Olduğun yerde dur. Önündeki ağaçlar ve yanındaki çalılar Kayıp değil. Nerede olursan ol, ona Burası denir, Ve sen ona önemli bir yabancıymış gibi davranmalısın, Onu tanımak ve tanınmak için izin istemelisin. Orman nefes alır. Dinle! Sana yanıt veriyor, Etrafındaki bu yeri yaratan benim. Eğer onu terk edersen, Burası diyerek yeniden geri dönebilirsin, Kuzgun için hiçbir ağaç diğerinin aynısı değildir. Çalıkuşu için hiçbir dal diğeriyle aynı değildir. Bir ağacın ya da çalının yaptıkları senin için anlamını kaybetmişse, Kesinlikle kaybolmuşsundur. Olduğun yerde dur. Orman biliyor Senin nerede olduğunu. Seni bulmasına izin ver.
David Wagoner (1926-2021)
Merhaba,
Şu anda Oslo’da en rahat yazı yazdığım ve genel olarak en sevdiğim iki mekandan biri olan o güzel kafedeyim. Aslında buraya size bir kitaptan ve masaldan söz etmek amacıyla gelmiştim. Oysa şimdi taba rengi rahat bir deri koltuğa oturmuş, kaybolmanın ne demek olduğunu düşünüyorum.
İçeride rahat ve huzurlu bir atmosfer var. Bunda önümde duran kakuleli çöreklerin payı olabilir. Tam şu anda KC and the Sunshine Band’ın Shotgun Shuffle’ı çalmaya başladı. Şarkıyı duyar duymaz sizin de içinizde üzerindeki minik aynalarla rengarenk ışıklar saçan dev bir disko topu dönmeye başladı değil mi? Pirinç kollu ağır kapının camlarından sinsice içeri sızan ve Haziran ayına hiç yakışmayan kasvetli hava, bu neşeli müzikle birlikte dağılıp kayboluyor.
Dışarıda şiddetli bir yağmur yağıyor. Neredeyse her yağmurlu pazar gününde olduğu gibi burası yine çok kalabalık. Kocaman pencerelerin önünden sevinçli doğumgünü balonlarına benzeyen rengarenk şemsiyeler geçiyor. Şemsiyelerin bazıları yalnız, bazılarıysa tanıdıklarıyla yürüyor, ama hepsi yürüdükleri yolun nereye çıkacağını biliyormuş gibi kendilerinden eminler. Onları izlerken, gözlerim etrafımdaki masalarda keyifle sohbet eden insanlara kayıyor. Bu manzaraların içinde kendi yerimi düşünmeden edemiyorum. Onlara baktıkça neredeyse düzenli sayılacak şekilde kaybolan bir tek ben miyim diye düşünüyorum. Yoksa dışarıdan bakınca hepimiz nereye gideceğini bilerek doğmuş gibi mi görünüyoruz? Bu sorunun cevabı düşündüğümden daha karmaşık olabilir; çünkü bu noktada kaybolmak artık yalnızca fiziksel bir durum olmaktan çıkıyor.
Kaybolduğumuzu ne zaman fark ediyoruz? Sadece gitmek istediğimiz yere varamadığımızda değil sanırım. Aslında bir olasılığı veya bir sıcaklığı ararken de sık sık kaybolduğumuz oluyor. Kalbimize dokunan bir müzikle veya kokuyla düz bir çizgi gibi aktığını düşündüğümüz zamanla beraber, hayallerimizin içinde dağılıp toz olduğumuz da… Belki de kaybolmak, sandığımız kadar tek yönlü bir durum değildir. Kafamda laf lafı açtıkça dakikalar içinde de kaç kez kaybolduğumuzu ve bulunduğumuzu soruyorum kendime. Kendimize, evimize, bedenimize giden yolu her defasında nasıl bulabiliyoruz acaba ya da her kayboluş bildiğimiz yerlerde bitmek zorunda mı? Nereye vardığını bilmediğimiz her yolculuk bir kayıp öyküsü olmamalı. Belki nereye gittiğimizi bilmesek bile şiirdeki gibi durup etrafımızla olan bağlantımızı fark ettiğimiz anda, kaybolmuşluk hissi de yavaşça çözülüyordur. Arada bir tam tökezleyip düşmeden önce kendimizi sevdiklerimizde buluruz. Kolları bizi kocaman bir ağacın güvenli dalları gibi sarar. Onlarda kendimizi yeniden tanır, birlikte kök salarak bir orman oluruz.
Peki ya geride bırakmak uğruna hiç bilmediğimiz ormanlara dalmaya cesaret ettiklerimiz, içinde bulunduğumuz şartlar ya da ilişkilerimizse? Çok iyi bildiğimizi sandığımız rotalar bitmeye başladığında, bir çaresizliğin içinde kaybolmamak için yenilerini aramaya başlarız. Önümüze çıkan yeni patikalar daralıp uzadıkça, beklemediğimiz bazı karşılaşmalar da kaçınılmaz hale gelir. Tanıdığımız ama bir süre için bile olsa, geride bırakmaya gönüllü olduklarımız, normalde bizi ürkütebilecek yepyeni yüzlerle yer değiştirmeye başlar. Bazen karanlığın ve sisin içinden çıkan bir yabancı, korku ve merakın yan yana durduğu bir gölgeden bize elini uzatır. Yeterince cesaretimiz varsa bu gizemli eşikten geçer, yeni bir arkadaşlığa şans vermiş oluruz. Onunla birlikte deneyimlerimiz de çeşitlenir. Yazının başında söz ettiğim kitapta, yani The Skull’da anlatılan Otilla’nınki de böyle bir cesaret öyküsü. Ana karakterin yüreklilik gösterip sonu belli olmayan bir yola çıkması ve bu yolun sonunda güzel bir hayata kavuşması aslında başta halk masalları olmak üzere birçok çocuk kitabında sıkça karşılaştığımız bir motif.
Jon Klassen tarafından 2023 yılında yazılan The Skull’ı ilk kez kütüphanede gördüğümde onun son yıllarda sıkça karşılaştığımız gri, melankolik çocuk kitaplarından biri olduğunu sandım. Yüz beş sayfalık kitabın sayfalarını çevirdikçe ilginç illüstrasyonlarla aynı anda hem hüzünlü hem de esprili olan anlatım beni hikayenin içine çekti. Bu tuhaf ve biraz da ürkünç masalı bir çırpıda okudum. Aslını isterseniz daha ilk sayfaları okurken, bunun basit bir öykü olmadığını hissetmeye başlamıştım.
Otilla’nın öyküsü sanki çok daha eski ve bilindik bir anlatının içinden süzülüp gelmiş gibiydi. Her şeyi geride bırakıp bir gece yarısı ormana kaçan Otilla’nın cesareti ve sadakati ile nasıl sınandığını okudukça onu daha çok sevdim. Klassen kitabı yazarken, eski bir Tirol (Avusturya ve İtalya’da bulunan Alpler üzerindeki dağlık bir bölge) masalı olan Ottilia ve Kurukafa‘dan esinlenmiş. Bunu öğrendikten sonra, onun İngilizce bir örneğini buldum ve Türkçe’ye çevirerek burada yayımlamaya karar verdim. Çeviriyi yaparken Ottilia ve Kurukafa‘nın , Klassen’in anlatısından birçok noktada ayrıldığını fark ettim. Eğer çocuk kitaplarını ve masalları seviyorsanız bir eseri daha önce okumuş olmanız diğerini sizin için gereksiz hale getirmeyecektir. Hatta bir halk masalının modern çocuk edebiyatına nasıl uyarlandığını ve dahası modern bir yorumun nasıl eski bir masaldan daha ürkünç olabileceğini görmek için de güzel bir deneyim olabilir.
Ottilia ve Kurukafa’yı hem burada hem de ulaşılması daha kolay olsun diye ayrı bir blog yazısı şeklinde paylaşacağım. Masalın İngilizce versiyonuna ulaşabileceğiniz bir linki de aşağıda bulabilirsiniz.
Yakında yeniden görüşmek üzere…
Sevgiler,
Eylem Rosseland ❤️
Ottiliave Kurukafa
Tirol’ün en önemli nehri olan Inn Nehri üzerindeki küçük Schwaz kasabasında, bir zamanlar Ottilia adında fakir bir köylü kızı yaşardı. Ottilia sevgili annesine çok düşkündü ve onu kaybetme talihsizliğine uğradığında acı acı ağladı. Annesinin yaptığı her şeyi yapmaya çalıştı: evi süpürdü, ineği sağdı, ekmek pişirdi ve babasının giysilerini dikti; ama tüm gayretine rağmen, her şeyi annesinin yaptığı gibi yapmayı başaramadı. Düzen zamanla bozulmaya başladı. Domuzlar ve tavuklar kavga ettiğinde onları ayıramadı. İplik eğirmeyi de beceremedi; fakat bunların en kötüsü, annesinin babasının kıt maaşını tamamlayan birkaç kuruşu kazandığı saman yüklerini taşıyamaması oldu.
