Bülbül Ve Gül

başlık

Bülbül Ve Gül -Oscar Wilde

Oscar Wilde & Anne Cecilie Røgeberg

-Ona kırmızı güller götürürsem, benimle dans edeceğini söyledi, diye haykırdı genç öğrenci. Ama bahçemde tek bir kırmızı gül bile yok.
Bülbül, meşe ağacının içindeki yuvasından bunu duydu, yaprakların arasından bakıp merak etti.
“Bütün bahçede bir tanecik kırmızı gül yok!”, derken güzel gözleri yaşla dolmuştu. “Ah şu mutluluk ne kadar küçük şeylere bağlı! Bilgelerin bütün yazdıklarını okudum, felsefenin bütün sırlarına eriştim ama yine de kırmızı bir gülün yokluğu hayatımı mahvediyor.”
-İşte, nihayet gerçek bir aşık, dedi bülbül. Hiç tanımadığım halde gecelerce onu şakıdım, gecelerce yıldızlara onun hikayesini anlattım ve şimdi onu görüyorum. Saçları sümbül gibi koyu; dudakları yüreğinin arzuladığı gül kadar kırmızı; ama tutku, yüzünü soluk bir fildişine döndürmüş, keder alnını mühürlemiş.
-Prens yarın gece balo veriyor, diye söylendi genç öğrenci. Benim aşkım da gidecek. Ona kırmızı bir gül götürürsem, gün ağarıncaya dek benimle dans edecek. Ona kırmızı bir gül götürürsem onu kollarıma alacağım. Başını omzuma yaslayacak ve eli elime kenetlenecek. Ama bahçemde hiç kırmızı gül yok; yani yapayalnız oturacağım. O yanımdan geçip gidecek. Bana aldırış etmeyecek ve kalbim kırılacak.
-Gerçek aşık işte bu, dedi bülbül. Benim şakıdıklarımın acısını o çekiyor; benim için mutluluk kaynağı olan, onun için keder. Aşk kesinlikle harika bir şey! Zümrütlerden daha kıymetli, kıymetli opallerden daha değerli. Lallerle değiş tokuş edilemez, çarşıda bulunmaz. Ne tüccarlardan satın alınabilir, ne de terazide altınla tartılabilir.
-Müzisyenler yerlerine oturup telli sazlarını çalacaklar ve sevdiğim, arp ve kemanın sesiyle dans edecek. Dans ederken öyle hafif olacak ki, ayakları yere değmeyecek ve parlak giysileri içindeki saraylılar etrafını saracaklar. Benimle dans etmeyecek, çünkü ona verecek kırmızı bir gülüm yok, diyerek kendisini çimenlerin üzerine attı, yüzünü ellerinin arasına gömdü ve ağladı.
Kuyruğu havada yeşil küçük bir kertenkele, yanından koşarak geçerken sordu:
-Niye ağlıyor?
-Sahi niye, diye sordu bir ışık demetinin ardından kanat çırpmakta olan kelebek.
-Sahi neden, diye alçak ve yumuşak bir sesle yanındakine fısıldadı papatya.
-Kırmızı bir gül için ağlıyor, diye yanıtladı bülbül.
Hepsi bir ağızdan:
-Kırmızı bir gül için mi, diye bağırdılar. Ne kadar gülünç!
Pek alaycı bir şey olan küçük kertenkele kahkahayla güldü. Ama bülbül, öğrencinin kederindeki sırrı anladı; meşe ağacında sessizce oturup aşkın esrarını düşündü. Sonra birden kahverengi kanatlarını açıp havaya yükseldi. Koruyu bir gölge gibi geçti ve bir gölge gibi bahçe boyunca dolaştı. Çimen tarhın ortasında güzel bir gül ağacı duruyordu. Bülbül onu görünce çiçekli dallarından birinin üzerine kondu:
-Bana kırmızı bir gül verirsen, sana şarkılarımın en tatlısını söylerim, dedi.
Fakat ağaç başını iki yana salladı:
-Benim güllerim beyaz, diye yanıt verdi. Denizin köpüğü kadar beyaz, hatta dağların üstündeki kardan bile beyaz. Eski güneş saatinin etrafında yaşayan ağabeyime git. Belki istediğini sana o verebilir.
Bülbül eski güneş saatinin çevresinde büyüyen gül ağacına gitti.
-Bana kırmızı bir gül verirsen, sana şarkılarımın en tatlısını söylerim, diye seslendi.
Ama ağaç başını iki yana salladı:
-Benim güllerim sarı, diye yanıt verdi. Kehribar bir tahtta oturan deniz kızının saçları kadar sarı. Tırpancılar tırpanlarıyla gelinceye dek çayırlarda açan nergisten daha sarı. Öğrencinin penceresinin altında yaşayan ağabeyime git. Belki istediğini sana o verebilir.
