Kayıp, Otilla ve Kurukafa


KAYIP

Olduğun yerde dur. Önündeki ağaçlar ve yanındaki çalılar
Kayıp değil. Nerede olursan ol, ona Burası denir,
Ve sen ona önemli bir yabancıymış gibi davranmalısın,
Onu tanımak ve tanınmak için izin istemelisin.
Orman nefes alır. Dinle! Sana yanıt veriyor,
Etrafındaki bu yeri yaratan benim. Eğer onu terk edersen, Burası diyerek yeniden geri dönebilirsin,
Kuzgun için hiçbir ağaç diğerinin aynısı değildir.
Çalıkuşu için hiçbir dal diğeriyle aynı değildir.
Bir ağacın ya da çalının yaptıkları senin için anlamını kaybetmişse,
Kesinlikle kaybolmuşsundur. Olduğun yerde dur. Orman biliyor
Senin nerede olduğunu. Seni bulmasına izin ver.

David Wagoner (1926-2021)

Merhaba,

Şu anda Oslo’da en rahat yazı yazdığım ve genel olarak en sevdiğim iki mekandan biri olan o güzel kafedeyim. Aslında buraya size bir kitaptan ve masaldan söz etmek amacıyla gelmiştim. Oysa şimdi taba rengi rahat bir deri koltuğa oturmuş, kaybolmanın ne demek olduğunu düşünüyorum.

İçeride rahat ve huzurlu bir atmosfer var. Bunda önümde duran kakuleli çöreklerin payı olabilir. Tam şu anda KC and the Sunshine Band’ın Shotgun Shuffle’ı çalmaya başladı. Şarkıyı duyar duymaz sizin de içinizde üzerindeki minik aynalarla rengarenk ışıklar saçan dev bir disko topu dönmeye başladı değil mi? Pirinç kollu ağır kapının camlarından sinsice içeri sızan ve Haziran ayına hiç yakışmayan kasvetli hava, bu neşeli müzikle birlikte dağılıp kayboluyor.

Dışarıda şiddetli bir yağmur yağıyor. Neredeyse her yağmurlu pazar gününde olduğu gibi burası yine çok kalabalık. Kocaman pencerelerin önünden sevinçli doğumgünü balonlarına benzeyen rengarenk şemsiyeler geçiyor. Şemsiyelerin bazıları yalnız, bazılarıysa tanıdıklarıyla yürüyor, ama hepsi yürüdükleri yolun nereye çıkacağını biliyormuş gibi kendilerinden eminler. Onları izlerken, gözlerim etrafımdaki masalarda keyifle sohbet eden insanlara kayıyor. Bu manzaraların içinde kendi yerimi düşünmeden edemiyorum. Onlara baktıkça neredeyse düzenli sayılacak şekilde kaybolan bir tek ben miyim diye düşünüyorum. Yoksa dışarıdan bakınca hepimiz nereye gideceğini bilerek doğmuş gibi mi görünüyoruz? Bu sorunun cevabı düşündüğümden daha karmaşık olabilir; çünkü bu noktada kaybolmak artık yalnızca fiziksel bir durum olmaktan çıkıyor.

Kaybolduğumuzu ne zaman fark ediyoruz? Sadece gitmek istediğimiz yere varamadığımızda değil sanırım. Aslında bir olasılığı veya bir sıcaklığı ararken de sık sık kaybolduğumuz oluyor. Kalbimize dokunan bir müzikle veya kokuyla düz bir çizgi gibi aktığını düşündüğümüz zamanla beraber, hayallerimizin içinde dağılıp toz olduğumuz da… Belki de kaybolmak, sandığımız kadar tek yönlü bir durum değildir. Kafamda laf lafı açtıkça dakikalar içinde de kaç kez kaybolduğumuzu ve bulunduğumuzu soruyorum kendime. Kendimize, evimize, bedenimize giden yolu her defasında nasıl bulabiliyoruz acaba ya da her kayboluş bildiğimiz yerlerde bitmek zorunda mı? Nereye vardığını bilmediğimiz her yolculuk bir kayıp öyküsü olmamalı. Belki nereye gittiğimizi bilmesek bile şiirdeki gibi durup etrafımızla olan bağlantımızı fark ettiğimiz anda, kaybolmuşluk hissi de yavaşça çözülüyordur. Arada bir tam tökezleyip düşmeden önce kendimizi sevdiklerimizde buluruz. Kolları bizi kocaman bir ağacın güvenli dalları gibi sarar. Onlarda kendimizi yeniden tanır, birlikte kök salarak bir orman oluruz.

Peki ya geride bırakmak uğruna hiç bilmediğimiz ormanlara dalmaya cesaret ettiklerimiz, içinde bulunduğumuz şartlar ya da ilişkilerimizse? Çok iyi bildiğimizi sandığımız rotalar bitmeye başladığında, bir çaresizliğin içinde kaybolmamak için yenilerini aramaya başlarız. Önümüze çıkan yeni patikalar daralıp uzadıkça, beklemediğimiz bazı karşılaşmalar da kaçınılmaz hale gelir. Tanıdığımız ama bir süre için bile olsa, geride bırakmaya gönüllü olduklarımız, normalde bizi ürkütebilecek yepyeni yüzlerle yer değiştirmeye başlar. Bazen karanlığın ve sisin içinden çıkan bir yabancı, korku ve merakın yan yana durduğu bir gölgeden bize elini uzatır. Yeterince cesaretimiz varsa bu gizemli eşikten geçer, yeni bir arkadaşlığa şans vermiş oluruz. Onunla birlikte deneyimlerimiz de çeşitlenir. Yazının başında söz ettiğim kitapta, yani The Skull’da anlatılan Otilla’nınki de böyle bir cesaret öyküsü. Ana karakterin yüreklilik gösterip sonu belli olmayan bir yola çıkması ve bu yolun sonunda güzel bir hayata kavuşması aslında başta halk masalları olmak üzere birçok çocuk kitabında sıkça karşılaştığımız bir motif.

Jon Klassen tarafından 2023 yılında yazılan The Skull’ı ilk kez kütüphanede gördüğümde onun son yıllarda sıkça karşılaştığımız gri, melankolik çocuk kitaplarından biri olduğunu sandım. Yüz beş sayfalık kitabın sayfalarını çevirdikçe ilginç illüstrasyonlarla aynı anda hem hüzünlü hem de esprili olan anlatım beni hikayenin içine çekti. Bu tuhaf ve biraz da ürkünç masalı bir çırpıda okudum. Aslını isterseniz daha ilk sayfaları okurken, bunun basit bir öykü olmadığını hissetmeye başlamıştım.

Otilla’nın öyküsü sanki çok daha eski ve bilindik bir anlatının içinden süzülüp gelmiş gibiydi. Her şeyi geride bırakıp bir gece yarısı ormana kaçan Otilla’nın cesareti ve sadakati ile nasıl sınandığını okudukça onu daha çok sevdim. Klassen kitabı yazarken, eski bir Tirol (Avusturya ve İtalya’da bulunan Alpler üzerindeki dağlık bir bölge) masalı olan Ottilia ve Kurukafa‘dan esinlenmiş. Bunu öğrendikten sonra, onun İngilizce bir örneğini buldum ve Türkçe’ye çevirerek burada yayımlamaya karar verdim. Çeviriyi yaparken Ottilia ve Kurukafa‘nın , Klassen’in anlatısından birçok noktada ayrıldığını fark ettim. Eğer çocuk kitaplarını ve masalları seviyorsanız bir eseri daha önce okumuş olmanız diğerini sizin için gereksiz hale getirmeyecektir. Hatta bir halk masalının modern çocuk edebiyatına nasıl uyarlandığını ve dahası modern bir yorumun nasıl eski bir masaldan daha ürkünç olabileceğini görmek için de güzel bir deneyim olabilir.

Ottilia ve Kurukafa’yı hem burada hem de ulaşılması daha kolay olsun diye ayrı bir blog yazısı şeklinde paylaşacağım. Masalın İngilizce versiyonuna ulaşabileceğiniz bir linki de aşağıda bulabilirsiniz.

Yakında yeniden görüşmek üzere…

Sevgiler,

Eylem Rosseland ❤️

Ottilia ve Kurukafa

Tirol’ün en önemli nehri olan Inn Nehri üzerindeki küçük Schwaz kasabasında, bir zamanlar Ottilia adında fakir bir köylü kızı yaşardı. Ottilia sevgili annesine çok düşkündü ve onu kaybetme talihsizliğine uğradığında acı acı ağladı. Annesinin yaptığı her şeyi yapmaya çalıştı: evi süpürdü, ineği sağdı, ekmek pişirdi ve babasının giysilerini dikti; ama tüm gayretine rağmen, her şeyi annesinin yaptığı gibi yapmayı başaramadı. Düzen zamanla bozulmaya başladı. Domuzlar ve tavuklar kavga ettiğinde onları ayıramadı. İplik eğirmeyi de beceremedi; fakat bunların en kötüsü, annesinin babasının kıt maaşını tamamlayan birkaç kuruşu kazandığı saman yüklerini taşıyamaması oldu.