Babası evi düzene sokmak için, başka bir kadınla evlenmek zorunda kaldı. Bir gün eve Uzunboylu Sennal’ı getirerek Ottilia’ya artık onun annesi olacağını söyledi.
Zavallı küçük Ottilia, uzun boylu, sert ve kemikli kadına “anne” demesi gerektiğini duyunca gözyaşlarına boğuldu. Onun hiçbir zaman annesinin yerine geçemeyeceğini bu yüzden de ona asla itaat etmeyeceğini ilan etti.
Uzunboylu Sennal kötü bir kadın değildi, ama ona karşı çıktığında çocuğa çok kızıyordu. Bu yüzden ikisi arasında süregelen bir öfke vardı. Uzunboylu Sennal, Ottilia’ya bir şey yapmasını söylediğinde o bunu yapmayı reddediyordu. Üvey annesinin sözünü dinlerse onu annesinin yerine konduğu sanılabilirdi, ki bu Ottilia’ya kutsal değerlere yapılan bir saygısızlık gibi geliyordu. Evin işlerinden herhangi birini yapmaya çalıştığında, çocuk deneyimsizliği onu Uzunboylu Sennal’ın tutumluluğuna uymayan bir biçimde yapmaya itiyordu. Bu yüzden de evde sürekli bir çekişme oluyordu. Yine de iyi kalpli babası, akşamları eve geldiğinde işleri yoluna koymayı ve barışı sağlamayı başarıyordu.
Ottilia da, yaşıtlarınınki kadar olmasa bile onu soğuktan koruyacak iyi bir yün elbiseye, açlığını giderecek kadar ekmeğe, peynire ve süte sahipti. En çok değer verdiği şeyse, akşamları iyi ısıtılmış odada kucağında oturup, babasının onu öperek, geçmiş günlerin ilginç hikâyelerini anlatmasıydı. Sonra korkunç bir fırtınanın ortalığı kararttığı bir gün geldi. O günün akşamı hiçbir baba eve dönmedi. Uzunboylu Sennal, komşularla birlikte fenerler ve borazanlarla dışarı çıktı, ancak şiddetli rüzgarlar fenerleri söndürerek borazanlarının sesini boğdu.
Ottilia babasının sandalyesinin yanında diz çöktü, dua etti ve ağladı. Bütün gece dua etti, ağladı ve sadece ara sıra biraz uyudu. Sabah olunca bazı arabacılar gelerek dağ yolunda, karın altında gömülü halde buldukları babasının cenazesini getirdiler. Ottilia tabuta konan babası hüzünlü çanlar eşliğinde mezarlığa taşınırken bile, hâlâ onun sandalyesinin yanında bir rüya görüyormuş gibi hissediyordu.
Uzun Boylu Sennal’ın sert sesi, “Evlat git, domuzu besle!” diye bağırdı. O ses şimdi her zamankinden daha sert geliyordu, çünkü artık onu dizginleyecek kimse kalmamıştı. “Ağlamak bir süreliğine iyi gelir; ama bütün hayatını böyle geçirmeyeceksin, değil mi?” diye sordu Sennal. Ottilia bu uyarı karşısında çok çaresiz hissettiği için kızdı. Söylenenin mantıklı olup olmadığını düşünmeden, şiddetle şöyle karşılık verdi,
“‘Evlat mı? Ben senin çocuğun değilim! Bunu sana daha önce bin kere söyledim. Babam öldüğü için bana böyle davranamazsın. Ağlamamı yasaklayarak onu bana unutturacağını sanıyorsun; ama asla, asla onu unutmayacağım ve sen de bana onun öğrettiği gibi davranmayı unutmayacaksın!”
Uzunboylu Sennal, beklenenden daha fazla sabır göstererek o an için daha fazla bir şey söylemedi; fakat Ottilia kadının gösterdiği sabrı kendi zaferi olarak gördü. Ertesi gün ve ondan sonraki gün de kavga devam etti. Artık evdeki barışı sağlayacak iyi bir baba yoktu ve sonunda bir gün Uzunboylu Sennal’ın sabrı tükendi ve bir daha asla gözüne görünmemesini söyleyerek çocuğu kapıdan kovdu.
Sonra öfkesi yatıştı, ama Ottilia çoktan dağ yolundan çok uzaklara giderek gözden kaybolmuştu. Nereye gittiğini de bilmiyordu. Hiç yokluk çekmemişti ve dağlarda yalnız olmanın ne demek olduğunu bilmiyordu. O an hissettiği tek şey, vicdanının haksız olmadığını söylemesi ve sitemlerden uzaklaşarak anne babasının hatırasıyla baş başa kalmanın büyük bir nimet olacağıydı.
Böylece, nereye gittiğinin farkında olmadan yürümeyi sürdürdü; sonunda, babasının öldüğü yere ulaştı. Dini bir gelenek gereği, yol kenarına dikilen haçın üzerine babasının ölüm şekli canlı renklerle resmedilmişti. Ottilia gözlerinde yaşlarla bu acımasız manzaraya baktı ve haçın yanına yığılıp, nerede olduğunu unutana kadar ağladı. Sonra, yeniden oranın karla kaplı olduğunu ve karın altından babasının sesini duyduğunu hissetti. Babasının, işten dönünce onu kucağında oturttuğu ve Sennal ile barıştırdığı akşamları anlattığı zamanlardaki gibi onunla konuştu. Sebepsiz yere azarlamadan, kavganın altında yatan evlat sevgisine anlayış göstererek, onun tüm yaramazlıklarını ve anlamsız davranışlarını ona tek tek hatırlattı.
Ottilia, babasını büyük bir dikkatle dinliyormuş gibi görünüyordu, ama içi pek rahat değildi. Artık yanlış ve mantıksız davrandığını kabul etmeye hazırdı ve her şey için gerçekten çok üzülmeye başlamıştı. O kadar üzgündü ki, o ev hâlâ babasının evi olsaydı, oraya dönüp Uzunboylu Sennal’ın sözünden çıkmayacağını hissediyordu. Ne var ki babası artık orada yaşamıyordu. Peki ya şimdi ondan eve geri dönüp Uzunboylu Sennal’le tek başına yaşamasını isterse ne olacaktı? Ottilia bunu düşünse de babası ondan bunu istemedi. O heyecanla uyandığında kulağında babasının son sözleri yankılanıyordu. Bu sözler, “Tanrı’ya güven, her şey çok güzel olacak”tan başka bir şey değildi.
Güneş çoktan dağların ardına batmıştı. Soğuk gece, Ottilia’nın giysilerine işlemeye başlamıştı ve açlık yüzünü gösteriyordu. Ottilia artık daha alçakgönüllü hissediyordu, ama hala geri dönmeyi düşünmüyordu. Ayağa kalktı ve yürümeye devam etti, çünkü ölüme benzer bir uyuşukluk bedenini sarmaya başlamıştı. Dağda yaşayanların soğukla gelen bu uyuşukluğa teslim olmanın ölüm getirdiğini söylediklerini biliyordu.
Yürümeye devam etti, karanlık gittikçe daha da yoğunlaşsa da koruyucu meleğini düşündüğü için korkmuyordu. Yol hala yorucu, soğuk hala keskindi. Artık gücü tükenmeye başlamıştı. Sonra aniden, yakındaki bir tepede, ay ışığıyla aydınlanmış gökyüzüne yükselen, kale benzeri bir yapının harabe siluetini gördü. Duyduğu yeni umuttan güç toplayıp kule penceresinden yansıyan dostça ışığın rehberliğinde dik ve taşlı yamaçlardan ilerledi. Bu arada tüm çaresizliğini idrak edecek zamanı olmuştu. Eğer Tanrı ona bir yuva bulma şansı daha verirse, tüm gücüyle onu hakedecek şekilde davranacaktı.
Sonunda kale kapısına ulaştığında cesareti yine tükenmeye başlamıştı. Kaledeki önemli insanlar, keyiflerini bozmak için izinsiz ve habersiz gelip keyiflerini bozan, yarı aç küçük bir köylü kızına ne diyeceklerdi?
“Tanrı’ya olan güvenin nerede?” diye bir ses geldi içinden. Babasının anısını andıran bu ses cesaretini yeniden canlandırdı. Geniş kapının yanında bir borazan asılıydı. Ottilia, birçok çekingen girişimden sonra borazandan bir ses çıkarmayı başardığında, hangi katı gardiyanın veya silahlı adamın bu çağrıya cevap vereceğini merak ederek kaygıyla beklemeye başladı. Ancak öyle biri görünmedi. Bir süre devam eden endişeli bekleyişten sonra, dostça ışığın yayıldığı pencere, onu yukarı bakmaya zorlayacak kadar büyük bir gürültüyle açıldı. Ottilia ne gördüğünü tahmin edin.
Pencereden dışarı bakan bir Kurukafa’dan başkası değildi! Ottilia korkmaya fırsat bulamadan Kurukafa oldukça nazik bir sesle ne istediğini sordu.
“Bir gece burada konaklama ve biraz ekmek. Tanrı aşkına!” dedi Ottilia, kısık bir sesle. Sonra tekrar Kurukafa’ya baktı ve üzerine çöken bir dehşet ve bayılma hissine karşı koyamadı. “Tanrı’ya güven,” diye fısıldadı babasının sesi ve Ottilia dişlerinin birbirine çarpmasını engellemek için çabaladı.
