşımakta zorlanıyordu. En arkada uçuyordu ve çok geçmeden diğerlerinden epey geride kaldı. Sonunda, kanatlarını güçsüzce çırpa çırpa, gittikçe daha alçalarak gemiye doğru indi. Ayağı geminin yelken direğine takıldı, sonra yelkenin üzerinden kayarak pat diye güverteye düştü. Denizcilerden biri onu alıp kümese, tavukların, ördeklerin ve hindilerin arasına koydu. Zavallı leylek şimdi onların ortasında büsbütün mahcup bir halde duruyordu.

“Ne tuhaf şey!” dedi bütün tavuklar.

Hindilerden biri olanca gücüyle kabardı ve ona kim olduğunu sordu; ördekler ise geriye çekilip birbirlerini dürterek, “Vak, vak!” dediler.

Leylek onlara sıcak Afrika kıtasından, piramitlerden ve çölde bir yaban atı gibi koşan devekuşundan söz etti; ama ördekler onun söylediklerini anlamadılar. Birbirlerini dürterek, “Onun bir budala olduğunda hemfikiriz, değil mi?” dediler.

“Evet tabii ki budala!” diye bağırdı hindi ve gevezelik etmeye başladı. Bunun üzerine leylek sustu, sessizce durdu ve Afrika’sını düşündü.

“Ne güzel ince bacaklarınız var!” dedi hindi. “Acaba bir metresi kaç lira?”

“Vak, vak, vak!” diye güldü bütün ördekler; fakat leylek onları duymuyormuş gibi davrandı.

“Siz de bizimle birlikte gülebilirsiniz!” dedi hindi ona. “Çünkü bu çok nükteli bir söz! Yoksa sizin anlayışınıza biraz ağır mı geldi? Ah, ah! O kadar da zeki değilmiş! Biz kendi kendimizle ilgilenmeye devam edelim!” Bunun üzerine tavuklar gıdakladı, ördekler vak vak diye ses çıkardı. Korkunç şekilde eğleniyorlardı.

Hjalmar kümese geldi, kapıyı açtı, leyleğe seslendi. Leylek de dışarı sıçrayarak güverteye geldi. Artık dinlenmişti ve sanki Hjalmar’a teşekkür etmek ister gibi başını salladı. Sonra kanatlarını açtı ve sıcak ülkelere doğru uçup gitti. Tavuklar gıdakladı, ördekler vakladı, hindi ise baştan aşağı kıpkırmızı kesildi.

“Yarın sizden çorba yapacağız!” dedi Hjalmar. Bunu der demez uyandı ve kendisini yine küçücük yatağında buluverdi. O gece Ole Lukøje’nin onu çıkardığı yolculuk gerçekten harikuladeydi!

Hans Christian Andersen

Çeviren: Eylem Rosseland

https://www.andersenstories.com/da/andersen_fortaellinger/ole_lukoje

Ole Lukøja Masalı “Perşembe”


Perşembe

“Bak ne diyeceğim,” dedi Ole Lukøje. “Sana küçük bir fare gösterirsem sakın korkma.” Sonra içinde o sevimli küçük hayvan olan elini uzattı. “Seni bir düğüne davet etmeye geldi. Bu gece evlenmeye hazırlanan iki küçük fare var. Sizin evin kilerinin altında bir dairede yaşıyorlar, evlerinin pek güzel olduğu söyleniyor.”

“Peki ama, ben yerdeki o küçücük fare deliğinden nasıl geçeceğim?” diye sordu Hjalmar.

“Onu bana bırak!” dedi Ole Lukøje. “Seni küçülteceğim!” Sonra sihirli fısfısıyla Hjalmar’a dokundu, çocuk gitgide küçüldü, küçüldü, sonunda bir parmak kadar kaldı. “Artık kurşun askerin elbiselerini ödünç alabilirsin. Sana tam gelecektir, hem davetlerde üniforma giymek çok şık olur!”

“Evet tabii!” dedi Hjalmar ve bir anda en sevimli kurşun asker giysilerine büründü.

“Annenizin dikiş yüksüğüne oturmaz mısınız?” diye sordu küçük fare, “Sizi bu yüksük arabayla çekmek benim için büyük bir onur olur.”

“Aman Tanrım, hanımefendi siz kendiniz mi zahmet edeceksiniz?” dedi Hjalmar. Böylece fare düğününe doğru yola çıktılar.

Önce döşemenin altında bulunan uzun bir geçide girdiler. Burası öyle alçaktı ki ancak yüksükle geçilebiliyordu. Çürümüş parkelerin üstündeki parlak mantar tabakası tüm geçiti aydınlatıyordu.

“Burası mis gibi kokuyor değil mi?” dedi fare. “Tüm yol bir domuz yağı tabakasıyla kaplı! Bundan daha güzeli olamazdı!”