Bülbül öğrencinin penceresinin altında biten gül ağacına gitti; ama ağaç başını iki yana salladı.
-Benim güllerim kırmızıdır, diye yanıt verdi. Güvercinin ayakları kadar hatta okyanusun kovuklarında dalgalanan mercanlardan bile kırmızı. Ama, kış damarlarımı dondurdu, don tomurcuklarımı kopardı, fırtına dallarımı kırdı. Bu yıl hiç gül vermeyeceğim.
-Bütün istediğim kırmızı bir gül, diye haykırdı bülbül. Sadece bir tane kırmızı gül! Onu sahip olmanın hiçbir yolu yok mu?
-Bir yol var, dedi ağaç. Ama, öyle korkunç ki sana söylemeye cesaretim yok.
-Söyle, dedi bülbül. Korkmuyorum!
-Eğer kırmızı bir gül istiyorsan, onu ay ışığında müzikten kendin yaratıp, kendi yüreğinin kanıyla boyayacaksın. Kalbini bir dikene dayayarak bana şakımalısın. Bütün gece boyunca ötmelisin ve diken kalbini delmeli. Kanın benim damarlarıma dolup benim olmalı, dedi ağaç.
-Kırmızı bir güle karşılık ölüm çok büyük bir bedel, diye haykırdı bülbül. Yaşam herkes için çok değerli. Yeşil ağaçlarda oturup, altından arabasındaki Güneş’i ve inciden arabasındaki Ay’ı seyretmek keyifli! Akçalının kokusu ve vadilere gizlenen mavi çan çiçekleri tatlı, tepelerdeki fundalar gibi. Fakat tüm bunlara rağmen sevgi, yaşamdan üstündür ve insan yüreğinin yanında bir kuşun yüreği nedir ki?
Kuş kahverengi kanatlarını açıp havaya yükseldi. Bahçenin üzerinden bir gölge gibi uçtu ve bir gölge gibi koruyu geçi.
Genç öğrenci, hala bıraktığı yerde, çimlerde yatıyordu ve güzel gözlerindeki yaşlar henüz kurumamıştı. Bülbül, “Mutlu ol!” diye haykırdı.
-Mutlu ol! Kırmızı güle kavuşacaksın. Onu bu gece ben ay ışığında müzikten yaratıp kendi yüreğimin kanıyla boyayacağım. Buna karşılık, senden bütün istediğim gerçek bir aşık olman; çünkü sevgi, bilge felsefeden daha bilgedir ve güç, kudretli de olsa sevgi ondan kudretlidir. Kaanatları alev rengidir ve alev gibi boyanmıştır vücudu. Dudakları bal kadar tatlı, nefesi buhur gibidir.
Öğrenci, çimenden başını kaldırıp baktı ve dinledi; ama bülbülün kendisine söylediklerini anlayamadı; çünkü o sadece kitaplarda yazılı şeyleri bilirdi. Ama Meşe ağacı anladı ve üzüldü; çünkü kendi dalları arasında yuva kuran küçük bülbülü pek seviyordu.
-Bana son bir şarkı söyle, diye fısıldadı Meşe. Çünkü sen gittiğinde kendimi yalnız hissedeceğim.
Bülbül, meşe ağacı için şakıdı. Sesi gümüş bir ibrikten akan su gibiydi. Bülbül şarkısını bitirdiğinde, öğrenci ayağa kalktı, cebinden bir defter ve kurşunkalem çıkardı. Korudan çıkarken kendi kendine:
-Güzelliği yadsınamaz; ama duyguları var mı? Hiç sanmam. Tıpkı birçok sanatçı gibi, içtenlikten yoksun salt bir biçimden ibaret. Başkaları için kendisini feda etmez. Sadece müziği düşünür ve sanatın bencil olduğunu bilmeyen yoktur. Yine de kabul etmek gerekir ki sesinde bazı güzel nağmeler var. Ne yazık ki bunlar hiçbir anlam taşımadıkları gibi işe de yaramıyorlar, diyerek odasına gitti. Ottan yapılmış küçük yatağına uzanıp sevdiğini düşünmeye başladı ve bir süre sonra uykuya daldı.
Ay gökyüzünde parlayınca, bülbül, gül ağacına gidip göğsünü dikene yasladı. Bütün gece boyunca göğsü dikene dayalı şakıdı ve soğuk kristal Ay aşağı eğilip dinledi. Bülbül gece boyunca öttü ve diken göğsünde gitgide daha derine battı. Kanı kabarıp vücudundan çekildi.
Önce bir erkekle bir kızın yüreğinde doğan aşkı şakıdı. Sonra şarkılar şarkıları izledikçe, taç yaprakları da taç yapraklarını izledi ve gül ağacının en üst dalında olağanüstü güzellikte bir gül açtı. Başlangıçta solgun bir rengi vardı, tıpkı nehrin üzerinde asılı duran sis gibi solgundu. Sabahın ayakları gibi soluk, şafağın kanatları gibi gümüşi… Gümüş bir aynada bir gülün gölgesi gibi, bir gülün sudaki silüeti gibi… İşte böyleydi gül ağacının en üst dalında açan gül.