Bu sırada, Kurukafa neşeli bir şekilde cevap verdi: “Aşağıya gelerek kapıyı açıp seni içeri alırsam, beni tekrar buraya kadar taşıyacağına söz verir misin?” Ottilia onun ne dediğini pek anlayamasa da kabul etti.
“Ama yanıtını iyi düşün ve sana güvenebileceğime dair bana söz ver, çünkü görüyorsun, bu benim için ciddi bir konu. Merdivenlerden kolayca yuvarlanabilirim ve burada çok basamak var. Kendi başıma tekrar yukarı çıkamam.” diye ısrar etti Kurukafa.
“Elbette bana güvenebilirsin,” diye cevap verdi Ottilia, çünkü bu iyiliğe karşılık vermenin kutsal bir görev olduğunu görüyordu. Vicdanı, cesurca ortaya koyduğu uysallığa sitem ediyormuş gibi, “Uzun boylu Sennal senden asla bu kadar zor bir şey istememişti.” dedi. “Biliyorum,” diye yanıtladı Ottilia alçakgönüllülükle, “Bu da benim cezam.”
Bunları düşündüğü süre boyunca Kurukafa taş merdivenlerden aşağı doğru takırdayarak inmeye devam ediyordu. Bu sert, kasvetli bir sesti. Takır tukur, takır tukur… Önce sarmal kule merdivenlerinden döne döne, sonra uzun yankılanan koridorda yuvarlanarak ve ardından geniş ana merdivenden aşağıya bir takırtı ve yuvarlanmayla inip sonunda devasa kapıya güm diye çarptı.
Ottilia’nın kalbi de güm güm atıyordu. Gerçekten korkuyor olsa da hissettiği soğuk ve açlık, Kurukafa’nın kapının sürgüsünü sırıtan ağzındaki dişlerinin arasına alıp çabucak açmasına sevinmesine neden oldu. Büyük kapı açıldı ve Ottilia çekingen bir şekilde bu hoş sığınağa girdi. Babasının kaderi hala zihninde tazeydi ve Kurukafa acımasız kardan daha az korkunçtu.
Ottilia, zorlu zihinsel mücadeleler vererek de olsa, verdiği sözü sadakatle yerine getirdi. Gerçekten de, Kurukafa’yı orada öylece bırakma isteği aklından geçmişti. Onun kendisini takip etmesi mümkün değildi; çünkü tüm o basamakları çıkamazdı. Aşağı yuvarlanabilse de; yukarı çıkmasının mümkün olmadığını kendisi söylemişti. Ottilia onu orada bırakıp kaleye yalnız girebilirdi. İçeride başka kimsenin olmadığı açıktı. Yoksa Kurukafa kapıya gelmek için kendini tehlikeye atmazdı. Dürüst küçük Ottilia bu düşünceyi öfkeyle reddetti ve eğilerek Kurukafa’yı aldı ve önlüğü yardımıyla onu dikkatlice merdivenlerden yukarı taşıdı.
Kuledeki aydınlık odaya girdiklerinde Kurukafa, “Beni masaya koy, sonra da mutfağa inip bir krep yap. İyi yapamazsan bunun yumurta, un ve tereyağının eksikliğinden olmadığı belli olacak, çünkü mutfakta hepdinden bol miktarda var.”
Ne yani, bu kocaman, tuhaf yerde mutfağa kadar tek başıma mı ineceğim diye düşündü zavallı, titreyen küçük Ottilia kendi kendine. “Bu, Uzunboylu Sennal’in bana yaptırdığı her şeyden daha kötü,” dedi. Ancak bunun bir ceza ve bir azim sınavı olduğunu hissederek cesur bir kararlılıkla söyleneni yapmaya başladı.
Bu, hayal ettiğinden bile daha zor bir görevdi, çünkü Kurukafa yukarıdaki kulede güvende olsa da, iskelet mutfakta serbestçe dolaşıyordu ve nereye dönse karşısına çıkıyordu.
Doğrusu, bir an için dönüp çığlık atmak ve kaçmak istedi, ama babasının sesini duyar gibi oldu Ona Tanrı’ya güvenmesini söylüyordu: “Hem ayrıca, ölmüş kemiklerin görüntüsünde bu kadar korkunç olan ne var? Bana ne zarar verebilirler ki?” dedi kendi kendine. Bu yüzden çevresinde olup bitenlere aldırış etmedi, yumurtaları çırptı, hamuru karıştırdı ve kızartmaya koydu. İştah açıcı koku ve ateşin sıcaklığı onu canlandırdı ve cesaretini yeniledi.
Ottilia kreple dolu tabağı kuledeki odaya götürüp masaya koyduğunda, Kurukafa’ya bakan tarafının siyah renge döndüğünü, kendisine en yakın olan tarafının ise altın rengini koruduğunu fark etti; bu da merakını uyandırdı ve bunun nedenini sormak istedi, ancak sessiz kalmayı başardı ve kendi payını sessizce yedi. Yemeğini bitirdiğinde tabağı aldı, yıkadı ve her şeyi dikkatlice yerine koydu. Tam çok yorgun hissetmeye başladığında, Kurukafa ona şöyle dedi: “Soldaki merdivenlerden yukarı çıkarsan, uyuyabileceğin küçük bir yatak odasına ulaşacaksın. Gece yarısına doğru bir iskelet yatağının yanına gelecek ve seni yataktan çekmeye çalışacak; tek yapman gereken ondan korkmamak. Ondan korkmazsan sana zarar veremez.”
Böylece Ottilia Kurukafa’ya teşekkür etti ve yatağına çıktı. Yatalı daha üç saatten olmamıştı ki, odada büyük bir gürültü ve tıkırtı duydu. Tıpkı mutfakta krep pişirirken gördüğü iskeletin çıkardığı sese benziyordu. Sonra Kurukafa’nın ona seslendiğini duydu: “Saatler gece yarısını gösteriyor; unutma, sadece cesur olman gerekiyor!” O konuşurken, Ottilia parlak ay ışığı sayesinde yatağın yanında duran büyük bir iskelet gördü. İskelet uzun, çıplak kollarından birini ona doğru uzattı. Kemikli eliyle yatak örtüsünü çekti ve diğer eliyle onu saçlarından yakaladı, ama Ottilia babasının Tanrı’ya güvenmesini söyleyen sesin, duyuyordu. Böylece yatağında tamamen sessiz kalarak hiçbir korku belirtisi göstermedi. İskelet bu kadar cesur olduğunu görünce, ona hiçbir şey yapamadı. İki üç etkisiz çekişten sonra dönüp gitti. Ottilia geceni kalanında, başka hiçbir şey hiçbir şey görmeden huzur içinde uyudu.
Ertesi sabah uyandığında, parlak güneş neşeyle odaya dolmaktaydı. Gece iskeletin durduğu yerde, tam başucunda, bembeyaz giysiler içinde, etrafı altın ışıkla çevrili güzel bir kadın silueti vardı. Ottilia ona, “Ne yapmamı istiyorsunuz, aydınlık hanımefendi?” diye sordu.
Kadının görüntüsü şöyle cevap verdi: “Ben bu kalenin hanımıydım. Gururum, kibrim, giyimdeki savurganlığım ve diğer ölçüsüz alışkanlıklarım yüzünden, tutumlu, alçakgönüllü tavrı ve Tanrı’ya olan sarsılmaz güveni olan biri gelip beni özgür kılana kadar günah işlediğim bu yerde kendi kemiklerimden ibaret olarak yaşamaya mahkum edilmiştim. Siz bunu başardınız. Artık huzur içinde uyuyabilirim. Minnettarlığımın bir göstergesi olarak, bu kaleyi, tüm topraklarımı ve onların gelirlerini size bağışlıyorum.”
Bununla birlikte ışıklı siluet kayboldu. Ottilia birkaç saniye sonra pencereden göğe doğru kanat çırpan süt beyazı bir güvercin gördü. Böylece Ottilia, yardım dilemek için girdiği bu görkemli kalenin kontesi ve hanımı oldu. Oraya yerleştikten hemen sonra Uzunboylu Sennal’ı yanına çağırdı. Ona verdiği tüm sıkıntılar için özür diledikten sonra gelip onunla birlikte kalede yaşamasını rica etti. Böylece hayatlarının geri kalanını birlikte çok mutlu bir şekilde geçirdiler.
Tirol’ün en önemli nehri olan Inn Nehri üzerindeki küçük Schwaz kasabasında, bir zamanlar Ottilia adında fakir bir köylü kızı yaşardı. Ottilia sevgili annesine çok düşkündü ve onu kaybetme talihsizliğine uğradığında acı acı ağladı. Annesinin yaptığı her şeyi yapmaya çalıştı: evi süpürdü, ineği sağdı, ekmek pişirdi ve babasının giysilerini dikti; ama tüm gayretine rağmen, her şeyi annesinin yaptığı gibi yapmayı başaramadı. Düzen zamanla bozulmaya başladı. Domuzlar ve tavuklar kavga ettiğinde onları ayıramadı. İplik eğirmeyi de beceremedi; fakat bunların en kötüsü, annesinin babasının kıt maaşını tamamlayan birkaç kuruşu kazandığı saman yüklerini taşıyamaması oldu.