Gelin odasına ulaştıklarında sağ tarafta toplanmış birbirleriyle alay eder gibi fısıldaşarak kıkırdayan dişi fareler duruyordu. Sol tarafta ise pençeleriyle bıyıklarını düzelten erkek fareler vardı. Tam ortadaysa, içi oyulmuş bir peynirin içinde gelinle damat durmaktaydı. Herkesin gözü önünde birbirlerini öptüler, çünkü nişanlanmışlardı ve evlenmek üzereydiler.

Düğüne durmadan daha çok konuk geliyordu. Fareler neredeyse kalabalıktan birbirini ezecekti. Gelinle damat kapının ortasına yerleştiler. Böylece artık içeri kimse girip çıkamıyordu. Tüm oda tıpkı geldikleri geçit gibi domuz yağından bir tabakayla kaplıydı. Tatlı olarak da bir bezelye getirilmişti. Ailenin küçük farelerinden bir tanesi, bu bezelyeye kemirerek gelinle damadın adlarının ilk harfini yazmıştı. Bu, bambaşka bir incelikti.

Bütün fareler bunun çok güzel bir düğün olduğunu, herkesin çok hoş ve keyifli vakit geçirdiğini söylediler.

Sonra Hjalmar yeniden eve döndü. Gerçekten de çok seçkin bir davete katılmıştı, ama bunu yapabilmek için küçücük olup bir kurşun askerin üniformasına sığmak zorunda kalmıştı.


Hans Christian Andersen

https://www.andersenstories.com/da/andersen_fortaellinger/ole_lukoje

Çeviren: Eylem Rosseland

Ole Lukøja Masalı “Cuma”




Cuma

Bana ne kadar çok yaşlı insanın ulaşmak istediğine inanamazsın!” dedi Ole Lukøje. “Özellikle de kötü şeyler yapmış olanlar bana, ‘Sevgili küçük Ole, gözlerimizi kapatamıyoruz; çünkü kapatırsak bütün gece yaptığımız kötülükleri görüyoruz. Onlar çirkin birer küçük troll gibi yatağımızın kenarına oturup üzerimize kaynar su püskürtüyorlar. Gelip onları kovsan da bir rahat uyusak olmaz mı?’ derler. Sonra derin derin iç çekerek ‘Ücreti de neyse öderiz. İyi geceler Ole! Paralar pencerenin pervazında duruyor.’ diye eklerler, fakat ben para için böyle bir şey yapmam” dedi Ole Lukøje.

“Peki bu gece ne olacak?” diye sordu Hjalmar.

“Bilmem! Bu gece yine bir düğüne gitmek ister miydin? Bu, dünkünden farklı bir düğün olacak yalnız. Bu defa kardeşinin oyuncak bebeği, hani şu erkek ve adı Herman olan, diğer oyuncak bebek Bertha ile evlenecek. Ayrıca bugün Bertha’nın doğum günü. Bu yüzden kendisine birçok hediye de verilecek!”

“Evet biliyorum,” dedi Hjalmar. “Ne zaman oyuncak bebeklerin yeni giysilere ihtiyacı olsa, kız kardeşim ya bir doğum günü düzenler ya da bir düğün! Bu en az yüz kere olmuştur!”

“Evet, ama bu geceki düğün yüz birincisi olacak ve yüz bir tamamlanınca her şey bitecek! Bu yüzden de bu düğün olağanüstü olacak. Baksana!”

Hjalmar masaya baktı. Orada pencerelerinde ışık olan kartondan yapılmış küçük ev duruyordu. Hemen dışarıda durmakta olan bütün kurşun askerler tüfeklerini selam duruşuna kaldırmışlardı. Gelinle damat masanın ayağına yaslanmış şekilde yerde oturuyorlardı. Odukça düşünceliydiler ve bunun bir nedeni vardı. Ole Lukøje ise, büyükannenin siyah giysisini giymişti. Oyuncak bebekleri o evlendirdi! Nikâh kıyıldıktan sonra odadaki tüm mobilyalar; kurşun kalem tarafından yazılmış olan ve “tapto” melodisiyle söylenen şu güzel şarkıya eşlik ettiler:

Şarkımız esecek rüzgâr gibi,
Girecek içeri gelinle damadın yanına şimdi;
İkisi de dimdik durur birer sopa gibi,
Eldiven derisinden yapılmışlar sanki!
Yaşasısn sopayla deri!
Bunu söyleriz yüksek sesle, rüzgârla fırtına gibi!

Sonra hediyeler verildi; ama çift kendilerine sunulan bütün yiyecekleri reddetmişti. Çünkü zaten sevgileri onlara yetiyordu.