Babası evi düzene sokmak için, başka bir kadınla evlenmek zorunda kaldı. Bir gün eve Uzunboylu Sennal’ı getirerek Ottilia’ya artık onun annesi olacağını söyledi.

Zavallı küçük Ottilia, uzun boylu, sert ve kemikli kadına “anne” demesi gerektiğini duyunca gözyaşlarına boğuldu. Onun hiçbir zaman annesinin yerine geçemeyeceğini bu yüzden de ona asla itaat etmeyeceğini ilan etti.

Uzunboylu Sennal kötü bir kadın değildi, ama ona karşı çıktığında çocuğa çok kızıyordu. Bu yüzden ikisi arasında süregelen bir öfke vardı. Uzunboylu Sennal, Ottilia’ya bir şey yapmasını söylediğinde o bunu yapmayı reddediyordu. Üvey annesinin sözünü dinlerse onu annesinin yerine konduğu sanılabilirdi, ki bu Ottilia’ya kutsal değerlere yapılan bir saygısızlık gibi geliyordu. Evin işlerinden herhangi birini yapmaya çalıştığında, çocuk deneyimsizliği onu Uzunboylu Sennal’ın tutumluluğuna uymayan bir biçimde yapmaya itiyordu. Bu yüzden de evde sürekli bir çekişme oluyordu. Yine de iyi kalpli babası, akşamları eve geldiğinde işleri yoluna koymayı ve barışı sağlamayı başarıyordu.

Ottilia da, yaşıtlarınınki kadar olmasa bile onu soğuktan koruyacak iyi bir yün elbiseye, açlığını giderecek kadar ekmeğe, peynire ve süte sahipti. En çok değer verdiği şeyse, akşamları iyi ısıtılmış odada kucağında oturup, babasının onu öperek, geçmiş günlerin ilginç hikâyelerini anlatmasıydı. Sonra korkunç bir fırtınanın ortalığı kararttığı bir gün geldi. O günün akşamı hiçbir baba eve dönmedi. Uzunboylu Sennal, komşularla birlikte fenerler ve borazanlarla dışarı çıktı, ancak şiddetli rüzgarlar fenerleri söndürerek borazanlarının sesini boğdu.

Ottilia babasının sandalyesinin yanında diz çöktü, dua etti ve ağladı. Bütün gece dua etti, ağladı ve sadece ara sıra biraz uyudu. Sabah olunca bazı arabacılar gelerek dağ yolunda, karın altında gömülü halde buldukları babasının cenazesini getirdiler. Ottilia tabuta konan babası hüzünlü çanlar eşliğinde mezarlığa taşınırken bile, hâlâ onun sandalyesinin yanında bir rüya görüyormuş gibi hissediyordu.

Uzun Boylu Sennal’ın sert sesi, “Evlat git, domuzu besle!” diye bağırdı. O ses şimdi her zamankinden daha sert geliyordu, çünkü artık onu dizginleyecek kimse kalmamıştı. “Ağlamak bir süreliğine iyi gelir; ama bütün hayatını böyle geçirmeyeceksin, değil mi?” diye sordu Sennal. Ottilia bu uyarı karşısında çok çaresiz hissettiği için kızdı. Söylenenin mantıklı olup olmadığını düşünmeden, şiddetle şöyle karşılık verdi,

“‘Evlat mı? Ben senin çocuğun değilim! Bunu sana daha önce bin kere söyledim. Babam öldüğü için bana böyle davranamazsın. Ağlamamı yasaklayarak onu bana unutturacağını sanıyorsun; ama asla, asla onu unutmayacağım ve sen de bana onun öğrettiği gibi davranmayı unutmayacaksın!”

Uzunboylu Sennal, beklenenden daha fazla sabır göstererek o an için daha fazla bir şey söylemedi; fakat Ottilia kadının gösterdiği sabrı kendi zaferi olarak gördü. Ertesi gün ve ondan sonraki gün de kavga devam etti. Artık evdeki barışı sağlayacak iyi bir baba yoktu ve sonunda bir gün Uzunboylu Sennal’ın sabrı tükendi ve bir daha asla gözüne görünmemesini söyleyerek çocuğu kapıdan kovdu.

Sonra öfkesi yatıştı, ama Ottilia çoktan dağ yolundan çok uzaklara giderek gözden kaybolmuştu. Nereye gittiğini de bilmiyordu. Hiç yokluk çekmemişti ve dağlarda yalnız olmanın ne demek olduğunu bilmiyordu. O an hissettiği tek şey, vicdanının haksız olmadığını söylemesi ve sitemlerden uzaklaşarak anne babasının hatırasıyla baş başa kalmanın büyük bir nimet olacağıydı.

Böylece, nereye gittiğinin farkında olmadan yürümeyi sürdürdü; sonunda, babasının öldüğü yere ulaştı. Dini bir gelenek gereği, yol kenarına dikilen haçın üzerine babasının ölüm şekli canlı renklerle resmedilmişti. Ottilia gözlerinde yaşlarla bu acımasız manzaraya baktı ve haçın yanına yığılıp, nerede olduğunu unutana kadar ağladı. Sonra, yeniden oranın karla kaplı olduğunu ve karın altından babasının sesini duyduğunu hissetti. Babasının, işten dönünce onu kucağında oturttuğu ve Sennal ile barıştırdığı akşamları anlattığı zamanlardaki gibi onunla konuştu. Sebepsiz yere azarlamadan, kavganın altında yatan evlat sevgisine anlayış göstererek, onun tüm yaramazlıklarını ve anlamsız davranışlarını ona tek tek hatırlattı.

Ottilia, babasını büyük bir dikkatle dinliyormuş gibi görünüyordu, ama içi pek rahat değildi. Artık yanlış ve mantıksız davrandığını kabul etmeye hazırdı ve her şey için gerçekten çok üzülmeye başlamıştı. O kadar üzgündü ki, o ev hâlâ babasının evi olsaydı, oraya dönüp Uzunboylu Sennal’ın sözünden çıkmayacağını hissediyordu. Ne var ki babası artık orada yaşamıyordu. Peki ya şimdi ondan eve geri dönüp Uzunboylu Sennal’le tek başına yaşamasını isterse ne olacaktı? Ottilia bunu düşünse de babası ondan bunu istemedi. O heyecanla uyandığında kulağında babasının son sözleri yankılanıyordu. Bu sözler, “Tanrı’ya güven, her şey çok güzel olacak”tan başka bir şey değildi.

Güneş çoktan dağların ardına batmıştı. Soğuk gece, Ottilia’nın giysilerine işlemeye başlamıştı ve açlık yüzünü gösteriyordu. Ottilia artık daha alçakgönüllü hissediyordu, ama hala geri dönmeyi düşünmüyordu. Ayağa kalktı ve yürümeye devam etti, çünkü ölüme benzer bir uyuşukluk bedenini sarmaya başlamıştı. Dağda yaşayanların soğukla gelen bu uyuşukluğa teslim olmanın ölüm getirdiğini söylediklerini biliyordu.

Yürümeye devam etti, karanlık gittikçe daha da yoğunlaşsa da koruyucu meleğini düşündüğü için korkmuyordu. Yol hala yorucu, soğuk hala keskindi. Artık gücü tükenmeye başlamıştı. Sonra aniden, yakındaki bir tepede, ay ışığıyla aydınlanmış gökyüzüne yükselen, kale benzeri bir yapının harabe siluetini gördü. Duyduğu yeni umuttan güç toplayıp kule penceresinden yansıyan dostça ışığın rehberliğinde dik ve taşlı yamaçlardan ilerledi. Bu arada tüm çaresizliğini idrak edecek zamanı olmuştu. Eğer Tanrı ona bir yuva bulma şansı daha verirse, tüm gücüyle onu hakedecek şekilde davranacaktı.

Sonunda kale kapısına ulaştığında cesareti yine tükenmeye başlamıştı. Kaledeki önemli insanlar, keyiflerini bozmak için izinsiz ve habersiz gelip keyiflerini bozan, yarı aç küçük bir köylü kızına ne diyeceklerdi?

“Tanrı’ya olan güvenin nerede?” diye bir ses geldi içinden. Babasının anısını andıran bu ses cesaretini yeniden canlandırdı. Geniş kapının yanında bir borazan asılıydı. Ottilia, birçok çekingen girişimden sonra borazandan bir ses çıkarmayı başardığında, hangi katı gardiyanın veya silahlı adamın bu çağrıya cevap vereceğini merak ederek kaygıyla beklemeye başladı. Ancak öyle biri görünmedi. Bir süre devam eden endişeli bekleyişten sonra, dostça ışığın yayıldığı pencere, onu yukarı bakmaya zorlayacak kadar büyük bir gürültüyle açıldı. Ottilia ne gördüğünü tahmin edin.

Pencereden dışarı bakan bir Kurukafa’dan başkası değildi! Ottilia korkmaya fırsat bulamadan Kurukafa oldukça nazik bir sesle ne istediğini sordu.

“Bir gece burada konaklama ve biraz ekmek. Tanrı aşkına!” dedi Ottilia, kısık bir sesle. Sonra tekrar Kurukafa’ya baktı ve üzerine çöken bir dehşet ve bayılma hissine karşı koyamadı. “Tanrı’ya güven,” diye fısıldadı babasının sesi ve Ottilia dişlerinin birbirine çarpmasını engellemek için çabaladı.