Babası evi düzene sokmak için, başka bir kadınla evlenmek zorunda kaldı. Bir gün eve Uzunboylu Sennal’ı getirerek Ottilia’ya artık onun annesi olacağını söyledi.
Zavallı küçük Ottilia, uzun boylu, sert ve kemikli kadına “anne” demesi gerektiğini duyunca gözyaşlarına boğuldu. Onun hiçbir zaman annesinin yerine geçemeyeceğini bu yüzden de ona asla itaat etmeyeceğini ilan etti.
Uzunboylu Sennal kötü bir kadın değildi, ama ona karşı çıktığında çocuğa çok kızıyordu. Bu yüzden ikisi arasında süregelen bir öfke vardı. Uzunboylu Sennal, Ottilia’ya bir şey yapmasını söylediğinde o bunu yapmayı reddediyordu. Üvey annesinin sözünü dinlerse onu annesinin yerine konduğu sanılabilirdi, ki bu Ottilia’ya kutsal değerlere yapılan bir saygısızlık gibi geliyordu. Evin işlerinden herhangi birini yapmaya çalıştığında, çocuk deneyimsizliği onu Uzunboylu Sennal’ın tutumluluğuna uymayan bir biçimde yapmaya itiyordu. Bu yüzden de evde sürekli bir çekişme oluyordu. Yine de iyi kalpli babası, akşamları eve geldiğinde işleri yoluna koymayı ve barışı sağlamayı başarıyordu.
Ottilia da, yaşıtlarınınki kadar olmasa bile onu soğuktan koruyacak iyi bir yün elbiseye, açlığını giderecek kadar ekmeğe, peynire ve süte sahipti. En çok değer verdiği şeyse, akşamları iyi ısıtılmış odada kucağında oturup, babasının onu öperek, geçmiş günlerin ilginç hikâyelerini anlatmasıydı. Sonra korkunç bir fırtınanın ortalığı kararttığı bir gün geldi. O günün akşamı hiçbir baba eve dönmedi. Uzunboylu Sennal, komşularla birlikte fenerler ve borazanlarla dışarı çıktı, ancak şiddetli rüzgarlar fenerleri söndürerek borazanlarının sesini boğdu.
Ottilia babasının sandalyesinin yanında diz çöktü, dua etti ve ağladı. Bütün gece dua etti, ağladı ve sadece ara sıra biraz uyudu. Sabah olunca bazı arabacılar gelerek dağ yolunda, karın altında gömülü halde buldukları babasının cenazesini getirdiler. Ottilia tabuta konan babası hüzünlü çanlar eşliğinde mezarlığa taşınırken bile, hâlâ onun sandalyesinin yanında bir rüya görüyormuş gibi hissediyordu.
Uzun Boylu Sennal’ın sert sesi, “Evlat git, domuzu besle!” diye bağırdı. O ses şimdi her zamankinden daha sert geliyordu, çünkü artık onu dizginleyecek kimse kalmamıştı. “Ağlamak bir süreliğine iyi gelir; ama bütün hayatını böyle geçirmeyeceksin, değil mi?” diye sordu Sennal. Ottilia bu uyarı karşısında çok çaresiz hissettiği için kızdı. Söylenenin mantıklı olup olmadığını düşünmeden, şiddetle şöyle karşılık verdi,
“‘Evlat mı? Ben senin çocuğun değilim! Bunu sana daha önce bin kere söyledim. Babam öldüğü için bana böyle davranamazsın. Ağlamamı yasaklayarak onu bana unutturacağını sanıyorsun; ama asla, asla onu unutmayacağım ve sen de bana onun öğrettiği gibi davranmayı unutmayacaksın!”
Uzunboylu Sennal, beklenenden daha fazla sabır göstererek o an için daha fazla bir şey söylemedi; fakat Ottilia kadının gösterdiği sabrı kendi zaferi olarak gördü. Ertesi gün ve ondan sonraki gün de kavga devam etti. Artık evdeki barışı sağlayacak iyi bir baba yoktu ve sonunda bir gün Uzunboylu Sennal’ın sabrı tükendi ve bir daha asla gözüne görünmemesini söyleyerek çocuğu kapıdan kovdu.
Sonra öfkesi yatıştı, ama Ottilia çoktan dağ yolundan çok uzaklara giderek gözden kaybolmuştu. Nereye gittiğini de bilmiyordu. Hiç yokluk çekmemişti ve dağlarda yalnız olmanın ne demek olduğunu bilmiyordu. O an hissettiği tek şey, vicdanının haksız olmadığını söylemesi ve sitemlerden uzaklaşarak anne babasının hatırasıyla baş başa kalmanın büyük bir nimet olacağıydı.
Böylece, nereye gittiğinin farkında olmadan yürümeyi sürdürdü; sonunda, babasının öldüğü yere ulaştı. Dini bir gelenek gereği, yol kenarına dikilen haçın üzerine babasının ölüm şekli canlı renklerle resmedilmişti. Ottilia gözlerinde yaşlarla bu acımasız manzaraya baktı ve haçın yanına yığılıp, nerede olduğunu unutana kadar ağladı. Sonra, yeniden oranın karla kaplı olduğunu ve karın altından babasının sesini duyduğunu hissetti. Babasının, işten dönünce onu kucağında oturttuğu ve Sennal ile barıştırdığı akşamları anlattığı zamanlardaki gibi onunla konuştu. Sebepsiz yere azarlamadan, kavganın altında yatan evlat sevgisine anlayış göstererek, onun tüm yaramazlıklarını ve anlamsız davranışlarını ona tek tek hatırlattı.
Ottilia, babasını büyük bir dikkatle dinliyormuş gibi görünüyordu, ama içi pek rahat değildi. Artık yanlış ve mantıksız davrandığını kabul etmeye hazırdı ve her şey için gerçekten çok üzülmeye başlamıştı. O kadar üzgündü ki, o ev hâlâ babasının evi olsaydı, oraya dönüp Uzunboylu Sennal’ın sözünden çıkmayacağını hissediyordu. Ne var ki babası artık orada yaşamıyordu. Peki ya şimdi ondan eve geri dönüp Uzunboylu Sennal’le tek başına yaşamasını isterse ne olacaktı? Ottilia bunu düşünse de babası ondan bunu istemedi. O heyecanla uyandığında kulağında babasının son sözleri yankılanıyordu. Bu sözler, “Tanrı’ya güven, her şey çok güzel olacak”tan başka bir şey değildi.
Güneş çoktan dağların ardına batmıştı. Soğuk gece, Ottilia’nın giysilerine işlemeye başlamıştı ve açlık yüzünü gösteriyordu. Ottilia artık daha alçakgönüllü hissediyordu, ama hala geri dönmeyi düşünmüyordu. Ayağa kalktı ve yürümeye devam etti, çünkü ölüme benzer bir uyuşukluk bedenini sarmaya başlamıştı. Dağda yaşayanların soğukla gelen bu uyuşukluğa teslim olmanın ölüm getirdiğini söylediklerini biliyordu.
Yürümeye devam etti, karanlık gittikçe daha da yoğunlaşsa da koruyucu meleğini düşündüğü için korkmuyordu. Yol hala yorucu, soğuk hala keskindi. Artık gücü tükenmeye başlamıştı. Sonra aniden, yakındaki bir tepede, ay ışığıyla aydınlanmış gökyüzüne yükselen, kale benzeri bir yapının harabe siluetini gördü. Duyduğu yeni umuttan güç toplayıp kule penceresinden yansıyan dostça ışığın rehberliğinde dik ve taşlı yamaçlardan ilerledi. Bu arada tüm çaresizliğini idrak edecek zamanı olmuştu. Eğer Tanrı ona bir yuva bulma şansı daha verirse, tüm gücüyle onu hakedecek şekilde davranacaktı.
Sonunda kale kapısına ulaştığında cesareti yine tükenmeye başlamıştı. Kaledeki önemli insanlar, keyiflerini bozmak için izinsiz ve habersiz gelip keyiflerini bozan, yarı aç küçük bir köylü kızına ne diyeceklerdi?
“Tanrı’ya olan güvenin nerede?” diye bir ses geldi içinden. Babasının anısını andıran bu ses cesaretini yeniden canlandırdı. Geniş kapının yanında bir borazan asılıydı. Ottilia, birçok çekingen girişimden sonra borazandan bir ses çıkarmayı başardığında, hangi katı gardiyanın veya silahlı adamın bu çağrıya cevap vereceğini merak ederek kaygıyla beklemeye başladı. Ancak öyle biri görünmedi. Bir süre devam eden endişeli bekleyişten sonra, dostça ışığın yayıldığı pencere, onu yukarı bakmaya zorlayacak kadar büyük bir gürültüyle açıldı. Ottilia ne gördüğünü tahmin edin.