“Peki biz şimdi köyde mi yaşayalım, yoksa yurtdışına mı gidelim?” diye sordu damat. Bunun üzerine çok seyahat etmiş olan kırlangıçın ve beş kez civcivi olmuş yaşlı çiftlik tavuğunun da fikri soruldu. Kırlangıç, dallarını iri üzümlerin süslediği ağır salkımlarla dolu bağların olduğu, havası yumuşak, dağları buralarda hiç bilinmeyen renklerde görünen o sıcak ve güzel ülkelerden söz etti.

“Fakat onların bizimki gibi yeşil yapraklı lahanası yok ki!” dedi tavuk. “Ben bir yaz boyunca bütün civcivlerimle birlikte köyde kaldım; orada gidip eşelenebileceğiniz bir çakıl ocağı da vardı. Ayrıca lahana bahçesine de girebiliyorduk! Ah, ne kadar da yeşildi o bahçe! Daha güzelini düşünemiyorum!”

“Fakat bütün lahanalar birbirine benzer,” dedi kırlangıç, “Hem burada havalar sık sık kötü gider!”

“Evet ama buna alışılır!” dedi tavuk.

“Ama burada soğuk var, don oluyor!” dedi kırlangıç

“Bu lahanaya iyi gelir!” dedi tavuk. “Üstelik burada da bazen hava çok sıcak olabiliyor! Dört yıl önce tam beş hafta süren bir yaz olmamış mıydı? O kadar sıcaktı ki nefes bile alamıyorduk! Hem bizde onlardaki gibi zehirli hayvanlar yok. Haydutlar da yok. Bizim ülkemizin en iyisi olduğunu kabul etmeyen biri tam bir sefildir ve burada yaşamayı hiç hak etmiyor!” dedikten sonra tavuk ağlamaya başladı ve ekledi, “Ben de seyahat ettim! On iki mil boyunca bir kovanın içinde yolculuk ettim. Seyahat dediğin kesinlikle keyifli bir şey değil!”.

“Evet, bu tavuk akıllı bir hanım!” dedi oyuncak bebek Bertha. “Ben de dağlara gitmeyi sevmem; tek yaptığın aşağı yukarı inip çıkmaktır! Hayır, biz çakıl ocağının olduğu yere taşınacağız ve lahana bahçelerinde yürüyüşe çıkacağız!”

Ve öyle de oldu.

Hans Christian Andersen

https://www.andersenstories.com/da/andersen_fortaellinger/ole_lukoje

Çeviren: Eylem Rosseland

Ole Lukøje Masalı “Cumartesi”




Cumartesi

Ole Lukøje onu uyutur uyutmaz, “Hikaye anlatacak mısın?” diye sordu küçük Hjalmar.

“Bu akşam bunun için zamanımız yok,” dedi Ole ve güzel şemsiyesini onun üzerine açtı. “Şu Çinlilere bak,” dedi. Şemsiye, mavi ağaçlar ve sivri köprülerle süslü, Çin porseleninden yapılmış kocaman bir kâse gibi görünüyordu. Köprülerin üzerinde başlarını sallayan küçük Çinliler vardı.

“Yarın günlerden pazar ve bu bizim için kutsal bir gün. Bu yüzden bütün dünyayı temizleyip parlatmalıyız,” dedi Ole. “Ben kilise kulelerine gidip küçük kilise cinlerinin güzel ses çıkarmaları için çanlarını cilalayıp cilalamadıklarını kontrol edeceğim. Sonra tarlalara giderek rüzgârların, otların ve yaprakların üzerindeki tozu silkeleyip silkelemediklerine bakacağım. En büyük işim ise bütün yıldızları indirip parlatmak olacak! Onları önlüğüme dolduracağım; fakat önce her birine birer numara vermem gerek. Gökteki yerlerini de işaretlemeliyim ki tekrar doğru yere yerleşebilsinler. Yoksa tutunamadıkları için arka arkaya kayıp düşerler. Böylece çok fazla yıldız kayması olur.“

“Bay Lukøje, bir bakar mısınız?” dedi Hjalmar’ın uyuduğu odanın duvarında asılı durmakta olan eski bir portre. “Ben Hjalmar’ın büyük dedesiyim. Çocuğa hikâyeler anlattığınız için çok teşekkür ederim; fakat onun kafasını karıştırmamalısınız. Yıldızlar öyle sizin dediğiniz gibi indirilip parlatılamaz! Onlar da tıpkı bizim dünyamız gibi gök cisimleridir. Onları değerli yapan da budur.”