Ama, gül ağacı bülbüle, “Dikene daha çok yaslan.”, diye seslendi. “Daha çok yaslan küçük bülbül; yoksa gül tamamlanmadan gün doğacak.”
Böylece bülbül dikene daha çok yaslandı ve sesi yükseldikçe yükseldi; çünkü bir erkekle bir kızın ruhundaki tutkunun doğuşunu şakıyordu. Gülün yapraklarına narin bir pembelik geldi; tıpkı gelinin dudaklarını ilk öptüğünde damadın yüzünü kaplayan pembelik gibi. Ama diken henüz bülbülün kalbine değmediği için gülün yüreği de beyaz kalmıştı; çünkü bir gülün yüreğini ancak bir bülbülün yüreğindeki kan kızıllaştırabilirdi.
Ağaç Bülbül’e göğsünü dikene daha çok bastırması için seslendi, “Daha çok yaslan küçük bülbül. Yoksa gül bitmeden gün doğacak.”
Bülbül dikene daha çok yaslandı. Diken bülbülün yüreğine dokundu ve kuşun bütün vücudunu şiddetli bir sızı sardı . Acısı arttıkça artıyor şarkısı gittikçe vahşileşiyordu, çünkü ölümle mükemmelleşen aşk için şakıyordu; mezarda bitmeyecek bir aşkı şakıyordu.
Olağanüstü gül, tıpkı doğudaki semaların gülü gibi kızardı. Kıpkırmızıydı yapraklarının çevresi, kıpkırmızı bir yakut gibiydi kalbi. Ama bülbülün sesi kısıldı. Kanatları çırpınmaya başladı, gözlerine perde indi. Şarkısı gitgide soldu ve boğazına bir şeyin takıldığını hissetti. Ardından son bir güçlü ezgi çıkardı. Beyaz Ay bunu duydu ve şafağı unuttu; gökyüzünde kalakaldı. Kırmızı gül duydu, bütün vücudu coşkuyla titredi ve yapraklarını sabahın serin havasına açtı. Yankı, onu tepelerdeki eflatun oyuğuna taşıdı ve uyuyan çobanları düşlerinden uyandırdı. Irmağın sazlarının arasından aktı ve sazlar onun haberini denize götürdü.
“Bak, bak!”, diye bağırdı ağaç. “Artık gül tamamlandı.” Fakat bülbül yanıt vermedi; çünkü uzun otların içinde, kalbindeki dikenle, cansız yatıyordu.
Öğrenci, öğlen vakti penceresini açıp dışarıya baktı.
“Nasıl, ne harika bir talih bu!” diye haykırdı. İşte kırmızı bir gül! Hayatımda böyle bir gül görmedim. Öyle güzel ki eminim uzun Latince bir adı vardır.”
Aşağı eğilip gülü kopardı. Sonra şapkasını taktı ve elinde gülle koşa koşa profesörün evine gitti. Profesörün kızı kapının önünde oturmuş, bir makaraya mavi ibrişim sarıyor, küçük köpeği de ayaklarının dibinde yatıyordu.
-Size kırmızı bir gül getirirsem benimle dans edeceğinizi söylemiştiniz, dedi öğrenci. İşte bütün dünyanın en kırmızı gülü. Bu gece onu kalbinizin üstüne takacaksınız ve biz dans ederken o size sizi ne çok sevdiğimi anlatacak.
Fakat kızın suratı asıldı.
-Korkarım giysime yakışmayacak, yanıtını verdi. Zaten Saray Nazırı’nın yeğeni bana gerçek mücevherler gönderdi ve herkesin bildiği gibi, mücevherler çiçeklerden daha pahalıdır.
-Eh, gerçekten çok nankörmüşsünüz! Dedi öğrenci öfkeyle ve gülü sokağa fırlattı. Gül oradan oluğa düştü ve üzerinden bir at arabasının tekerleği geçti.
-Nankör mü, dedi kız. Size bir şey söyleyim mi? Çok kabasınız! Hem zaten siz kim oluyorsunuz ki? Sadece bir öğrenci. Eminim, ayakkabınızda Nazır’ın yeğenindeki gibi gümüş bir toka bile yoktur, dedi ve sandalyesinden kalkarak eve girdi.
Öğrenci uzaklaşırken:
“Sevgi ne kadar aptalca bir şey!”, dedi. “Mantığın yarısı kadar bile faydası yok; çünkü hiçbir şeyi kanıtlamıyor, sonra hep olmayacak şeylerden söz ediyor, insanı doğru olmayan şeylere inandırıyor. Hatta oldukça işe yaramaz ve çağımızda fayda her şeyin başı. Felsefeye dönüp metafizik çalışacağım.”
Böylece odasına odasına döndü, kocaman, tozlu bir kitap çıkardı ve okumaya başladı.