Bu sırada, Kurukafa neşeli bir şekilde cevap verdi: “Aşağıya gelerek kapıyı açıp seni içeri alırsam, beni tekrar buraya kadar taşıyacağına söz verir misin?” Ottilia onun ne dediğini pek anlayamasa da kabul etti.

“Ama yanıtını iyi düşün ve sana güvenebileceğime dair bana söz ver, çünkü görüyorsun, bu benim için ciddi bir konu. Merdivenlerden kolayca yuvarlanabilirim ve burada çok basamak var. Kendi başıma tekrar yukarı çıkamam.” diye ısrar etti Kurukafa.

“Elbette bana güvenebilirsin,” diye cevap verdi Ottilia, çünkü bu iyiliğe karşılık vermenin kutsal bir görev olduğunu görüyordu. Vicdanı, cesurca ortaya koyduğu uysallığa sitem ediyormuş gibi, “Uzun boylu Sennal senden asla bu kadar zor bir şey istememişti.” dedi. “Biliyorum,” diye yanıtladı Ottilia alçakgönüllülükle, “Bu da benim cezam.”

Bunları düşündüğü süre boyunca Kurukafa taş merdivenlerden aşağı doğru takırdayarak inmeye devam ediyordu. Bu sert, kasvetli bir sesti. Takır tukur, takır tukur… Önce sarmal kule merdivenlerinden döne döne, sonra uzun yankılanan koridorda yuvarlanarak ve ardından geniş ana merdivenden aşağıya bir takırtı ve yuvarlanmayla inip sonunda devasa kapıya güm diye çarptı.

Ottilia’nın kalbi de güm güm atıyordu. Gerçekten korkuyor olsa da hissettiği soğuk ve açlık, Kurukafa’nın kapının sürgüsünü sırıtan ağzındaki dişlerinin arasına alıp çabucak açmasına sevinmesine neden oldu. Büyük kapı açıldı ve Ottilia çekingen bir şekilde bu hoş sığınağa girdi. Babasının kaderi hala zihninde tazeydi ve Kurukafa acımasız kardan daha az korkunçtu.

Ottilia, zorlu zihinsel mücadeleler vererek de olsa, verdiği sözü sadakatle yerine getirdi. Gerçekten de, Kurukafa’yı orada öylece bırakma isteği aklından geçmişti. Onun kendisini takip etmesi mümkün değildi; çünkü tüm o basamakları çıkamazdı. Aşağı yuvarlanabilse de; yukarı çıkmasının mümkün olmadığını kendisi söylemişti. Ottilia onu orada bırakıp kaleye yalnız girebilirdi. İçeride başka kimsenin olmadığı açıktı. Yoksa Kurukafa kapıya gelmek için kendini tehlikeye atmazdı. Dürüst küçük Ottilia bu düşünceyi öfkeyle reddetti ve eğilerek Kurukafa’yı aldı ve önlüğü yardımıyla onu dikkatlice merdivenlerden yukarı taşıdı.

Kuledeki aydınlık odaya girdiklerinde Kurukafa, “Beni masaya koy, sonra da mutfağa inip bir krep yap. İyi yapamazsan bunun yumurta, un ve tereyağının eksikliğinden olmadığı belli olacak, çünkü mutfakta hepdinden bol miktarda var.”

Ne yani, bu kocaman, tuhaf yerde mutfağa kadar tek başıma mı ineceğim diye düşündü zavallı, titreyen küçük Ottilia kendi kendine. “Bu, Uzunboylu Sennal’in bana yaptırdığı her şeyden daha kötü,” dedi. Ancak bunun bir ceza ve bir azim sınavı olduğunu hissederek cesur bir kararlılıkla söyleneni yapmaya başladı.

Bu, hayal ettiğinden bile daha zor bir görevdi, çünkü Kurukafa yukarıdaki kulede güvende olsa da, iskelet mutfakta serbestçe dolaşıyordu ve nereye dönse karşısına çıkıyordu.

Doğrusu, bir an için dönüp çığlık atmak ve kaçmak istedi, ama babasının sesini duyar gibi oldu Ona Tanrı’ya güvenmesini söylüyordu: “Hem ayrıca, ölmüş kemiklerin görüntüsünde bu kadar korkunç olan ne var? Bana ne zarar verebilirler ki?” dedi kendi kendine. Bu yüzden çevresinde olup bitenlere aldırış etmedi, yumurtaları çırptı, hamuru karıştırdı ve kızartmaya koydu. İştah açıcı koku ve ateşin sıcaklığı onu canlandırdı ve cesaretini yeniledi.

Ottilia kreple dolu tabağı kuledeki odaya götürüp masaya koyduğunda, Kurukafa’ya bakan tarafının siyah renge döndüğünü, kendisine en yakın olan tarafının ise altın rengini koruduğunu fark etti; bu da merakını uyandırdı ve bunun nedenini sormak istedi, ancak sessiz kalmayı başardı ve kendi payını sessizce yedi. Yemeğini bitirdiğinde tabağı aldı, yıkadı ve her şeyi dikkatlice yerine koydu. Tam çok yorgun hissetmeye başladığında, Kurukafa ona şöyle dedi: “Soldaki merdivenlerden yukarı çıkarsan, uyuyabileceğin küçük bir yatak odasına ulaşacaksın. Gece yarısına doğru bir iskelet yatağının yanına gelecek ve seni yataktan çekmeye çalışacak; tek yapman gereken ondan korkmamak. Ondan korkmazsan sana zarar veremez.”

Böylece Ottilia Kurukafa’ya teşekkür etti ve yatağına çıktı. Yatalı daha üç saatten olmamıştı ki, odada büyük bir gürültü ve tıkırtı duydu. Tıpkı mutfakta krep pişirirken gördüğü iskeletin çıkardığı sese benziyordu. Sonra Kurukafa’nın ona seslendiğini duydu: “Saatler gece yarısını gösteriyor; unutma, sadece cesur olman gerekiyor!” O konuşurken, Ottilia parlak ay ışığı sayesinde yatağın yanında duran büyük bir iskelet gördü. İskelet uzun, çıplak kollarından birini ona doğru uzattı. Kemikli eliyle yatak örtüsünü çekti ve diğer eliyle onu saçlarından yakaladı, ama Ottilia babasının Tanrı’ya güvenmesini söyleyen sesin, duyuyordu. Böylece yatağında tamamen sessiz kalarak hiçbir korku belirtisi göstermedi. İskelet bu kadar cesur olduğunu görünce, ona hiçbir şey yapamadı. İki üç etkisiz çekişten sonra dönüp gitti. Ottilia geceni kalanında, başka hiçbir şey hiçbir şey görmeden huzur içinde uyudu.

Ertesi sabah uyandığında, parlak güneş neşeyle odaya dolmaktaydı. Gece iskeletin durduğu yerde, tam başucunda, bembeyaz giysiler içinde, etrafı altın ışıkla çevrili güzel bir kadın silueti vardı. Ottilia ona, “Ne yapmamı istiyorsunuz, aydınlık hanımefendi?” diye sordu.

Kadının görüntüsü şöyle cevap verdi: “Ben bu kalenin hanımıydım. Gururum, kibrim, giyimdeki savurganlığım ve diğer ölçüsüz alışkanlıklarım yüzünden, tutumlu, alçakgönüllü tavrı ve Tanrı’ya olan sarsılmaz güveni olan biri gelip beni özgür kılana kadar günah işlediğim bu yerde kendi kemiklerimden ibaret olarak yaşamaya mahkum edilmiştim. Siz bunu başardınız. Artık huzur içinde uyuyabilirim. Minnettarlığımın bir göstergesi olarak, bu kaleyi, tüm topraklarımı ve onların gelirlerini size bağışlıyorum.”

Bununla birlikte ışıklı siluet kayboldu. Ottilia birkaç saniye sonra pencereden göğe doğru kanat çırpan süt beyazı bir güvercin gördü. Böylece Ottilia, yardım dilemek için girdiği bu görkemli kalenin kontesi ve hanımı oldu. Oraya yerleştikten hemen sonra Uzunboylu Sennal’ı yanına çağırdı. Ona verdiği tüm sıkıntılar için özür diledikten sonra gelip onunla birlikte kalede yaşamasını rica etti. Böylece hayatlarının geri kalanını birlikte çok mutlu bir şekilde geçirdiler.

Kaynaklar:

https://www.poetryfoundation.org/poetrymagazine/browse?volume=118&issue=4&page=35

https://surlalunefairytales.com/book.php?id=130&tale=4243

https://www.walker.co.uk/9781529509571/the-skull

https://www.google.no/books/edition/Household_Stories_from_the_Land_of_Hofer/GssBAAAAQAAJ?hl=no&gbpv=1&dq=ottilia+and+the+deaths+head&pg=PA224&printsec=frontcover

Oyuncu Ayakkabılar

I got stars in my beard
And I feel real weird for you

Beneath the bebop moon
I’m howling like a loon for you
Beneath the mambo sun
I’ve got to be the one for you

T. Rex (Mambo Sun-1972)


Merhaba,

T.Rex’in ilginç şarkısı Mambo Sun, elli dört yaşında olmasına karşın sizce de hâlâ taze ve güncel değil mi? Ben bu şarkıyı ara sıra dinler, sonra unuturum. Bu sabah yine neşeli bir şeye ihtiyaç duyunca aklıma geldi ve yine çocuk gibi sevindim.