Pencereden dışarı bakan bir Kurukafa’dan başkası değildi! Ottilia korkmaya fırsat bulamadan Kurukafa oldukça nazik bir sesle ne istediğini sordu.
“Bir gece burada konaklama ve biraz ekmek. Tanrı aşkına!” dedi Ottilia, kısık bir sesle. Sonra tekrar Kurukafa’ya baktı ve üzerine çöken bir dehşet ve bayılma hissine karşı koyamadı. “Tanrı’ya güven,” diye fısıldadı babasının sesi ve Ottilia dişlerinin birbirine çarpmasını engellemek için çabaladı.
Bu sırada, Kurukafa neşeli bir şekilde cevap verdi: “Aşağıya gelerek kapıyı açıp seni içeri alırsam, beni tekrar buraya kadar taşıyacağına söz verir misin?” Ottilia onun ne dediğini pek anlayamasa da kabul etti.
“Ama yanıtını iyi düşün ve sana güvenebileceğime dair bana söz ver, çünkü görüyorsun, bu benim için ciddi bir konu. Merdivenlerden kolayca yuvarlanabilirim ve burada çok basamak var. Kendi başıma tekrar yukarı çıkamam.” diye ısrar etti Kurukafa.
“Elbette bana güvenebilirsin,” diye cevap verdi Ottilia, çünkü bu iyiliğe karşılık vermenin kutsal bir görev olduğunu görüyordu. Vicdanı, cesurca ortaya koyduğu uysallığa sitem ediyormuş gibi, “Uzun boylu Sennal senden asla bu kadar zor bir şey istememişti.” dedi. “Biliyorum,” diye yanıtladı Ottilia alçakgönüllülükle, “Bu da benim cezam.”
Bunları düşündüğü süre boyunca Kurukafa taş merdivenlerden aşağı doğru takırdayarak inmeye devam ediyordu. Bu sert, kasvetli bir sesti. Takır tukur, takır tukur… Önce sarmal kule merdivenlerinden döne döne, sonra uzun yankılanan koridorda yuvarlanarak ve ardından geniş ana merdivenden aşağıya bir takırtı ve yuvarlanmayla inip sonunda devasa kapıya güm diye çarptı.
Ottilia’nın kalbi de güm güm atıyordu. Gerçekten korkuyor olsa da hissettiği soğuk ve açlık, Kurukafa’nın kapının sürgüsünü sırıtan ağzındaki dişlerinin arasına alıp çabucak açmasına sevinmesine neden oldu. Büyük kapı açıldı ve Ottilia çekingen bir şekilde bu hoş sığınağa girdi. Babasının kaderi hala zihninde tazeydi ve Kurukafa acımasız kardan daha az korkunçtu.
Ottilia, zorlu zihinsel mücadeleler vererek de olsa, verdiği sözü sadakatle yerine getirdi. Gerçekten de, Kurukafa’yı orada öylece bırakma isteği aklından geçmişti. Onun kendisini takip etmesi mümkün değildi; çünkü tüm o basamakları çıkamazdı. Aşağı yuvarlanabilse de; yukarı çıkmasının mümkün olmadığını kendisi söylemişti. Ottilia onu orada bırakıp kaleye yalnız girebilirdi. İçeride başka kimsenin olmadığı açıktı. Yoksa Kurukafa kapıya gelmek için kendini tehlikeye atmazdı. Dürüst küçük Ottilia bu düşünceyi öfkeyle reddetti ve eğilerek Kurukafa’yı aldı ve önlüğü yardımıyla onu dikkatlice merdivenlerden yukarı taşıdı.
Kuledeki aydınlık odaya girdiklerinde Kurukafa, “Beni masaya koy, sonra da mutfağa inip bir krep yap. İyi yapamazsan bunun yumurta, un ve tereyağının eksikliğinden olmadığı belli olacak, çünkü mutfakta hepdinden bol miktarda var.”
Ne yani, bu kocaman, tuhaf yerde mutfağa kadar tek başıma mı ineceğim diye düşündü zavallı, titreyen küçük Ottilia kendi kendine. “Bu, Uzunboylu Sennal’in bana yaptırdığı her şeyden daha kötü,” dedi. Ancak bunun bir ceza ve bir azim sınavı olduğunu hissederek cesur bir kararlılıkla söyleneni yapmaya başladı.
Bu, hayal ettiğinden bile daha zor bir görevdi, çünkü Kurukafa yukarıdaki kulede güvende olsa da, iskelet mutfakta serbestçe dolaşıyordu ve nereye dönse karşısına çıkıyordu.
Doğrusu, bir an için dönüp çığlık atmak ve kaçmak istedi, ama babasının sesini duyar gibi oldu Ona Tanrı’ya güvenmesini söylüyordu: “Hem ayrıca, ölmüş kemiklerin görüntüsünde bu kadar korkunç olan ne var? Bana ne zarar verebilirler ki?” dedi kendi kendine. Bu yüzden çevresinde olup bitenlere aldırış etmedi, yumurtaları çırptı, hamuru karıştırdı ve kızartmaya koydu. İştah açıcı koku ve ateşin sıcaklığı onu canlandırdı ve cesaretini yeniledi.
Ottilia kreple dolu tabağı kuledeki odaya götürüp masaya koyduğunda, Kurukafa’ya bakan tarafının siyah renge döndüğünü, kendisine en yakın olan tarafının ise altın rengini koruduğunu fark etti; bu da merakını uyandırdı ve bunun nedenini sormak istedi, ancak sessiz kalmayı başardı ve kendi payını sessizce yedi. Yemeğini bitirdiğinde tabağı aldı, yıkadı ve her şeyi dikkatlice yerine koydu. Tam çok yorgun hissetmeye başladığında, Kurukafa ona şöyle dedi: “Soldaki merdivenlerden yukarı çıkarsan, uyuyabileceğin küçük bir yatak odasına ulaşacaksın. Gece yarısına doğru bir iskelet yatağının yanına gelecek ve seni yataktan çekmeye çalışacak; tek yapman gereken ondan korkmamak. Ondan korkmazsan sana zarar veremez.”
Böylece Ottilia Kurukafa’ya teşekkür etti ve yatağına çıktı. Yatalı daha üç saatten olmamıştı ki, odada büyük bir gürültü ve tıkırtı duydu. Tıpkı mutfakta krep pişirirken gördüğü iskeletin çıkardığı sese benziyordu. Sonra Kurukafa’nın ona seslendiğini duydu: “Saatler gece yarısını gösteriyor; unutma, sadece cesur olman gerekiyor!” O konuşurken, Ottilia parlak ay ışığı sayesinde yatağın yanında duran büyük bir iskelet gördü. İskelet uzun, çıplak kollarından birini ona doğru uzattı. Kemikli eliyle yatak örtüsünü çekti ve diğer eliyle onu saçlarından yakaladı, ama Ottilia babasının Tanrı’ya güvenmesini söyleyen sesin, duyuyordu. Böylece yatağında tamamen sessiz kalarak hiçbir korku belirtisi göstermedi. İskelet bu kadar cesur olduğunu görünce, ona hiçbir şey yapamadı. İki üç etkisiz çekişten sonra dönüp gitti. Ottilia geceni kalanında, başka hiçbir şey hiçbir şey görmeden huzur içinde uyudu.
Ertesi sabah uyandığında, parlak güneş neşeyle odaya dolmaktaydı. Gece iskeletin durduğu yerde, tam başucunda, bembeyaz giysiler içinde, etrafı altın ışıkla çevrili güzel bir kadın silueti vardı. Ottilia ona, “Ne yapmamı istiyorsunuz, aydınlık hanımefendi?” diye sordu.
Kadının görüntüsü şöyle cevap verdi: “Ben bu kalenin hanımıydım. Gururum, kibrim, giyimdeki savurganlığım ve diğer ölçüsüz alışkanlıklarım yüzünden, tutumlu, alçakgönüllü tavrı ve Tanrı’ya olan sarsılmaz güveni olan biri gelip beni özgür kılana kadar günah işlediğim bu yerde kendi kemiklerimden ibaret olarak yaşamaya mahkum edilmiştim. Siz bunu başardınız. Artık huzur içinde uyuyabilirim. Minnettarlığımın bir göstergesi olarak, bu kaleyi, tüm topraklarımı ve onların gelirlerini size bağışlıyorum.”
Bununla birlikte ışıklı siluet kayboldu. Ottilia birkaç saniye sonra pencereden göğe doğru kanat çırpan süt beyazı bir güvercin gördü. Böylece Ottilia, yardım dilemek için girdiği bu görkemli kalenin kontesi ve hanımı oldu. Oraya yerleştikten hemen sonra Uzunboylu Sennal’ı yanına çağırdı. Ona verdiği tüm sıkıntılar için özür diledikten sonra gelip onunla birlikte kalede yaşamasını rica etti. Böylece hayatlarının geri kalanını birlikte çok mutlu bir şekilde geçirdiler.