“Teşekkür ederim, ihtiyar büyük dede!” dedi Ole Lukøje. “Gerçekten çok teşekkür ederim! Siz bu ailenin başısınız. Yani en yaşlısısınız; ancak ben sizden çok daha yaşlıyım! Ben çok eski, pagan çağlarda bile vardım. Romalılar ve Yunanlılar bana rüya tanrısı derdi. En soylu evlere girdim ve girmeye de devam ederim. Hem küçüklere hem büyüklere nasıl yaklaşacağımı iyi bilirim. Şimdi siz anlatın bakalım!” dedikten sonra şemsiyesini alıp gitti.

“Artık insan kendi fikrini söylemeye bile cesaret edemiyor,” diye söylendi yaşlı resim.

Ve sonra Hjalmar uyandı.


Hans Christian Andersen

Çeviren: Eylem Rosseland

https://www.andersenstories.com/da/andersen_fortaellinger/ole_lukoje

Ole Lukøje Masalı “Pazar”



Pazar

“İyi akşamlar!” dedi Ole Lukøje. Hjalmar başını eğerek selam verdi. Sonra hemen koşarak büyük dedesinin portresini dün yaptığı gibi konuşmaya başlamaması için duvara doğru çevirdi. “Şimdi bana, bir bezelye kabuğunda yaşayan beş yeşil bezelyenin, tavuğz kur yapan horozun ve çok becerikli olduğu için kendisini dikiş iğnesi sanan yorgan iğnesinin öyküsünü anlatmalısın!” dedi

“En güzel şeylerin bile fazlası iyi değildir!” dedi Ole Lukøje, “Sana bir şeyler göstermeyi tercih ettiğimi biliyorsun. Şimdi sana kardeşimi göstermek istiyorum. Onun adı da Ole Lukøje; ama kendisi kimsenin yanına bir kereden fazla uğramaz. Geldiği zaman insanları atına bindirir ve onlara öyküler anlatır. Bildiği sadece iki öykü vardır. Biri dünyada kimsenin hayal edemeyeceği kadar güzel, diğeri ise tarif edilemeyecek kadar çirkin ve korkunç!” Bunu dedikten sonra Ole Lukøje küçük Hjalmar’ı pencereye kaldırdı ve ekledi: “İşte kardeşimi, diğer Ole Lukøje’yi görüyorsun. Ona ölüm de derler! Görüyorsun ya, aslında hiç de kötü değil. Öyle kitaplarda resmedildiği gibi sadece kemiklerden ibaret bir iskelete benzemiyor! Elbisesindeki gümüş işlemelere bak! Giysisi pek güzel ve hafif bir süvari üniforması. Atının arkasından siyah kadife bir pelerin uçuşuyor! Bak nasıl da dörtnala gidiyor.”

Hjalmar, Ole Lukøje’nin genç ve yaşlı herkesi atına nasıl bindirdiğini gördü. Bazılarını öne bazılarınıysa arkaya oturtuyordu. Bunu yapmadan önce hep “Karnen nasıl bakalım?” diye soruyordu. Hepsi de iyi diye yanıtlıyorlardı. “Evet, bir de kendim göreyim!” yanıtını duyduklarında ise hayat boyu yaptıkları iyi ve kötü şeylere dair aldıkları notu ona göstermek zorunda kalıyorlardı. Karnesinde pekiyi veya iyi yazanlar ata binip güzel hikayeyi dinliyorlardı. Orta veya kötü olmış olanlar ise arkaya binip korkunç hikayeyi titreyerek ve ağlayarak dinliyorlardı. Atlayıp kaçmak isteseler de yapamıyorlardı; çünkü ata yapışmışlardı.

“Ama en güzel Ole Lukøje ölüm olan,” dedi Hjalmar. “Ben ondan korkmuyorum!”

“Korkmamalısın da. Yeter ki karnenin iyi olduğundan emin ol” dedi Ole Lukøje.

“Evet, bu gerçekten eğiticiydi!” diye mırıldandı büyükbabanın portresi. “Demek ki insanın fikrini söylemesinin faydası oluyormuş!” diye ekledi. Keyfi yerine gelmişti.

İşte Ole Lukøje’nin hikayesi böyle! Daha fazlasını ise bu gece sana belki kendisi anlatır.

Hans Christian Andersen

Çeviren: Eylem Rosseland

https://www.andersenstories.com/da/andersen_fortaellinger/ole_lukoje

Selkie Gelin




Eski Bir Masal

Evvel zaman içinde
Kalbur saman içinde
Dalgalar alacakaranlıkta kıyıları öperken
İskoçya’nın hırçın rüzgarları
Sudaki sırları karaya taşıyıp
Eski bir masalı anlattı

Hikayeye göre
Selkielerden güzeller güzeli bir kadın
Bir akşam ansızın aşkın ağına takıldı
Sahile çıkıp kumlar üzerinde şarkı söylerken
Saçlarının ışıltısı yıldız olup havaya saçıldı
Bir faninin sevgisi onu oracıkta kavrayıp kalbinden
Kürkünü çalarak kaderini karaya bağladı
Selkie artık tutsaktı
Her gün gözyaşı dökse de
Sonunda toprağa alıştı
Denizlerdeki evini özlerken
Yitik özgürlüğü ve sevgisi
Sesini bastırdı