Mambo Sun arka planda çalmaya başlayınca, ben yine sözlerde geçen “sakallarında yıldızlar olan” adamları düşünmeye başladım. Deichman kütüphanesinin güneş alan salonlarından birinde oturmuş, gerçekten de kimlerin kendi ışıklarını saçtığını ve karanlıklarımızı aydınlattığını soruyorum kendime. Sanırım bu kez yanıt bana kendiliğinden geliyor. Bunlar bence olsa olsa ömrünü yaşamı yeniden yaratmaya adamış güzel insanlardır. Sıradan sözcüklerden şiir yapıp kalplerimizi birbirine bağlayan, renkleri bir araya getirip gördüklerini tuvallerde bize gösteren, yeni düşüncelerle ufkumuzu genişleten, mermerden melek ve şapkadan tavşan çıkarabilen ışıklı insanlar… İşte bugün ben de bloğumuzda böyle sanatçıların hayatımıza soktuğu üç yaratıcı eseri konuk etmek istedim. Mambo Sun’dan sonra ikinci konuğumuz 18. yüzyıl Fransız rokoko resminin en önemli ressamlarından biri olan Jean-Honoré Fragonard (1732-1806) tarafından 1767 yılında yapılan Salıncak (The Swing) adlı tablo.

Eserlerinde ışığı, doğayı ve insan neşesini neredeyse müzik gibi akıp giden fırça darbeleriyle resmetmiş, yaşadığı döneminin zarafetini, hafifliğini ve neşesini bugün bile canlı tutmayı başaran Fragonard’ı ve ünlü resmini bu blog yazısı için özellikle seçtim. Çünkü bu esere son zamanlarda sık sık bakıyorum ve her görüşümde hissettiğim iç ferahlığını burada paylaşmak istiyorum. Sizde durum nasıl bilmiyorum, ama benim ve yakınlarımın evlerine yaz bir yandan tüm sıcaklığıyla yerleşirken, bir yandan hemen her şey serin ve taze rüzgarlarla değişmekte. Biz tüm bu değişimlerin ortasında dururken, bir yandan eksik kalmasın diye sürekli bir şeyleri kutluyor, bir şeylere şaşırıyor ve iyi haberlerle kötülerin arasının nasıl da böyle kısalabildiğini hayretle izliyoruz. Böyle zamanlarda insan mutlu bir melodiye, umutlu bir şiire, güzel resimlere daha çok özlem duyuyor belki.

Salıncak’a baktıkça kaygısız zamanların, canlanmanın, neşenin ve doğanın oyuncu dekorunun insan eliyle yeniden biçim almış halini görüyorum sanki. Eskiden ne zaman bu tablonun bir fotoğrafı karşıma çıksa, gözüm genç kızın adeta havaya karışan yavruağzı elbisesine ve yerde uzanmakta olan hayranına attığı ipek terliğine takılırdı. Sıra büyük resme gelene kadar, kısalmış dikkat aralığım beni çoktan başka diyarlara götürmüş olurdu. Gökyüzündeki derinliği, onu neredeyse tamamen kaplayan ağaçların ululuğunu ve bu ağaçların dallarındaki, kendi yazına açan taze çiçeklerden sadece bir tanesi olan genç kızın neşesini, muzipliğini ve yaşama sevincini ancak kavrayabiliyorum.

Bahçenin kokusunu alıyor, meleğin bile susturamadığı kahkahaları, yaprakların sohbetini ve kuş cıvıltılarını duyabiliyorum. Siz de küçük, renkli bir kuş olup o güzelim dalların arasında gökyüzüne doğru süzüldüğünüzü düşlüyor musunuz, merak ediyorum. Belki daha büyük bir masal kuşu olup, ipek terliği genç adamın kafasına düşmeden havada yakalamak ve böylece oyunun bir parçası olmak da pek hoş olabilirdi.

Ne yazık ki sadece dileyerek bir masal kuşuna dönüşemeyeceğimizi anlayacak kadar büyümüş bulunuyoruz, ama hala dilediğimiz kadar masal okumanın ve düş kurmanın keyfimize kalmış olduğunu da biliyoruz. Belki de bu nedenle Fragonard’ın bahçesinde gezerken aklıma eski masallar geldi. Bunların arasında ilk sırayı elbette Grimm kardeşlerin Dans Eden On İki Prenses’i aldı. Yazımızı Grimm kardeşlerle ve Salıncak’ın kahramanı kızla onun oyuncu terliğinden geri kalmayacak kadar muzip on iki prensesin hikâyesiyle bitirelim istiyorum.

Güzelliklerle uğraşırken yolumuzu aydınlatan iki diğer adam da Grimm kardeşler. Onlar yalnızca masal anlatıcıları değil, aynı zamanda halk hafızasının peşine düşmüş iki büyük araştırmacıydı. Jacob ve Wilhelm Grimm, Almanya’nın köylerini, kasabalarını dolaşarak unutulmaya yüz tutmuş öyküleri ve insanların yüzyıllardır birbirine anlattığı masalları kayda geçirdiler. Bu masallardan biri olan Die zertanzten Schuhe (Dans Etmekten Eskimiş Ayakkabılar) dilimize Dans Eden On İki Prenses olarak çevrilmiş. Bu benim en sevdiğim masallardan biri ve onu burada sizinle paylaşabildiğim için mutluyum. Yazının sonunda bu masalı Türkçe olarak okuyabilirsiniz. Ayrıca kaynaklar kısmına faydalandığım İngilizce sayfanın ve masalın Almanca orjinalini yayımlayan bir internet sitesinin linkini ekleyeceğim. Dilerim severek okursunuz.

Bundan sonraki iki yazımız eski bir masal ve dört resimli kitap hakkında olacak. O zamana kadar baharın tadını çıkarmanız ve nice güneşli gün görmeniz dileğiyle,

Sevgiler

Eylem Rosseland ❤️

Frogner Parkı’nda Çektiğim Bir Fotoğraf


Dans Eden On İki Prenses

Bir zamanlar, her biri diğerinden daha güzel on iki kızı olan bir kral vardı. Kızların hepsi, yan yana dizilmiş yatakların bulunduğu tek bir odada birlikte uyurdu. Her gece kızlar uyumak üzere yataklarına yattıktan sonra kral odalarının kapısını kilitler, bir güzel de sürgülerdi. Ancak sabahları kapıyı açtığında, kimsenin açıklayamadığı bir şekilde kızların ayakkabılarının dans etmekten aşınmış olduğunu görürdü. Bunun nasıl olduğunu ise kimse bir türlü açıklayamadığı için kral sonunda bir duyuru yaptırmaya karar verdi. Bu duyuruya göre prenseslerin geceleri dans etmek için nereye gittiklerini ortaya çıkarabilen kişi, kızlarından biriyle evlenecek ve kendisi öldüğünde de onun yerine tahta geçip kral olacaktı. Söz verip sırrı üç gün üç gece içinde çözemeyenlerse bunu canlarıyla ödeyecekti.

Çok geçmeden bir prens ortaya çıktı ve bu görevi üstlenmek istediğini belirtti. Bu isteği olumlu karşılandı ve genç adam, akşam olunca prenseslerin yatak odasına bitişik bir odaya götürüldü. Yatağı oraya yerleştirildi; çünkü prenseslerin dans etmek için nereye gittiklerini izlemesi gerekiyordu. Kızların gizlice bir şey yapmamaları veya başka bir yere gitmemeleri için oda kapısı açık bırakıldı. Ancak prensin göz kapakları kurşun gibi ağırlaşmıştı ve derin bir uykuya daldı. Sabah uyandığında on iki prensesin on ikisinin de gece dans etmeye gitmiş olduğunu anladılar; çünkü ayakkabılarının tabanları delik deşikti. İkinci ve üçüncü gece de aynı şey yaşandı ve böylece prens kızların nereye gittiğini ortaya çıkaramamasını canıyla ödedi. Ardından bu görevi deneyen pek çok kişi ortaya çıktı, ama ne yazık ki hepsinin sonu aynı oldu. Ta ki yaralı olduğu için artık ülkesine hizmet edemeyen yoksul bir asker, kralın yaşadığı kente giderken yolda yaşlı bir kadınla karşılaşana dek. Kadın askere nereye gittiğini sorduğunda asker,

“Aslında kendim de pek bilmiyorum,” dedi ve şaka yollu ekledi: “Prenseslerin ayakkabılarını nerede parçaladıklarını bulup kral olmayı aklımdan geçiriyordum.”

“Bu o kadar da zor değil,” dedi yaşlı kadın. “Gece sana ikram edilen şarabı içmeyip derin bir uykuya dalmış gibi yapman yeterli.”

Kadın bunları söyledikten sonra gence bir pelerin verdi ve şöyle ekledi:

“Bu pelerini giydiğinde görünmez olacaksın. Böylece kimse farketmeden gizlice kızların peşinden gidebileceksin.”