Sen içimdeki küçük mum Hala sönmedin, yanıyor musun? Gündüz aydınlıkta kaybolup Gece yatınca karşımdasın
Bülent Ortaçgil
Merhaba,
Gece, iri ve güzel bir kuzgunun kanatlarında oturmuş usulca yeryüzüne inmekte. Dudaklarında daha önce duyduğumuz, ama hangisi olduğunu çıkaramadığımız tatlı ninnilere benzeyen cılız bir ıslık var. Ayaklarını ıslığının ritmine uydurmuş, gözlerindeyse bir mumun parlak alevi geziyor. Biliyoruz ki onun ayakları yere tam bastığında, bizimkiler yerden kesilmiş olacak. İşte böyle bir gece bu. Bense, sizinle bir süredir güzel masalları çağıran tılsımlı bir gecede buluşmayı diliyordum. Çünkü dünyaya açılan gözlerimizin yönünü artık içimize çevirmeye başlayıp, onlarla yalnızca kendimizi gördüğümüz anlara geçişimizi kolaylaştıran yardımcılardan biri de eksantrik masalcıların kaleminden çıkan bu gece masallarıdır. Biliriz ki onlar, gizemli atmosferleriyle bizi düşlerimizle buluştuğumuz o sürprizlerle dolu salona götürürler. Yani şu hiç bilet parası ödemeden girip kavuşmalardan kovulmalara uzanan geniş yelpazedeki gösterileri izlediğimiz, sadece bize ait olan rüyalar sahnesine.
Geçtiğimiz kış, Norveç’in ulusal tiyatrosu Nationaltheatret’te izlediğimiz gösteri beni böyle bir rüya gibi masalla tanıştırmış ve kendimi bir yıldız yağmurunun ortasında, Ole Lukøje’nin tuhaf şemsiyesinin altında bulmama neden olmuştu. Danimarkalı masalcı Hans Christian Andersen tarafından yazılmış ve dilimize daha önce Ole Yumgöz olarak çevrilmiş masalı burada bölümlere ayırarak, her güne bir adet düşecek şekilde paylaşacağım. Böylece kahramanımız küçük Hjalmar’ın Ole ile tanışmasına ve yedi gün boyunca sürecek olan uyku yolculuklarına birlike tanıklık etmiş oluruz.
Eylem Rosseland ❤️
Ole Lukøje
Dünya üzerinde Ole Lukøje kadar çok hikâye bilen başka kimse yoktur ve onları gerçekten çok güzel anlatır.
Akşam olduğunda, çocuklar hâlâ bir masanın etrafındaki küçük taburelerinde düzgün bir şekilde oturmaktayken Ole Lukøje gelir. Ayaklarında sadece çorap olduğu için hiç ses çıkarmadan yukarı çıkar. Yavaşça kapıyı açar ve çocukların gözlerine nazikçe tatlı bir süt serper. Öyle çok değil ama sadece biraz, onların gözlerini kapalı tutmaya yetecek kadar. Böylece çocuklar onu hiç göremezler. Parmaklarının ucuna basarak onların arkalarından yürür ve enselerine hafifçe üfler. Bu üfleme küçüklerin başlarını öne düşürür. Ah evet, Ole Lukøje bunu onlara hiç zarar vermeden yapar, çünkü çocukları pek sever. Tek isteği miniklerin yatağa girdiklerinde sessiz olmasıdır, çünkü hikâyelerini anlatabilmek için sessizlik gerekir.
Çocuklar uykuya dalar dalmaz, Ole Lukøje yatakta yanlarına oturur. Üzerinde şık giysiler vardır. Ceketi ipekten yapılmıştır. Hareket ettiğinde kırmızı, yeşil ya da mavi parıldadığı için tam olarak ne renk olduğunu söylemek mümkün değildir. Kollarının altında birer şemsiye vardır. Bunların birinin üzerinde resimler vardır. Onu uslu çocukların üzerine açar. Böylece çocuklar bütün gece boyunca düşlerinde öykülerin en güzellerini görürler. Diğeri ise üzerinde hiçbir şey bulunmayan sade bir şemsiyedir. Bu şemsiyeyi de yaramaz çocukların üzerine açar. Onlar da bütün gece huzursuz bir şekilde uyur ve sabah uyandıklarında hiç rüya görmemiş olurlar.
Şimdi Ole Lukøje’nin bir hafta boyunca her akşam Hjalmar adındaki küçük bir çocuğun yanına nasıl geldiğini ve ona neler anlattığını dinleyelim bakalım. Bir haftanın içinde yedi gün olduğu için öyküler de yedi tanedir.
Pazartesi
Akşam olup Hjalmar’ı yatağına yatırır yatırmaz Ole Lukøje “Dinle şimdi, önce şu etrafı bir düzenleyelim ” dedi.
O anda saksılardaki tüm çiçekler kocaman ağaçlara dönüştü, uzun dalları tavanın altından duvarlara doğru kıvrılarak odayı güzel bir çardağa dönüştürdü. Dallar, her biri güllerden bile daha güzel çiçeklerle doluydu ve kokuları o kadar tatlıydı ki, yiyecek olsanız reçelden bile daha tatlı olduklarını görürdünüz. Meyveler altın gibi parlıyordu, çöreklerin içinden kuş üzümleri fışkırıyordu . Her şey o kadar muhteşemdi ki!
Birdenbire, Hjalmar’ın okul kitaplarını koyduğu masanın çekmecesinden korkunç bir inilti yükseldi.
“Ne oluyor bakalım?” diye sordu Lukøje, çekmeceyi açarken. Çekmecedeki küçük yazı tahtası adeta sinir krizi geçirmekteydi. Üzerinde sonucu yanlış çıkmış bir matematik işlemi olduğu için öfkeden parçalarına ayrılmak üzereydi. Tahtaya bir iple bağlı olan tebeşirse bir köpek gibi zıp zıp zıplıyor, hatayı düzeltmeye çabalasa da yapamıyordu.
Bir başka yakınma da Hjalmar’ın yazı defterinden geldi. Aman Tanrım, dinlemeye katlanmak bile zordu! Her sayfasında alt alta dizilmiş büyük harfler vardı; yanlarında ise küçük harfler duruyordu. Büyük harfler örnek olmak için yazılmışlardı. Hemen yanlarında ise Hjalmar’ın yazdığı harfler bulunmaktaydı. Onlar da tıpkı ilk örnekler gibi göründüklerini sanıyorlardı ama çizgilerin üzerinde durmak yerine oraya buraya yuvarlanıp dağılmışlardı.
“Bakın, işte kendinizi şöyle tutmalısınız,” dedi örnekteki güzel yazılar. “Şöyle, yana doğru eğik ve kalın bir çizgiyle.”
“Ah, biz de öyle olmak isterdik!” diye cevap verdi Hjalmar’ın yazdığı harfler. “Ama yapamıyoruz. Çok zayıfız.”
“O zaman biraz çocuk ilacı içmeniz gerek,” dedi Lukøje.
“Ah, hayır!” diye haykırdı harfler ve hemen öyle bir dikeldiler ki onları öyle görmek bir zevkti.
“Artık öykü anlatacak zamanımız yok,” dedi Lukøje. “Bunlara antrenman yaptırmam gerekiyor. Bir, iki! Bir, iki!” Harfleri çalıştırmaya başladı; öyle ki, hepsi örneklerden bile daha düzgün, daha zarif bir şekilde dizildiler. Fakat Lukøje gidip Hjalmar sabah harflere baktığında, hepsinin yine eski perişan hallerine dönmüş olduğunu gördü.
Hjalmar yatağına yatar yatmaz, Ole Lukøje küçük sihirli fısfısını alıp odadaki bütün mobilyalara dokundu ve birdenbire hepsi konuşmaya başladı. Her biri yalnızca kendisinden söz ediyordu; yalnızca köşedeki küçük çöp tabağı sessizdi. Diğerlerinin böylesine kibirli olup yalnızca kendilerinden söz etmelerine içerliyordu. Köşede öylece alçakgönüllü bir şekilde duruyor ve herkesin üzerine tükürmesine rağmen sessizliğini koruyordu.
Komodinin üzerinde altın varaklı bir çerçevesi olan büyük bir manzara tablosu asılıydı. Yaşlı, uzun ağaçlar, çimenler arasında çiçekler ve ormanın arkasından geçip pek çok şatonun önünden dolaşarak uzaklardaki vahşi denize ulaşan bir nehir ile geniş bir göl görünüyordu. Ole Lukøje sihirli fısfısıyla tabloya dokununca, içindeki kuşlar şakımaya, ağaçların dalları kıpırdanmaya, bulutlar gökyüzünde hareket etmeye başladı. Onların gölgelerinin manzaranın üzerinden geçtiği bile görülebiliyordu.
Şimdi Ole Lukøje küçük Hjalmar’ı kaldırıp çerçevenin önüne getirdi; çocuk bacaklarını doğrudan resmin içine, yüksek otların arasına uzattı ve orada durdu. Güneş dalların arasından parlayarak ona kadar ulaşıyordu. Hjalmar suyun kıyısına koştu, orada duran kırmızı ve beyaz boyalı küçük kayığa bindi. Kayığın yelkenleri gümüş gibi ışıldıyordu. Başlarında altın birer taç, alınlarında parlak mavi birer yıldız olan altı tane kuğu, kayığı yemyeşil ormanların arasından çekerek götürüyordu. Ağaçlar haydutlardan ve cadılardan, çiçekler ise sevimli küçük elflerden ve kelebeklerin anlattıklarından söz ediyordu.