Bir gün masum bir yürek
Çalınanı buldu
İki dünya arasında tutsak benlik
Böylece özgürlüğüne kavuştu
Selkie Kadın yeniden ipeklere sarındı
Rüzgarda bir çığlık oldu
Derin sulara dalarak
Köpüklerin arasında kayboldu

(Eylem, Temmuz 2024)

Merhaba,

Bir önceki blog yazısında sizlere Denizin Şarkısı adlı filme esin kaynağı olan bir hikayeden, Selkie Gelin’den, söz edeceğimizi söylemiştim. Selkieler Fareo Adaları, İrlanda, İskoçya ve İzlanda folklöründe yeri olan, hem denizde hem de karada yaşayabilen mitolojik varlıklardır. Karaya çıktıklarında fok kürklerini çıkarır, göz kamaştırıcı güzellikteki birer insan gibi görünürler. Bir insanla karşılaştıklarında ise tekrar şekil değiştirip denize dönerler. Bu insan kılığına bürünebilen büyülü varlıklar aslında dünyanın pek çok farklı bölgesindeki efsanelerde ve halk masallarında bulunuyor. Oğuz Tansel’in derlediği halk masallarımızı okuyanlarınız, havuz başında gülüp oynayan ve insanları görünce çabucak güvercin donuna giren (güvercin kılığına girme böyle tasvir ediliyor) ve uçup giden peri kızlarını hatırlıyorsunuzdur. İnsan şeklini alan güzel sesli fok balıkları bana bu sebeple biraz kendi masallarımızı hatırlattı. İlerideki yazılardan bazılarını Anadolu’da anlatılmış zengin ve efsunlu hikayelere ayırsak iyi olur diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

Selkie Gelin’e geri dönecek olursak, onun da diğer birçok efsane ve masal gibi, anlatıldığı coğrafyaya veya yazılı dile döküldüğü döneme göre farklılıklar gösterdiğini söyleyebiliriz. Benim burada yayımlamak için seçtiğim çeviri aslında İskoçya’da bilinen bir varyasyon. Severek okuyacağınızı umuyorum. Selkie Gelin’i orjinal haliyle kendi dilinde okumayı tercih edecek olanlarınız için sayfanın sonuna bir link ekleyeceğim. İlerideki yazılarda değinmemi veya yayımlamamı istediğiniz farklı Selkie öyküleri biliyorsanız, bana buradan veya Facebook üzerinden ulaşabilirsiniz.

Çok yakında yeniden görüşmek dileğiyle…

Sevgiler,

Eylem ❤️




Selkie Gelin

Bir zamanlar, İskoçya’nın batı kıyısında, genç bir balıkçı yaşardı. Bir gün bu balıkçı tüm gününü denizde geçirmiş, buna rağmen sadece birkaç küçük balık yakalayabilmişti. Hava kararmaya başladığında sahile doğru kürek çekti ve küçük teknesini karaya çıkardı.

Çakıl taşlarıyla dolu sahil boyunca kulübesine doğru yürüyordu ki hoş sesli birilerinin daha önce benzerini duymadığı güzellikte bir şarkı söylediğini işitti. Seslere doğru yöneldiğinde, suyun yakınında gülüp oynayarak şarkılar söyleyen bir düzine Selkie gördü. Balıkçı gözlerine inanamıyordu. O güne dek çok az insan Selkie halkını yani arada sırada kürklerini çıkarıp karada insan formuna bürünen fok balıklarını, görebilirdi. Öylece durup onları izliyordu ki Selkieler onu fark ettiler ve hızla denize dalarak dalgaların arasında kayboldular.

Balıkçı, Sanırım bir rüya gördüm, diye yüksek sesle söylenerek tekrar kulübesine doğru yola koyuldu; fakat bir şey onu huzursuz etmişti. Tekrar geri döndüğünde, bir kayanın üzerinde duran parlak ve pürüzsüz bir şeye gözü takıldı. Biraz daha yaklaştığında bunun bir fok balığı kürkü olduğunu gördü. “Hiçkimse Selkieleri gördüğüme inanmayacak, ta ki bunu gösterene dek” dedi. Eğilerek kürkü aldı ve omzuna attı. Bunu iyi bir paraya satabilirim, diye düşündü.

Tam o sırada, arkasında birinin adımlarını duydu ve hızla dönüp baktı. Karşısında, olağanüstü güzellikte genç bir kadın durmaktaydı. Kadın hüngür hüngür ağlıyordu. Balıkçının içi cız etti.