Asker bu değerli öğüdü ve hediyayi aldıktan sonra cesaretini toplayıp kralın huzuruna çıktı. Prenseslerin geceleri nereye gittiğini bulma görevine talip olduğunu bildirdi. O da daha önceki adaylar gibi kabul edildi. Üzerine soylu giysiler giydirildi. Akşam olup da yatma zamanı geldiğinde, onu da diğerlerinin kalmış olduğu odaya götürdüler. Genç yatağa girmek üzereyken, prenseslerin en büyüğü elinde bir kadeh şarapla geldi. Asker ikram edileni içmemek için çenesinin altına önceden bir sünger bağlamıştı. Böylece kızın getirdiği şarabı içmeden süngere akıttı. Sonra yatağına uzandı; bir süre sonra da derin uykudaymış gibi horlamaya başladı.

On iki prenses horlayan askeri duyup güldüler. En büyükleri, “Yazık, bu da da hayatını kurtarabilirdi,” dedi. Ardından hep birlikte kalktılar ve dolapları açtılar. Birbirinden güzel giysilerini çıkardılar, aynalarının karşısına geçip giyindiler. Dansa gitmenin keyfini düşündükçe yerlerinde duramıyorlardı. Yalnız kızların en küçüğü, “Nedenini bilmiyorum, fakat ben sizin kadar mutlu değilim. Çok tuhaf ama sanki başımıza bir felaket gelecekmiş gibi hissediyorum ,” dedi.

“Her zamanki gibi korkak tavukluk yapıyorsun,” dedi en büyükleri. “Buraya gelip de başarısız olan onca prensi unuttun mu? Bu askere aslında uyku veren bir içecek içirmeye bile gerek yoktu; o muhtemelen zaten uyanmayacaktı.”

Kızlar hep birlikte hazırlandıktan sonra askeri dikkatle incelediler. Asker gözlerini kapatmış, kıpırdamadan yatıyordu; bu yüzden kendilerini güvende hissettiler. En büyük prenses yatağına yaklaşıp hafifçe vurdu. Yatak birden yere çöktü ve tam orada bir geçit açıldı. Kızlar sırayla bu geçitten aşağı inmeye başladılar. En önden en büyük prenses gidiyordu. Her şeyi izleyen asker daha fazla beklemedi, pelerinini giydi ve kızları takip etmeye başladı. En küçük prensesin arkasından yürüyordu.. Merdivenlerin yarısında yanlışlıkla kızın elbisesine bastı. Kız korkuyla, “Bu da ne? Elbisemi kim çekiyor?” diye bağırdı.

“Saçmalama!” dedi en büyükleri. “Bir çiviye takılmıştır.”

Aşağı indiklerinde gümüşten yaprakları ışıl ışıl ışıldayan ağaçlarla dolu büyüleyici bir yoldaydılar. Asker, “Yanıma bir hatıra almalıyım,” diye düşündü ve bir daldan küçük bir parça kopardı. Ağaç yüksek bir çıtırtıyla kırıldı. En küçük prenses yine korkuyla seslendi: “Bunu duydunuz mu? Bir şeyler ters gidiyor.”

Ama en büyükleri, “Prenslerimizden kurtulduğumuz için atılan bir sevinç atışıdır,” dedi.

Sonra altın yapraklı ağaçların bulunduğu başka bir yoldan geçtiler; ardından yaprakları pırlanta gibi parlayan üçüncü bir yola vardılar. Asker her birinden birer dal kopardı. Her seferinde çıkan ses en küçük prensesi korkutsa da en büyükleri bunun bir selam atışı olduğunu söyleyip geçiştirdi.

Yollarına devam ettiler ve büyük bir göle ulaştılar. Gölün üzerinde on iki küçük gondol vardı; her birinde yakışıklı birer prens oturuyordu. Her prens bir prensesi yanına aldı. Asker ise en küçük prensesin yanına oturdu.

Genç prens, “Bugün kayık neden bu kadar ağır anlayamıyorum. Karşıya geçebilmek için bütün gücümle kürek çekmem gerekecek,” dedi.

“Bunun nedeni ne olabilir ki?” dedi en küçük prenses. “Herhâlde sıcak hava yüzünden bana ağırlık bastı.”

Gölün karşı kıyısında, içinden trompet ve davul sesleri yükselen, ışıl ışıl bir saray vardı. Oraya kürek çektiler, içeri girdiler. Prensler gönül verdikleri prenseslerle dans etti. Asker ise kimse görmeden onlarla birlikte dans ediyordu. Prenseslerden biri eline bir kadeh aldığında asker içindekini içiveriyordu. Kız kadehi dudaklarına götürdüğünde kadehi boş buluyordu. En küçük prenses bu duruma korkuyla tepki verse de en büyükleri onu susturuyordu. Sabah saat üçe kadar dans ettiler. Ayakkabıları tamamen parçalanınca eğlenceyi bırakmak zorunda kaldılar.

Prensler onları yeniden gölün karşısına geçirdi. Asker bu kez en büyük prensesin yanına oturmuştu. Prensler ve prensesler kıyıda vedalaştılar ve ertesi gece yeniden buluşacaklarına söz verdiler. Merdivenlere geldiklerinde asker öne koşup yatağına uzandı. Prensesler yorgun argın yukarı çıktığında o çoktan yüksek sesle horlamaya başlamıştı. “Bundan yana güvendeyiz,” dediler. Güzel elbiselerini çıkarıp kaldırdılar, yıpranmış ayakkabılarını yatağın altına koydular ve uyudular.

Ertesi sabah asker konuşmamaya, sadece izlemeye karar verdi. Akşam olunca yine onlara takip etti; her şey ilk geceki gibi oldu. Kızlar o gece de ayakkabıları parçalanıncaya kadar dans ettiler. Üçüncü gece ise asker hatıra olarak yanına bir bir kadeh aldı. Krala cevap verme zamanı geldiğinde sakladığı üç dalı ve kadehi alıp onun huzuruna çıktı. On iki prenses kapının arkasında saklanmış askerin anlatacaklarını dinliyorlardı.

Kral, “Kızlarım gece ayakkabılarını nerede parçalıyor öğrenebildin mi?” diye sordu.

Asker, “Yeraltındaki bir sarayda, on iki prensle dansederken,” dedi ve olanları tek tek anlattı. Sonra yanında getirdiği kanıtları gösterdi. Kral kızlarını çağırdı ve askerin doğru söyleyip söylemediğini sordu. Kızlar yakalandıklarını anlayınca gerçeği itiraf etmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine kral, askere prenseslerin hangisiyle evlenmek istediğini sordu.

Asker, “Artık genç sayılmam; bu yüzden en büyüğüyle evlenmek istiyorum,” dedi.

Düğünleri hemen aynı gün yapıldı; kral öldüğünde de tahta askerin geçeceği ilan edildi. Kızların dans ettiği prensler ise, on iki prensesle dans ettikleri gecelerin toplamı kadar bir süre büyülenmiş olarak kaldılar.

Kaynaklar:

https://surlalunefairytales.com/s-z/twelve-dancing-princesses/twelve-dancing-princesses-tale.html

https://sites.pitt.edu/~dash/grimm.html

https://www.wallacecollection.org/explore/explore-in-depth/fragonards-the-swing

https://www.grimmstories.com/de/grimm_maerchen/die_zertanzten_schuhe

Dans Eden On İki Prenses

Dans Eden On İki Prenses

Bir zamanlar, her biri diğerinden daha güzel on iki kızı olan bir kral vardı. Kızların hepsi, yan yana dizilmiş yatakların bulunduğu tek bir odada birlikte uyurdu. Her gece kızlar uyumak üzere yataklarına yattıktan sonra kral odalarının kapısını kilitler, bir güzel de sürgülerdi. Ancak sabahları kapıyı açtığında, kimsenin açıklayamadığı bir şekilde kızların ayakkabılarının dans etmekten aşınmış olduğunu görürdü. Bunun nasıl olduğunu ise kimse bir türlü açıklayamadığı için kral sonunda bir duyuru yaptırmaya karar verdi. Bu duyuruya göre prenseslerin geceleri dans etmek için nereye gittiklerini ortaya çıkarabilen kişi, kızlarından biriyle evlenecek ve kendisi öldüğünde de onun yerine tahta geçip kral olacaktı. Söz verip sırrı üç gün üç gece içinde çözemeyenlerse bunu canlarıyla ödeyecekti.

Çok geçmeden bir prens ortaya çıktı ve bu görevi üstlenmek istediğini belirtti. Bu isteği olumlu karşılandı ve genç adam, akşam olunca prenseslerin yatak odasına bitişik bir odaya götürüldü. Yatağı oraya yerleştirildi; çünkü prenseslerin dans etmek için nereye gittiklerini izlemesi gerekiyordu. Kızların gizlice bir şey yapmamaları veya başka bir yere gitmemeleri için oda kapısı açık bırakıldı. Ancak prensin göz kapakları kurşun gibi ağırlaşmıştı ve derin bir uykuya daldı. Sabah uyandığında on iki prensesin on ikisinin de gece dans etmeye gitmiş olduğunu anladılar; çünkü ayakkabılarının tabanları delik deşikti. İkinci ve üçüncü gece de aynı şey yaşandı ve böylece prens kızların nereye gittiğini ortaya çıkaramamasını canıyla ödedi. Ardından bu görevi deneyen pek çok kişi ortaya çıktı, ama ne yazık ki hepsinin sonu aynı oldu. Ta ki yaralı olduğu için artık ülkesine hizmet edemeyen yoksul bir asker, kralın yaşadığı kente giderken yolda yaşlı bir kadınla karşılaşana dek. Kadın askere nereye gittiğini sorduğunda asker,

“Aslında kendim de pek bilmiyorum,” dedi ve şaka yollu ekledi: “Prenseslerin ayakkabılarını nerede parçaladıklarını bulup kral olmayı aklımdan geçiriyordum.”