Oscar Wilde

Çeviren: Eylem Rosseland

Nightingale and the Rose  by Oscar Wilde and Isabelle Brent

‘Bülbül Ve Gül’ – Oscar Wilde & Isabelle Brent

Kermesten Aldığım Kitaplar – Bülbül Ve Gül

Kermesten Aldigim Kitaplar. En Floyte Full Av Toner. En Julefortelling. Nattergalen Og Rosen
Bugün saatler ileri alındı. Bütün sabahı bizden bir saat önde koşan zamanı yakalamaya çalışarak geçirdikten sonra akşama doğru pes ettik. Gün, muhteşem olma olasılığıyla ışıl ışıl doğan her yeni gün gibi önce bize umutla göz kırptı; ama zamanla oynadığımızı anlayınca, neredeyse hiç yaşanmamış gibi yanımızdan koşarak kaçıp gitti. Bugünden geriye o kalabalık kafede oturup okuduğum güzeller güzeli acıklı masalın anısı kaldı…

Kermes

Geçen hafta Oslo’nun köklü ilköğretim okullarından birinde büyük bir kermes yapıldı. Oradan kendime üç tane kitap ve Türk kahvesi içerken kullanmak için el boyması espresso fincanları aldım. Bu kitapların ikisini, yukarıdaki resimde (ortadaki ve sağdaki) görebilirsiniz. Bugünkü yazımda, işte bu kermesten aldığım, ve o kalabalık kafede okuduğum Nattergalen og Rosen, yani Bülbül Ve Gül’den söz etmek istiyorum.