“Güzel hanımefendi, niçin böyle ağlıyorsunuz?” diye sordu.

Kadın içini çekerek balıkçının gözlerine baktı ve,

“Nazik bayım,” dedi gözyaşlarına boğularak, “siz benim kürkümü aldınız. Lütfen onu geri verin, çünkü ben bir Selkieyim ve kürküm olmadan suda yaşayamam.”

Balıkçı kadından gözlerini alamıyordu. Onu ilk gördüğü anda aşka düşmüştü. Genç ve inatçı bir delikanlı olduğu için kadını yanında tutması gerektiğini düşündü. Bu yüzden fok kürkünü sıkıca göğsüne bastırdı ve,

“Sevgili bayan, benim eşim olun. Ben size aşık oldum ve bu sebeple kürkünüz olmadan karada yaşamak zorunda kalacaksınız. Sizi çok mutlu edeceğime söz veriyorum.”

“Lütfen yapmayın bayım, ben karada asla mutlu olamam. Hem halkım benim için çok endişelenir. Evime dönmeliyim.”

Ancak genç adam kararlıydı. Olabildiğince tatlı bir gülümsemeyle, başını eğdi ve bir dizinin üzerine çökerek,

“Benim küçük ve şirin bir kulübem var. Orada sizi ateşin yanında sıcak tutarım. Size yemeyi dileyebileceğiniz tüm taze balıkları getiririm. Karada mutlu bir hayat yaşayacağınıza söz veriyorum. Lütfen benim gelinim olmayı ve benimle evlenmeyi kabul edin.” dedi.

Genç kadın kürkü olmadığı için çaresiz bir durumdaydı. Karada tutsak kalmıştı ve denizdeki evine dönemiyordu. Böylece yakında ondan kürkünü geri alabileceğini umarak balıkçının elini tuttu, eve doğru yola koyuldular. Balıkçı haftalarca kürkü yanından ayırmadı; çünkü müstakbel eşinin onu çalıp kaçmasından korkuyordu. Bir süre sonra Selkie karadaki yaşama alışmaya başladı. Balıkçı bunu gördüğünde kürkü bacadaki bir çatlağın içine sokuşturarak, onu burada asla bulamaz diye geçirdi içinden. Aradan bir ay geçtikten sonra evlendiler. Çok mutluydular. Balıkçı karısına hem iyi hem çok cömert davranıyordu. Onu gerçekten çok seviyordu ve mutlu etmek için çırpınıyordu; ama kürk konusundaki kararlılığı hala devam etmekteydi.

Selkie gelin zamanla inatçı kocasını sevmeye başladı. Bazen ona şarkılar söylüyordu. Böyle gecelerde balıkçı kendisini dünyanın en mutlu adamı gibi hissediyordu. Yıllar böyle geçerken ve çiftin yedi çocuğu oldu. Selkie gelin evlatlarının hepsini çok sevdi. Çocuklar bazen annelerini sahilde dalmış denizi izlerken bulduklarında,

“Anne, niye bu kadar üzgünsün?” diye sorarlardı.

“Ah, sadece hayallere dalmışım.” diyerek başını sallayan anneleri onları alınlarından öperdi.

Bir gün balıkçı ile en büyük üç çocuğu balık tutmak için tekneyle denize açıldılar. Diğer üçü, ekmek ve süt almak için köye gittiler. Anneyle en küçük oğlu ise evde kalmışlardı. Anne yine pencereden dışarı bakıyor ve kıyıya vuran dalgaları izliyordu. Uzaklarda, kaygan, siyah kayalıklarda bir grup fok oyun oynamaktaydı. Selkie kadın derin bir iç çekti ve gözleri yaşlarla doldu. En küçük oğlu onun yanına koşarak,

“Anne ne oldu? Denize her baktığında neden bu kadar üzülüyorsun?” diye sordu.

Annesi hiç düşünmeden dönüp dedi ki,

“Üzülüyorum çünkü ben denizde doğmuştum. Orası benim bir daha asla geri dönemeyeceğim evim. Baban benim kürkümü sakladı.”

İskoçya’daki tüm çocuklar gibi bu küçük oğlan da Selkie halkı hakkında anlatılan hikayeleri duymuştu. Bu nedenle annesinin kim olabileceğini hemen anladı. Şömineye koştu, uzanarak fok kürkünü bulunduğu yerden çekip çıkardı ve annesine göstererek,

“Bu mu?” dedi.

“Nasıl buldun?” diye hayretler içinde sordu annesi.

“Bir gün babamla burada yalnızdık. Kürkü gizlediği yerden çıkarıp baktı. Bana onun çok özel olduğunu söyledi. Şimdi neden öyle dediğini anlayabiliyorum.”