“Bu o kadar da zor değil,” dedi yaşlı kadın. “Gece sana ikram edilen şarabı içmeyip derin bir uykuya dalmış gibi yapman yeterli.”

Kadın bunları söyledikten sonra gence bir pelerin verdi ve şöyle ekledi:

“Bu pelerini giydiğinde görünmez olacaksın. Böylece kimse farketmeden gizlice kızların peşinden gidebileceksin.”

Asker bu değerli öğüdü ve hediyayi aldıktan sonra cesaretini toplayıp kralın huzuruna çıktı. Prenseslerin geceleri nereye gittiğini bulma görevine talip olduğunu bildirdi. O da daha önceki adaylar gibi kabul edildi. Üzerine soylu giysiler giydirildi. Akşam olup da yatma zamanı geldiğinde, onu da diğerlerinin kalmış olduğu odaya götürdüler. Genç yatağa girmek üzereyken, prenseslerin en büyüğü elinde bir kadeh şarapla geldi. Asker ikram edileni içmemek için çenesinin altına önceden bir sünger bağlamıştı. Böylece kızın getirdiği şarabı içmeden süngere akıttı. Sonra yatağına uzandı; bir süre sonra da derin uykudaymış gibi horlamaya başladı.

On iki prenses horlayan askeri duyup güldüler. En büyükleri, “Yazık, bu da da hayatını kurtarabilirdi,” dedi. Ardından hep birlikte kalktılar ve dolapları açtılar. Birbirinden güzel giysilerini çıkardılar, aynalarının karşısına geçip giyindiler. Dansa gitmenin keyfini düşündükçe yerlerinde duramıyorlardı. Yalnız kızların en küçüğü, “Nedenini bilmiyorum, fakat ben sizin kadar mutlu değilim. Çok tuhaf ama sanki başımıza bir felaket gelecekmiş gibi hissediyorum ,” dedi.

“Her zamanki gibi korkak tavukluk yapıyorsun,” dedi en büyükleri. “Buraya gelip de başarısız olan onca prensi unuttun mu? Bu askere aslında uyku veren bir içecek içirmeye bile gerek yoktu; o muhtemelen zaten uyanmayacaktı.”

Kızlar hep birlikte hazırlandıktan sonra askeri dikkatle incelediler. Asker gözlerini kapatmış, kıpırdamadan yatıyordu; bu yüzden kendilerini güvende hissettiler. En büyük prenses yatağına yaklaşıp hafifçe vurdu. Yatak birden yere çöktü ve tam orada bir geçit açıldı. Kızlar sırayla bu geçitten aşağı inmeye başladılar. En önden en büyük prenses gidiyordu. Her şeyi izleyen asker daha fazla beklemedi, pelerinini giydi ve kızları takip etmeye başladı. En küçük prensesin arkasından yürüyordu.. Merdivenlerin yarısında yanlışlıkla kızın elbisesine bastı. Kız korkuyla, “Bu da ne? Elbisemi kim çekiyor?” diye bağırdı.

“Saçmalama!” dedi en büyükleri. “Bir çiviye takılmıştır.”

Aşağı indiklerinde gümüşten yaprakları ışıl ışıl ışıldayan ağaçlarla dolu büyüleyici bir yoldaydılar. Asker, “Yanıma bir hatıra almalıyım,” diye düşündü ve bir daldan küçük bir parça kopardı. Ağaç yüksek bir çıtırtıyla kırıldı. En küçük prenses yine korkuyla seslendi: “Bunu duydunuz mu? Bir şeyler ters gidiyor.”

Ama en büyükleri, “Prenslerimizden kurtulduğumuz için atılan bir sevinç atışıdır,” dedi.

Sonra altın yapraklı ağaçların bulunduğu başka bir yoldan geçtiler; ardından yaprakları pırlanta gibi parlayan üçüncü bir yola vardılar. Asker her birinden birer dal kopardı. Her seferinde çıkan ses en küçük prensesi korkutsa da en büyükleri bunun bir selam atışı olduğunu söyleyip geçiştirdi.

Yollarına devam ettiler ve büyük bir göle ulaştılar. Gölün üzerinde on iki küçük gondol vardı; her birinde yakışıklı birer prens oturuyordu. Her prens bir prensesi yanına aldı. Asker ise en küçük prensesin yanına oturdu.

Genç prens, “Bugün kayık neden bu kadar ağır anlayamıyorum. Karşıya geçebilmek için bütün gücümle kürek çekmem gerekecek,” dedi.

“Bunun nedeni ne olabilir ki?” dedi en küçük prenses. “Herhâlde sıcak hava yüzünden bana ağırlık bastı.”

Gölün karşı kıyısında, içinden trompet ve davul sesleri yükselen, ışıl ışıl bir saray vardı. Oraya kürek çektiler, içeri girdiler. Prensler gönül verdikleri prenseslerle dans etti. Asker ise kimse görmeden onlarla birlikte dans ediyordu. Prenseslerden biri eline bir kadeh aldığında asker içindekini içiveriyordu. Kız kadehi dudaklarına götürdüğünde kadehi boş buluyordu. En küçük prenses bu duruma korkuyla tepki verse de en büyükleri onu susturuyordu. Sabah saat üçe kadar dans ettiler. Ayakkabıları tamamen parçalanınca eğlenceyi bırakmak zorunda kaldılar.

Prensler onları yeniden gölün karşısına geçirdi. Asker bu kez en büyük prensesin yanına oturmuştu. Prensler ve prensesler kıyıda vedalaştılar ve ertesi gece yeniden buluşacaklarına söz verdiler. Merdivenlere geldiklerinde asker öne koşup yatağına uzandı. Prensesler yorgun argın yukarı çıktığında o çoktan yüksek sesle horlamaya başlamıştı. “Bundan yana güvendeyiz,” dediler. Güzel elbiselerini çıkarıp kaldırdılar, yıpranmış ayakkabılarını yatağın altına koydular ve uyudular.

Ertesi sabah asker konuşmamaya, sadece izlemeye karar verdi. Akşam olunca yine onlara takip etti; her şey ilk geceki gibi oldu. Kızlar o gece de ayakkabıları parçalanıncaya kadar dans ettiler. Üçüncü gece ise asker hatıra olarak yanına bir bir kadeh aldı. Krala cevap verme zamanı geldiğinde sakladığı üç dalı ve kadehi alıp onun huzuruna çıktı. On iki prenses kapının arkasında saklanmış askerin anlatacaklarını dinliyorlardı.

Kral, “Kızlarım gece ayakkabılarını nerede parçalıyor öğrenebildin mi?” diye sordu.

Asker, “Yeraltındaki bir sarayda, on iki prensle dansederken,” dedi ve olanları tek tek anlattı. Sonra yanında getirdiği kanıtları gösterdi. Kral kızlarını çağırdı ve askerin doğru söyleyip söylemediğini sordu. Kızlar yakalandıklarını anlayınca gerçeği itiraf etmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine kral, askere prenseslerin hangisiyle evlenmek istediğini sordu.

Asker, “Artık genç sayılmam; bu yüzden en büyüğüyle evlenmek istiyorum,” dedi.

Düğünleri hemen aynı gün yapıldı; kral öldüğünde de tahta askerin geçeceği ilan edildi. Kızların dans ettiği prensler ise, on iki prensesle dans ettikleri gecelerin toplamı kadar bir süre büyülenmiş olarak kaldılar.

Kaynaklar:

https://surlalunefairytales.com/s-z/twelve-dancing-princesses/twelve-dancing-princesses-tale.html

https://sites.pitt.edu/~dash/grimm.html

https://www.wallacecollection.org/explore/explore-in-depth/fragonards-the-swing

https://www.grimmstories.com/de/grimm_maerchen/die_zertanzten_schuhe

Nice Vedalar…



Merhaba

Bir önceki yazımda sizlere ölüm konusunu işleyen iki tane resimli kitaptan söz edeceğime değinmiştim. Bu kitapları kütüphaneden aldığımda en yakın arkadaşlarımdan biri olan Oya’nın canı gibi sevdiği ve on beş senedir gözü gibi baktığı köpeği Tilya’nın hayata veda etmek üzere olduğunu bilmiyordum. Dolayısıyla Oya’nın minik oğluna okumak için bu iki kitaptan birini satın almak üzere olduğunu da asla tahmin edemezdim. Sizden ayrı kaldığım bu bir ay boyunca ölüm ve yas her gün konuştuğumuz bir konu oldu. Sonbahar Norveç’te bu yıl gerçekten soğuk geçiyor ve senenin en karanlık günlerine doğru dörtnala koşarken bu konular biraz ağır gelse de yaşamın akışını reddetmenin bir faydası yok. Tabii ki acıdan beslenmek sağlıklı bir yaklaşım değil; ama bazen yaşadığımız en yoğun duygu yas olunca hayat da haliyle yasla akmaya devam ediyor. Şilili yazar Isabel Allende bir röportajında: ”Acı yüreğin toprağıdır”, der. Görünene göre bazen sanat eserleri de bu topraktan filizlenip yeşeriyor. Belki bazen onca kaosun içinde bizi en iyi anlayan ve dahası bir adım öteye gidip hiç tahmin etmediğimiz sembollerle deneyimlerimize ışık tutup onları bize olanca sadeliğiyle anlatanlar da bu eserler oluyor.