Pulları altın ve gümüş gibi parlayan güzeller güzeli balıklar kayığın ardından yüzmekteydi. Arada bir sıçradıktan sonra “şap” diye suya düşüyorlardı. Büyüklü küçüklü kırmızı ve mavi kuşlar iki uzun sıra hâlinde kayığın ardından uçuyordu. Sinekler dans ediyor, mayıs böcekleri vız vız ötüyordu. Hepsi Hjalmar’ın peşinden gitmek istiyordu ve her birinin anlatacak ayrı bir öyküsü vardı.
Ne muhteşem bir yolculuktu bu! Bazen orman öylesine sık ve karanlıktı ki… Bazen de güneşli, çiçeklerle bezenmiş en güzel bahçeye dönüşüyordu. Göğe doğru balkonlarında prensesler olan cam ve mermerden yapılmış saraylar yükseliyordu. Hepsi Hjalmar’ın daha önceden çok iyi tanıdığı kızlardı, çünkü birlikte oyunlar oynamışlardı. Her biri ona uzattığı ellerinde pastacıların yapabileceği domuz şeklindeki en lezzetli badem ezmesini tutuyordu. Hjalmar geçerken elini uzatıp domuzcuğun bir ucundan tutunca, prenses de diğer ucundan tutmakta olduğu için her ikisi de şekerlemeden birer parça alabiliyordu. Prensesinkine küçük, Hjalmar’ın payına ise büyük olan parça düşüyordu! Bütün sarayların önünde nöbet tutan küçük prensler vardı. Kılıçlarıyla selam veriyor ve gökten kuru üzümler ile kurşun askerler yağmasına neden oluyorlardı. Yaptıkları hareketlerden gerçek birer prens oldukları o kadar belliydi ki…
Hjalmar bazen ormanlardan, bazen koca salonlardan, bazen de bir kasabanın ortasından geçiyordu. Dadısının yaşadığı kasabaya da uğramışlardı. O dadı ki Hjalmar minicik bir çocukken onu kucağında taşımış, onu hep sevmişti. Kadın Hjalmar’a başıyla selam verdi, ona el salladı ve kendisinin yazıp gönderdiği güzel bir şarkıyı söyledi:
Seni sık sık düşünürüm, Benim sevgili Hjalmar’ım, tatlım! Senin minicik alnını öpmüştüm. Pespembe yanaklarını… Senin ilk sözlerini duymuş, Sana erkenden veda etmek zorunda kalmıştım. Tanrımız seni bu dünyada korusun. Sen onun cennetinden gelen bir meleksin
Sanki Ole Lukøje onlara da masal anlatıyormuş gibi bütün kuşlar bu şarkıya katıldılar. Çiçekler sapları üzerinde dans ettiler ve yaşlı ağaçlar başlarını salladılar.
Dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu. Hjalmar, uykusunda bile yağmurun sesini duyabiliyordu. Ole Lukøje pencereyi açtığında, su yükselerek pencere pervazına kadar ulaşmıştı. Dışarıda gerçek bir göl vardı ve evin hemen yanında güzel bir gemi duruyordu.
“Benimle yelken açmak ister misin, küçük Hjalmar?” dedi Ole Lukøje. “Bu gece uzak ülkelere yolculuk edebilir, sabah olunca yine evine dönebilirsin.”
Hjalmar bir anda üzerinde pazar günleri giydiği özenli giysileri ile bu görkemli geminin güvertesinde belirdi. Aynı anda yağmur dindi, bulutlar aralandı. Sokaklardan ve kilisenin etrafından geçerek denize açıldılar. Artık her yer engin ve coşkun bir deniz olmuştu. Öylece yol aldılar ki kara çok gerilerde kaldı. Uzakta bir leylek sürüsü gördüler. Onlar da yurtlarından ayrılmışlardı ve sıcak ülkelere gitmek istiyorlardı. Leylekler tek sıra hâlinde, biri diğerinin arkasında olacak şekilde uçuyordu. Zaten uzun bir yol katetmişlerdi. İçlerinden biri öylesine yorgundu ki kanatları artık onu taşımakta zorlanıyordu. En arkada uçuyordu ve çok geçmeden diğerlerinden epey geride kaldı. Sonunda, kanatlarını güçsüzce çırpa çırpa, gittikçe daha alçalarak gemiye doğru indi. Ayağı geminin yelken direğine takıldı, sonra yelkenin üzerinden kayarak pat diye güverteye düştü. Denizcilerden biri onu alıp kümese, tavukların, ördeklerin ve hindilerin arasına koydu. Zavallı leylek şimdi onların ortasında büsbütün mahcup bir halde duruyordu.
“Ne tuhaf şey!” dedi bütün tavuklar.
Hindilerden biri olanca gücüyle kabardı ve ona kim olduğunu sordu; ördekler ise geriye çekilip birbirlerini dürterek, “Vak, vak!” dediler.
Leylek onlara sıcak Afrika kıtasından, piramitlerden ve çölde bir yaban atı gibi koşan devekuşundan söz etti; ama ördekler onun söylediklerini anlamadılar. Birbirlerini dürterek, “Onun bir budala olduğunda hemfikiriz, değil mi?” dediler.
“Evet tabii ki budala!” diye bağırdı hindi ve gevezelik etmeye başladı. Bunun üzerine leylek sustu, sessizce durdu ve Afrika’sını düşündü.
“Ne güzel ince bacaklarınız var!” dedi hindi. “Acaba bir metresi kaç lira?”
“Vak, vak, vak!” diye güldü bütün ördekler; fakat leylek onları duymuyormuş gibi davrandı.
“Siz de bizimle birlikte gülebilirsiniz!” dedi hindi ona. “Çünkü bu çok nükteli bir söz! Yoksa sizin anlayışınıza biraz ağır mı geldi? Ah, ah! O kadar da zeki değilmiş! Biz kendi kendimizle ilgilenmeye devam edelim!” Bunun üzerine tavuklar gıdakladı, ördekler vak vak diye ses çıkardı. Korkunç şekilde eğleniyorlardı.
Hjalmar kümese geldi, kapıyı açtı, leyleğe seslendi. Leylek de dışarı sıçrayarak güverteye geldi. Artık dinlenmişti ve sanki Hjalmar’a teşekkür etmek ister gibi başını salladı. Sonra kanatlarını açtı ve sıcak ülkelere doğru uçup gitti. Tavuklar gıdakladı, ördekler vakladı, hindi ise baştan aşağı kıpkırmızı kesildi.
“Yarın sizden çorba yapacağız!” dedi Hjalmar. Bunu der demez uyandı ve kendisini yine küçücük yatağında buluverdi. O gece Ole Lukøje’nin onu çıkardığı yolculuk gerçekten harikuladeydi!
“Bak ne diyeceğim,” dedi Ole Lukøje. “Sana küçük bir fare gösterirsem sakın korkma.” Sonra içinde o sevimli küçük hayvan olan elini uzattı. “Seni bir düğüne davet etmeye geldi. Bu gece evlenmeye hazırlanan iki küçük fare var. Sizin evin kilerinin altında bir dairede yaşıyorlar, evlerinin pek güzel olduğu söyleniyor.”
“Peki ama, ben yerdeki o küçücük fare deliğinden nasıl geçeceğim?” diye sordu Hjalmar.
“Onu bana bırak!” dedi Ole Lukøje. “Seni küçülteceğim!” Sonra sihirli fısfısıyla Hjalmar’a dokundu, çocuk gitgide küçüldü, küçüldü, sonunda bir parmak kadar kaldı. “Artık kurşun askerin elbiselerini ödünç alabilirsin. Sana tam gelecektir, hem davetlerde üniforma giymek çok şık olur!”
“Evet tabii!” dedi Hjalmar ve bir anda en sevimli kurşun asker giysilerine büründü.
“Annenizin dikiş yüksüğüne oturmaz mısınız?” diye sordu küçük fare, “Sizi bu yüksük arabayla çekmek benim için büyük bir onur olur.”
“Aman Tanrım, hanımefendi siz kendiniz mi zahmet edeceksiniz?” dedi Hjalmar. Böylece fare düğününe doğru yola çıktılar.
Önce döşemenin altında bulunan uzun bir geçide girdiler. Burası öyle alçaktı ki ancak yüksükle geçilebiliyordu. Çürümüş parkelerin üstündeki parlak mantar tabakası tüm geçiti aydınlatıyordu.
“Burası mis gibi kokuyor değil mi?” dedi fare. “Tüm yol bir domuz yağı tabakasıyla kaplı! Bundan daha güzeli olamazdı!”