Kadın önce kürküne sonra uzanıp çocuğuna sarıldı. “Canım,” dedi fısıldayarak, “seni her zaman seveceğim.” Sonra kürkü göğsüne sıkıca bastırarak dışarı, denize koştu. Kürkünün içine girdi ve suya daldı.

Balıkçı ve çocukları eve dönerlerken bir grup fok balığının yanından geçtiler. Adam, teknenin yanında yüzünde garip bir ifadeyle kendilerine bakmakta olan pırıl pırıl, genç bir fok balığı gördü. Sonra onun suda kaybolup giderken acı bir çığlık attığını işitti. Eve varıp olanları duyduğunda ise kalbi paramparça oldu. Oğlunun kendisinden çok daha cesur, cömert ve sevgi dolu bir insan olduğunu anlamıştı. Balıkçı ile çocukları, yaşamlarının geri kalan kısmında Selkie kadını özlediler; ama onun ait olduğu dünyada mutlu olduğunu biliyorlardı. Bir süre sonra bir fok balığı sürekli kıyıya gelip uzun uzun yüzmeye başladı. Babayla evlatları bir daha hiç aç kalmadılar; çünkü ağları her zaman kocaman parlak balıklarla doldu.

Çeviren: Eylem Rosseland

Bea Ferguson’un anlatımıyla masalın orjinali:

https://tracscotland.org/wp-content/uploads/2018/03/The-Selkie-Bride.pdf

Soğuk Denizlerden Gelen Sıcak Bir Masal

Selkie


“Denizlere dönmeliyim yine, ıssız denizlere, göklere 
Bütün istediğim bir gemi ve yol gösteren bir yıldız 
Vuran çark, rüzgarın şarkısı, titreşen beyaz yelkenlerle
Denizin yüzünde sisli bir şafak, bir şafak istediğim yalnız 

Denizlere dönmeliyim yine, dalgaların çağrısına
Öyle hoyrat, öyle saf bir çağrı ki karşı konulmaz ona 
Bütün istediğim rüzgarlı bir gün, uçan bulutlar
Savrulan köpükler, serpintiler ve martıların çığlığı 

Denizlere dönmeliyim yine, o başıboş hayata 
Rüzgarın bıçak gibi keskin estiği
martıların ve balinaların yoluna 
Bütün istediğim neşeli bir öykü
gülen bir denizci yoldaştan
Ve sakin bir uykuyla tatlı bir rüya uzun yolculuğun sonunda”

John Masefield (1878-1967)


This image has an empty alt attribute; its file name is IMG_5497-1018x1024.jpeg


Merhaba,

Yoğun denilebilecek bir dönemden sonra yavaş ve güneşli tatil günlerine yaklaşmaya başladık. Hava pek sıcak değil; ama yine de tatlı ve aydınlık bir Cuma sabahına uyandık. Araladığım pencereden içeriye pırıl pırıl taze bir gün sızmakta. Minik, puantiyeli kedi Josefine Bonbon yanımda, tıpkı çikolata damlalarıyla yapılmış kocaman bir çörek gibi kıvrılmış uyuyor. Bargamut ve kamelya çaylarını karıştırarak demlediğim aromalı çayımı yıllar önce İzmir’den aldığım incecik camdan yapılmış fincanıma doldurdum. Keşke şu anda oturma odamı dolduran serin sabah dinginliği ekrandan geçip sizin mekanınıza da yayılabilse diye geçiriyorum içimden. Bir yazı üzerinden içimizi ısıtacak sıcak çayı veya şahane güzellikte leopar desenli bir ev kedisini paylaşamasak da, artık onlar kadar keyifli bir masal filminden, Denizin Şarkısı’ndan söz etmeye hazırız bence.

Denizin Şarkısı aslında iyi bilinen, Oscar ödülüne aday olmuş bir film. Öyle ki onu bana yıllar önce çocuk edebiyatı veya animasyon filmlerine özel bir ilgisi olmayan fakat sinemaya tutkun bir tanıdığım önermişti. Buna rağmen, o zamandan beridir, okulda birlikte izlediğimiz öğrencilerim de dahil olmak üzere, filmi daha önceden bildiğini söyleyen birine hiç rastlamadım. Tıpkı izledikten sonra beğenmediğini dile getirene rastlamadığım gibi… Yoğun duyguların, mitolojik öğelerin, sıcak ilişkilerin, küçük ayrıntılarla ve el emeği görsellerle bir dantel gibi örülerek işlendiği böyle özel bir filme burada yer vermemenin haksızlık olacağını düşünüyorum. Bu sebeple bu blog yazısını filme, bir dahakini de ona esin kaynağı olan eski bir hikayeye ayırmak istiyorum. Umarım severek okursunuz.