Ölüm gibi mümkün mertebe konuşmak ve düşünmek istemediğimiz bir konuyu yeri geliyor her şeyden korumak istediğimiz çocuklarımızla konuşmak zorunda kalıyoruz. Onların yaşama ve kayıplara dair sorularına içimize sinen yanıtlar vermek her zaman kolay olmayabiliyor. Böyle durumlarda bazı ebeveynler haklı olarak konuyu küçük çocuklarının rahat ve kendilerini güvende hissettikleri bir ortamda bir öykü yardımıyla ele almayı tercih ediyorlar. Bu sebeple blogumda kayıp konusunu işleyen ve hem kütüphane görevlileri hem de bazı uzmanlar tarafından önerildiğine tanık olduğum Ördek, Ölüm ve Lale‘ye yer vermek istedim. Seçtiğim diğer resimli kitap ise benim yıllar önce okuyup ilginçliği ve rengarenk resimleri sebebiyle bir türlü unutmadığım Ballade of the Death, yani Ölüm Baladı.


Ördek, Ölüm ve Lale

Ördek, Ölüm ve Lale her yaştan okura hitap edebilecek otuz sayfalık resimli bir kitap. Alman yazar Wolf Erlbruch (1948-2022) tarafından 2007 yılında yazılmış ve resimlendirilmiş. Bu sıradışı öykü bize kahramanlarımız Ördek ve Ölüm’ün tanışmalarını, arkadaş olmalarını, hayatın bir bölümünü paylaşmalarını ve sonunda Ördek’in Ölüm tarafından son yolculuğuna uğurlanmasını olabildiğince yalın şekilde anlatıyor. İlk başta illüstrasyonların büyüklüğüne ve metnin kısalığına aldanarak kolay okunabilecek basit bir kitapla karşı karşıya olduğumuzu zannedebiliriz. Ancak yazar bize kısacık bir eserde her yaşamın ve ölümün biricikliğinin ve sıradanlığının yarattığı ikilemi, hayatının son günlerini yaşayan bir canlının ölüm fikrini kabul edip onunla yaşamayı öğrenmesini ve bir sevdiğimiz vefat ettiğinde yaşadığımız acıyı duygu sömürüsüne hiç yer vermeden anlatmayı başarmış.

Hikayenin sadeliği karşısında resimlerin baskın ve melankolik karakteri insanı belli belirsiz bir rahatsızlığa ve hüzne sürüklüyor. Ben kitabı ilk okuduğumda ne düşüneceğime veya ne hissedeceğime karar veremedim. Onu sevmiş miydim? Sanırım hayır. Öte yandan, sevmediği söylemem de mümkün değildi, çünkü en azından baş kahramanlardan Ördek’i sevmiş ve onun yaşamasını istemiştim. Yazara onu Ölüm’le bir araya getirdiği için tepki göstermiş olabilir miydim? Belki… Resimlerin bu kadar büyük ve soğuk yapıda olması, Ölüm’ün uzun kare desenli kışlık giysilerinin Ördek’in ömrünün kışına geldiğini anımsatması, Ölüm’ün gülümseyen yüzü ve dahası Ördek’e şefkat göstermesi, onun için üzülmesi bende gerçekten karmaşık duygular yarattı.

Ördek’çik son yolculuğuna çıktığında Ölüm de benim gibi üzüldü. Çünkü birini yitirdiğimizde sadece kendi kaybımız için yas tutmayız. Ölüm acısında yaşamını kaybeden için hissettiğimiz ama artık onunla paylaşamadığımız olabildiğince içten bir şefkat ve saf bir sevgi de vardır. Sevdiğimiz kişinin daha nice güzel hayat deneyiminin yanında, artık bizim sevgimizi paylaşamayacak olduğunu bilmek belki duygularımızın içimizde daha da büyüyüp derinlerde bir yerde akmasına neden olur. Ölüm’ün, arkadaşı Ördek’in tüylerini düzeltip onu bir lale ile uğurladıktan sonra hissettiği üzüntü onun da bu sevgiyi, ayrılık acısını ve şefkati hissettiğini, ama hayatın böyle olduğunu kabul etmek zorunda kaldığını anlatıyor bize.


Şimdi ben nasıl olur da bu kitabın güzel bir kitap olmadığını iddia edebilirim? Nasıl ölüm ve yas konusunu iyi işleyememiş olduğunu veya onu kimseye tavsiye etmediğimi söyleyebilirim? Elbette söyleyemem çünkü Ördek, Ölüm ve Lale ustalıkla yazılmış, ölüm sürecinden inançlara kadar birçok konuya değinmiş, ölüme hem ölecek kişinin hem de geride kalanın gözünden bakabilmiş ve bütün bunları olabildiğince az sözle yapıp okura düşünmesi ve yorumlaması için alan bırakmış değerli bir kitap. Sadece küçük yaştaki bir çocuk için seçildiğinde, onda uyandırabileceği duyguları hesaba katarak kitabı daha önceden okuyup değerlendirmek, birlikte okuma etkinliği için uygun koşulları önceden sağlamak ve böylece çocuktan gelecek sorulara hazırlıklı olmak yerinde olur diye düşünüyorum.

Ölüm Baladı

Ölüm Baladı, adından ve kapağından da anlaşılacağı ölüm temalı ve şiirsel bir dille yazılmış bir kitap. Deichman kütüphanesi bu kitabı okul öncesi ve okul çağı çocukları için önermiş. Öykü, Hollandalı yazar Koos Meinderts ve müzisyen Harrie Jekkers tarafından yazılmış. Resimler Güney Afrikalı ressam ve illüstratör Piet Grobler’e ait. Hikayeye göre büyük ve kudretli Aslan Kral ölümün kendisinin düşmanı olduğuna karar verir. Düşmanından kurtulmak istemektedir. Bu sebeple Ölüm’ü yakalatıp esir olarak tutmayı uygun görür. Böylece kendisi de dahil krallığındaki kimse ölmeyecektir. Planını harekete geçirir ve Ölüm’ü tutsak alır. O günden sonra o kadar uzun yaşar ki ölümsüzlüğün olumsuz yanlarına bir bir şahit olur. Yeni bebekler doğmaya devam ettiği için dünya da gittikçe kalabalıklaşmıştır. Hikayenin sonunda Ölüm’ü ve onun yaşamın döngüsü içindeki görevini anlar. Varsaymış olduğu gibi bir düşmanla karşı karşıya olmadığını anladığında onun tutsaklığına son verecek cesareti gösterir. Sonunda yüz yüze geldiklerinde kral onun sandığı kadar korkunç olmadığını farkeder.

Ölüm Baladı anladığım kadarıyla kaybın beraberinde getirdiği duygulara hitap eden bir yas öyküsü değil. Her iki okuyuşumda da ölümü acı ve korku penceresinden değil yaşam pencersinden gösteren bir kitap olduğunu düşündüm. Bence bu ölümün neden varolması gerektiğine, canlıların yaşamındaki yerine ve önemine değinen, bu kasvetli konuyu rengarek ve biraz da tuhaf resimlerle canlandırarak olabildiğince eğlenceli hale getirmiş, okunması kolay bir öykü. Belki büyük bir kayıp dönemi için ilk tercih olmayabilir. Bununla birlikte “ölüm nedir” veya “neden ölmek zorundayız” gibi sorular duymuya başladığımızda okumak için uygun olabilir. Bu sebeple çok sevdiği birini kaybettiği için yas tutan veya ölümcül bir rahatsızlıkla mücadele eden bir insan kitaba nasıl tepki verir, onda kendi hissettiği duyguların bir yansımasını bulur mu bilemiyorum.


Bir uzun blog yazısının daha sonuna geldik. Ölüm ve edebiyatı bir yazıda buluşturup Anton Cehov’un Acı adlı öyküsünü, Isabelle Allende’nin Paula‘sını, E.B. White’ın Örümcek Ağı‘nı es geçtiğim için biraz suçluluk hissetsem de onları başka bir zamana birakmak konusunda mantığım ağır basıyor. Konuyu uzatmak yerine yazının sonuna bana belki yirmi sene önce ilk kez abimin sevdirdiği bir albümden seçtiğim güzel ve özgün enstrümental bir parça ekleyeceğim. Umarım siz de seversiniz ve dinlerken mutlu olursunuz.

Yakında tekrar görüşmek üzere,

Sevgiler ❤️

Eylem R.