Gelin odasına ulaştıklarında sağ tarafta toplanmış birbirleriyle alay eder gibi fısıldaşarak kıkırdayan dişi fareler duruyordu. Sol tarafta ise pençeleriyle bıyıklarını düzelten erkek fareler vardı. Tam ortadaysa, içi oyulmuş bir peynirin içinde gelinle damat durmaktaydı. Herkesin gözü önünde birbirlerini öptüler, çünkü nişanlanmışlardı ve evlenmek üzereydiler.
Düğüne durmadan daha çok konuk geliyordu. Fareler neredeyse kalabalıktan birbirini ezecekti. Gelinle damat kapının ortasına yerleştiler. Böylece artık içeri kimse girip çıkamıyordu. Tüm oda tıpkı geldikleri geçit gibi domuz yağından bir tabakayla kaplıydı. Tatlı olarak da bir bezelye getirilmişti. Ailenin küçük farelerinden bir tanesi, bu bezelyeye kemirerek gelinle damadın adlarının ilk harfini yazmıştı. Bu, bambaşka bir incelikti.
Bütün fareler bunun çok güzel bir düğün olduğunu, herkesin çok hoş ve keyifli vakit geçirdiğini söylediler.
Sonra Hjalmar yeniden eve döndü. Gerçekten de çok seçkin bir davete katılmıştı, ama bunu yapabilmek için küçücük olup bir kurşun askerin üniformasına sığmak zorunda kalmıştı.
Bana ne kadar çok yaşlı insanın ulaşmak istediğine inanamazsın!” dedi Ole Lukøje. “Özellikle de kötü şeyler yapmış olanlar bana, ‘Sevgili küçük Ole, gözlerimizi kapatamıyoruz; çünkü kapatırsak bütün gece yaptığımız kötülükleri görüyoruz. Onlar çirkin birer küçük troll gibi yatağımızın kenarına oturup üzerimize kaynar su püskürtüyorlar. Gelip onları kovsan da bir rahat uyusak olmaz mı?’ derler. Sonra derin derin iç çekerek ‘Ücreti de neyse öderiz. İyi geceler Ole! Paralar pencerenin pervazında duruyor.’ diye eklerler, fakat ben para için böyle bir şey yapmam” dedi Ole Lukøje.
“Peki bu gece ne olacak?” diye sordu Hjalmar.
“Bilmem! Bu gece yine bir düğüne gitmek ister miydin? Bu, dünkünden farklı bir düğün olacak yalnız. Bu defa kardeşinin oyuncak bebeği, hani şu erkek ve adı Herman olan, diğer oyuncak bebek Bertha ile evlenecek. Ayrıca bugün Bertha’nın doğum günü. Bu yüzden kendisine birçok hediye de verilecek!”
“Evet biliyorum,” dedi Hjalmar. “Ne zaman oyuncak bebeklerin yeni giysilere ihtiyacı olsa, kız kardeşim ya bir doğum günü düzenler ya da bir düğün! Bu en az yüz kere olmuştur!”
“Evet, ama bu geceki düğün yüz birincisi olacak ve yüz bir tamamlanınca her şey bitecek! Bu yüzden de bu düğün olağanüstü olacak. Baksana!”
Hjalmar masaya baktı. Orada pencerelerinde ışık olan kartondan yapılmış küçük ev duruyordu. Hemen dışarıda durmakta olan bütün kurşun askerler tüfeklerini selam duruşuna kaldırmışlardı. Gelinle damat masanın ayağına yaslanmış şekilde yerde oturuyorlardı. Odukça düşünceliydiler ve bunun bir nedeni vardı. Ole Lukøje ise, büyükannenin siyah giysisini giymişti. Oyuncak bebekleri o evlendirdi! Nikâh kıyıldıktan sonra odadaki tüm mobilyalar; kurşun kalem tarafından yazılmış olan ve “tapto” melodisiyle söylenen şu güzel şarkıya eşlik ettiler:
Şarkımız esecek rüzgâr gibi, Girecek içeri gelinle damadın yanına şimdi; İkisi de dimdik durur birer sopa gibi, Eldiven derisinden yapılmışlar sanki! Yaşasısn sopayla deri! Bunu söyleriz yüksek sesle, rüzgârla fırtına gibi!
Sonra hediyeler verildi; ama çift kendilerine sunulan bütün yiyecekleri reddetmişti. Çünkü zaten sevgileri onlara yetiyordu.
“Peki biz şimdi köyde mi yaşayalım, yoksa yurtdışına mı gidelim?” diye sordu damat. Bunun üzerine çok seyahat etmiş olan kırlangıçın ve beş kez civcivi olmuş yaşlı çiftlik tavuğunun da fikri soruldu. Kırlangıç, dallarını iri üzümlerin süslediği ağır salkımlarla dolu bağların olduğu, havası yumuşak, dağları buralarda hiç bilinmeyen renklerde görünen o sıcak ve güzel ülkelerden söz etti.
“Fakat onların bizimki gibi yeşil yapraklı lahanası yok ki!” dedi tavuk. “Ben bir yaz boyunca bütün civcivlerimle birlikte köyde kaldım; orada gidip eşelenebileceğiniz bir çakıl ocağı da vardı. Ayrıca lahana bahçesine de girebiliyorduk! Ah, ne kadar da yeşildi o bahçe! Daha güzelini düşünemiyorum!”
“Fakat bütün lahanalar birbirine benzer,” dedi kırlangıç, “Hem burada havalar sık sık kötü gider!”
“Evet ama buna alışılır!” dedi tavuk.
“Ama burada soğuk var, don oluyor!” dedi kırlangıç
“Bu lahanaya iyi gelir!” dedi tavuk. “Üstelik burada da bazen hava çok sıcak olabiliyor! Dört yıl önce tam beş hafta süren bir yaz olmamış mıydı? O kadar sıcaktı ki nefes bile alamıyorduk! Hem bizde onlardaki gibi zehirli hayvanlar yok. Haydutlar da yok. Bizim ülkemizin en iyisi olduğunu kabul etmeyen biri tam bir sefildir ve burada yaşamayı hiç hak etmiyor!” dedikten sonra tavuk ağlamaya başladı ve ekledi, “Ben de seyahat ettim! On iki mil boyunca bir kovanın içinde yolculuk ettim. Seyahat dediğin kesinlikle keyifli bir şey değil!”.
“Evet, bu tavuk akıllı bir hanım!” dedi oyuncak bebek Bertha. “Ben de dağlara gitmeyi sevmem; tek yaptığın aşağı yukarı inip çıkmaktır! Hayır, biz çakıl ocağının olduğu yere taşınacağız ve lahana bahçelerinde yürüyüşe çıkacağız!”
Ole Lukøje onu uyutur uyutmaz, “Hikaye anlatacak mısın?” diye sordu küçük Hjalmar.
“Bu akşam bunun için zamanımız yok,” dedi Ole ve güzel şemsiyesini onun üzerine açtı. “Şu Çinlilere bak,” dedi. Şemsiye, mavi ağaçlar ve sivri köprülerle süslü, Çin porseleninden yapılmış kocaman bir kâse gibi görünüyordu. Köprülerin üzerinde başlarını sallayan küçük Çinliler vardı.
“Yarın günlerden pazar ve bu bizim için kutsal bir gün. Bu yüzden bütün dünyayı temizleyip parlatmalıyız,” dedi Ole. “Ben kilise kulelerine gidip küçük kilise cinlerinin güzel ses çıkarmaları için çanlarını cilalayıp cilalamadıklarını kontrol edeceğim. Sonra tarlalara giderek rüzgârların, otların ve yaprakların üzerindeki tozu silkeleyip silkelemediklerine bakacağım. En büyük işim ise bütün yıldızları indirip parlatmak olacak! Onları önlüğüme dolduracağım; fakat önce her birine birer numara vermem gerek. Gökteki yerlerini de işaretlemeliyim ki tekrar doğru yere yerleşebilsinler. Yoksa tutunamadıkları için arka arkaya kayıp düşerler. Böylece çok fazla yıldız kayması olur.“
“Bay Lukøje, bir bakar mısınız?” dedi Hjalmar’ın uyuduğu odanın duvarında asılı durmakta olan eski bir portre. “Ben Hjalmar’ın büyük dedesiyim. Çocuğa hikâyeler anlattığınız için çok teşekkür ederim; fakat onun kafasını karıştırmamalısınız. Yıldızlar öyle sizin dediğiniz gibi indirilip parlatılamaz! Onlar da tıpkı bizim dünyamız gibi gök cisimleridir. Onları değerli yapan da budur.”
“Teşekkür ederim, ihtiyar büyük dede!” dedi Ole Lukøje. “Gerçekten çok teşekkür ederim! Siz bu ailenin başısınız. Yani en yaşlısısınız; ancak ben sizden çok daha yaşlıyım! Ben çok eski, pagan çağlarda bile vardım. Romalılar ve Yunanlılar bana rüya tanrısı derdi. En soylu evlere girdim ve girmeye de devam ederim. Hem küçüklere hem büyüklere nasıl yaklaşacağımı iyi bilirim. Şimdi siz anlatın bakalım!” dedikten sonra şemsiyesini alıp gitti.
“Artık insan kendi fikrini söylemeye bile cesaret edemiyor,” diye söylendi yaşlı resim.