Denizin Şarkısı


Orjinal adıyla Song of the Sea, yönetmenliğini Tomm Moore’un üstlendiğive senaryosu yine Tomm Moore ve Will Collins’e ait, 2014 yapımı modern bir animasyon filmi. Hikaye, İrlanda kıyılarında, Ben ve Saoirse adlı iki küçük kardeşin babalarıyla birlikte yaşadıkları şirin bir deniz fenerinde başlar. Annelerini Saoirse’nın doğumu sırasında kaybetmişlerdir. Onun sevgisini ve sıcaklığını tadamamış olan kızcağız sesini bulamamış ve altı yaşına gelmesine rağmen hiç konuşmamış bir çocuktur. Babaları eşinin kaybı sebebiyle yaşadığı acıyı bir türlü atlatamaz. Ben ise bu kayıpla birlikte sudan korkmaya başlamıştır. Annesinden geriye kalan iki değerli armağana tutunmaktadır. Birisi onun anlattığı öyküler, diğeri de denizin şarkısını dinleyebilmesi ona verdiği bir deniz kabuğu… Yaşadıkları sakin hayat, Saoirse’nın büyükannesi tarafından gizlenmiş sihirli bir mantoyu keşfetmesiyle sarsılır. Ortaya çıkan sırlar onları önce şehre, sonra perilere ve en sonunda da aslında bir Selkie, yani sihirli kürkü sayesinde istediğinde bir insana veya fok balığına dönüşebilen özel bir varlık olan annelerinin hikayesine götürür. Annesi gibi bir Selkie olduğunu öğrendiğimiz minik Saoirse, denizin şarkısını söylemek ve dalgalara kavuşmak için bir yolculuğa çıktığında, Ben kız kardeşini bırakamaz ve büyük bir cesaretle onunla birlikte merak ve tehlike dolu bir maceraya atılır.

Ben ve Saoirse bu macera boyunca, İrlanda efsanelerinde ve masallarında yeri olan birçok doğa üstü varlıkla karşılaşırlar. Her karşılaşma, kendi kimliklerini ve etraflarındaki gizemli dünyayı anlama konusunda onlara yardımcı olur. Böylece annesinin kaybıyla yaşadığı travmayı atlatamamış olan Ben kardeşine olan sevgisini, bağlılığını ve gereksinimini daha derinden hissedebilmeye ve bu duygularını gösterebilmeye başlar. Ben ve Saoirse’nın yolculuğu aynı zamanda duygusal bir yolculuktur. Bu süreçte acıları iyileşmeye, korkuları azalmaya ve aralarındaki kardeşlik bağı derinleşmeye başlar.

Filmin en çarpıcı özelliklerinden biri olan resimlerin güzelliğinin altını çizmek istiyorum. İrlanda kültüründe yeri olan şahane motiflerle süslenmiş görüntüler filme özgünlük katmış. İzlediğiniz her sahnenin titizlikle işlenmiş olduğunu görebiliyorsunuz. Özenle seçilmiş renkler, ilginç folklorik desenler, ninniye benzeyen yumuşak ve rüyamsı müziklerle desteklenerek hikayenin halihazırdaki duygusal derinliğine yeni boyutlar ekliyor ve onu izleyiciyi kucaklayan, büyülü bir deniz masalı haline getiriyor. İrlanda’nın efsanelerinin ve masallarının zengin dokusuyla işlenen evrensel konular filmi her yaş grubundan izleyici için çekici hale getiriyor. Okulda tüm sınıfla birlikte izlerken, göz yaşlarını tutamayan öğrencilerim olduğunu hatırlıyorum. Bir çocuğun en büyük korkularını ve endişelerini ustaca işleyen yönetmen, şefkatli ve zarif anlatımıyla her yeni yaşta ve her yeni hayal kırıklığıyla üstüne bir kilit daha vurduğumuz yetişkin kalplerimize ulaşmayı da başarıyor. Bu sebeple filmin 2015 yılında En İyi Animasyon Filmi Oscar’ına aday gösterilerek büyük bir beğeni toplamış olması bana pek şaşırtıcı gelmiyor. Denizin Şarkısı’nı hala izlemediyseniz, bence yaklaşan hafta sonu için şimdiden güzel bir alternatifiniz var demektir.





Fark ettiniz mi bilemiyorum ama biz hikayeye dalmışken sabah geçip gitti, hava ısındı, çay bitti ve güzel kedi uyanıp başka bir odaya kaçtı. Saatler on ikiyi göstermek üzere. Ben de izninizle bir bal kabağına dönüşmeden önce yazıyı burada bitiriyor, hepinize en içten sevgilerimi gönderiyorum.

Eylem ❤️





https://www.imdb.com/video/vi3133192729/?playlistId=tt1865505&ref_=tt_ov_vi