Kafka ve Kayıp Bebek

Kafka Ve Kaybolan Bebek

 

 

Oyuncak Bebek

 

Dünyaca ünlü yazar Franz Kafka 1923 yılında, ölümünden birkaç ay önce, Almanya’nın Berlin şehrinde gezerken ağlayan bir kız çocuğuyla karşılaşır. Çocuk oyuncak bebeğini kaybettiği için çok mutsuzdur. Yazar, onu avutmaya karar verir. Küçük kıza, bebekle yolda karşılaştığını ve onun aslında kaybolmayıp bir geziye çıkmış olduğunu anlatır. Oyuncak bebek kendi yoluna giderken, kıza mektup yazacağına dair Kafka’ya söz vermiştir. Büyük yazar, başlattığı hikayeyi yarıda bırakmayarak, ona farklı mekanlardan oyuncak bebek adına mektuplar ve kartlar göndermeye başlar. Bebek, bu mektuplarda seyahati sırasında yaşadığı maceraları anlatmaktadır. Hikayeye göre küçük kız en son mektup yerine bir paket alır. Paketten, kaybolana hic benzemeyen yepyeni bir oyuncak bebek çıkar. Bebeğin yanına iliştirilmiş küçük bir notta, ¨Yaptığım uzun yolculuk beni çok değiştirdi.¨ yazmaktadır.

 

Oyuncak Bebek

 

Kafka’nın insanlara ve hayata bakış açısı örnek alınacak ve dilden dile anlatılacak bir hikaye yaratmış. Yazarın kendisini ilgilendirmesi beklenmeyen bir sorunu böyle bir içtenlikle sahiplenmiş ve o soruna bu kadar insancıl ve yaratıcı bir çözümle yaklaşmış olması gerçekten çok etkileyici. Kafka’nın çocuğa yazdığı mektupların ve gezgin bebeğin şu anda nerede oldukları bilinmese de, bu güzel hikaye nice yaratıcı kalplere dokunmuş ve birçok hikayeci tarafıdan yeniden yorumlanmış.

 

Oyuncak Bebek

 

Kayıp Bebek/Herr Kafka og dukken som forsvant

Kafka Ve Kaybolan Bebek-onkapak Kafka Ve Kayıp Bebek, yani orjinal dilindeki adıyla The Lost Doll, Kafka’nın mektuplarından esinlenilerek yaratılmış resimli bir kitap. Jean Richardson’un yazdığı ve Mike Dodd’un resimlediği kitabın bendeki örneği Norveççe. Kitabı ne zaman ve nereden aldığımı bir türlü hatırlayamasam da, okur okumaz çok sevmiş ve size ondan bahsetmeye karar vermiştim.

İlk kez 1993 yılında basılan Kafka ve Kayıp Bebek, rengarenk resimlerle süslemiş otuz iki sayfadan oluşuyor. Richardson’un kalemiyle yeniden hayat bulan hikayede, kahramanımız minik Harriet, bebeği Lottie’yi kaybettiği o üzücü günden bir hafta sonra ondan bir mektup alıyor. Takip eden dönemde Harriet, bebeğinden dünyanın değişik köşelerinden gönderilmiş mektuplar ve kartlar almaya devam ediyor. Bu sayede küçük kız oyuncak bebeğinin seyahati sırasında yaşadığı maceralara uzaktan da olsa tanıklık etmiş oluyor. Kitabın sonunda Lottie eve dönmese de, yolunu gözleyen Harriet’e yeni bir oyun arkadaşı bulmayı ihmal etmiyor.

Richardson, kitabı kendi yorumuyla bitirirken okurlarını hayal kırıklığına uğratmamış. Yazarın ilham kaynağı kitabın giriş bölümünde açıkça belirtilse de, hikaye küçük okurları kendisine bağlayacak kadar sıcak ve inandırıcı bir biçimde başlamış ve sonlanmış. Kafka’dan mektup alan küçük kızın hissettikleri ve yaşadığı bu olağanüstü deneyim, kitap sayesinde adeta bütün çocuklara armağan edilmiş.

Kafka Ve Kaybolan Bebek-kapakBu kısacık öykü, içinde hayatımızın farklı safhalarında farklı anlamlar bulabileceğimiz, zamanla derinleşen türden bir öykü. Kayıp Bebek‘te, aslında üç ayrı karakterin paralel hikayelerinin anlatıldığını düşünürsek, bu kitapta, yaşamımızın her safhasında kendimizle özdeşleştireceğimiz bir kahraman bulabileceğimizi görürüz. Okul öncesi dönemdeki bir çocuk muhtemelen kendisini en çok Harriet’e yakın hisseder ve tıpkı Harriet gibi, bir yetişkinin tasarladığı büyülü bir deneyimin kahramanı olmak ister. Öyle ya, ilk kayıplarıyla baş etmeyi Kafka gibi dehanın yardımıyla öğrenmeyi kim istemez? Kitabı, hayatı ve dünyayı tanımak için duyduğumuz isteğin dizginlenemez hale geldiği bir dönemde okuduğumuzda, kendimizi en çok yerine koymak isteyeceğimiz karakter gezgin bebek Lottie olur sanırım. Hep büyüyen sorumlulukları bir yana bırakıp, tasasızca dünyaya açılmayı ve Lottie’nin yaptığı gibi yeni deneyimlerle dolu bir geziye çıkmayı düşlememiş bir genç yoktur herhalde. Büyük olasılıkla hepimiz böyle isteklerin ağır bastığı zamanlarda, hiç bilmediğimiz bir maceraya atılıp, gördüklerimizi, bizi bekleyen sevdiklerimizle paylaşmayı düşleriz. Hikayenin asıl kahramanına gelince, belki diğer tüm yetişkin okurlar gibi ben de kendimi onunla özdeşleştirmek istedim ve dahası kendimi ona hayran olmaktan alıkoyamadım. Hatta içten içe kendime, ¨Acaba ben de büyüyünce Kafka gibi olabilecek miyim?¨ diye sormadan edemedim.

 

Gondoldaki Bebek

 

Kayıp Bebek, aslında Kafka’nın mektuplarından esinlenilerek yazılmış kitaplardan yalnızca biri. Sizlere bu mektupların öyküyüsünü anlatan iki kitaptan daha söz etmek istiyorum.

Kafka ve Gezgin Bebek

Kafka ve Gezgin Bebekİspanyol edebiyatının tanınmış yazarlarından Jordi Sierra i Fabra tarafından yazılan ve ilk kez 2006 yılında basılan Kafka ve Gezgin Bebek 2007’de İspanya’da ödül almış bir kitap. Sierra’nın yüz yirmi üç sayfalık hikayesinde Kafka karşımıza bir bebek postacısı olarak çıkıyor. Kitaba göre Kafka, ilk karşılaşmalarının ardından her gün parka gelip oyuncak bebek adına yazılmış bir mektubu küçük kıza ulaştırmaya başlıyor. Pep Montserrat’ın resimlediği kitap, dilimize Serdar Çelik tarafından kazandırılmış. Kitabın Türkçe’ye çevrilmiş olması ve minik okurların bu hikayeyi kendi dillerinde okuma fırsatına sahip olmaları çok sevindirici.

 

Oyuncak Bebek

 

Sizlere kısaca söz etmek istediğim üçüncü eser de yine Kafka ve oyuncak bebeğe dair. Bu konu hakkında bu kadar çok şey yazdıktan sonra, yetişkin okurlar için yazılmış ve Türkçe’mize çevrilmiş bir kitabı gözardı etmek istemedim.

Kafka’nın Bebeği

Kafka'nın BebeğiGerd Schneider tarafından kaleme alınmış Kafkas Puppe, Türkçe’ye Regaip Minareci tarafından Kafka’nın Bebeği adıyla çevrilmiş ve Kırmızı Kedi Yayınları tarafından yayımlanmış bir roman. Schneider, yüz doksan iki sayfadan oluşan kitabında Kafka’nın küçük kıza yazdığı mektupların öyküsünü anlatırken, yazarın yaşamı ve hayatının son dönemleri hakkında ipuçları da veriyor. Kafka’yı seven, onun yaşamının son dönemlerini merak eden ve gezgin bebeğin hikayesini bir de Schneider’in kaleminden okumak isteyen herkesin bu kitabı seveceğini tahmin ediyorum.

 

Oyuncak Bebek

 

Nihayet bu uzun yazının sonuna geldik. Bu aralar hepsi birbirinden ilginç ve güzel kitaplar okuyorum. Bunların bazıları araştırma, bazıları da resimli çocuk kitapları. Şimdilik aralarında herhangi bir seçim yapamadığımdan, bir sonraki yazıma konuk olacak kitaplar hepimiz için sürpriz olacak gibi görünüyor.

Yakında yeniden görüşmek üzere,

Sevgiler

 

 

heart

 

 

Oslo Deichmanske Kütüphanesi

kütüphanede kitap satşı

Geçen Cumartesi, Oslo’nun merkez kütüphanesinde eski kitapların satışı yapıldı. İki torbaya sığdırdığımız otuz kitabın yirmi dokuzu çocuk kitabı. Sınav dönemini atlatıp masanın üzerinde beni bekleyen bu kitaplardan söz etmek için can atıyorum. ❤