BÜLBÜL VE GÜLOrjinal adıyla The Nightingale and the Rose, Oscar Wilde’in ilk kez 1888 yılında yayımlanan ve en çok sevilen masallarından bir tanesi. Masallarını yazdığı dönem, eserlerini inceleyen kimi edebiyatçılar tarafından, yazarın en yaratıcı olduğu dönemlerinden biri olarak değerlendiriliyor. Bu güzel masalların hepsi bildiğim kadarıyla Türkçe’ye çevrildi ve kitapçılarda mevcut. Ben bir kısmını daha önce farklı kaynaklardan okumuştum. Geçen yılki Londra ziyaretlerimden bir tanesinde, masalların Isabelle Brent tarafından resimlendiği ve toplu şekilde okurlara sunulduğu bir baskısına rastlamıştım ve tabii almadan edememiştim. (Isabelle Brent’ten bir önceki yazımda söz etmiştim. Buraya tıklayarak okuyabilirsiniz) Bülbül ve Gül‘ü Norveççe’ye çevrilmiş resimli bir çocuk kitabı olarak kermeste görünce, hem hikayenin başka bir dildeki ifadesini okumanın önemli olduğunu, hem de kaynak olarak evde bulundurmanın mantıklı olacağını düşündüğüm için almaya karar verdim. Resimlerin güzelliğine hiç değinmemek haksızlık olur elbette; çünkü binlerce kitabın arasında onu farkedebilmemin sebebi Norveçli çizer Anne Cecilie Rogeberg’in rengarenk resimleriydi.

Bu güzel masalı internette birçok kaynaktan Türkçe olarak okuyabilirsiniz; fakat çoğu birbirinin kopyası olduğu için çevirilerin internet ortamına aktarılması sırasında oluşan hataların neredeyse tamamı aynı. O yüzden masalı sizler için orjinalinden kendim çevirmeye karar verdim. Profesyonel bir çevirmen olmasam da, bu kişisel bir blog olduğu için, masalı elimden geldiğince kendi emeğimle ve bilgimle çevirmeyi ve eseri sizlerle bu şekilde paylaşmayı, başkasının çevirisini yayımlamaktan daha doğru buluyorum. Bülbül Ve Gül, bence çok küçük çocuklara sesli okumak ya da anlatmak için çok uygun olmayabilir; ancak genç ve yetişkin okurların bu güzel hikayeden çok keyif alacaklarını düşünüyorum. Bir sonraki yazımda (buraya tıklayarak) masalı Türkçe olarak okuyabilirsiniz.

Sevgiler heart

Bird

Haftanın Kitapları

Bu Haftanin Kitapları

 

Oslo Norveç

Oslo’da Karli Bir Bahar Günü

Satın aldığım, ödünç aldığım, okumak istediğim ve okumak zorunda olduğum kitaplar üst üste eklenerek kocaman bir dağ oluşturmaya başladı. Sabah bu karlı manzaraya uyanınca, günü okuyarak geçirmenin yapılacak en mantıklı iş olacağına karar verdim. Okulda, incelemek üzere önerilen kitapları değerlendirirken, daha önceden duymadıklarımı, normal şartlarda öncelik vermeyeceklerimi ya da yeni bir yaklaşımla yeniden okumam gerektiğini düşündüklerimi tercih ediyorum. Bu sayede hem normalde seçmeyebileceğim eserleri okuma şansım oluyor hem de ufkumun genişlediğini hissediyorum. Günümüzde çocuk edebiyatında esen karanlık ve bu yüzden biraz temkinli yaklaştığım fantezi rüzgarını daha yakından tanıma fırsatı bulduğum gibi, klasik kabul edilen çocuk kitaplarına, akademisyenlerin yorumları ışığında yeniden bakmayı öğreniyorum. O yüzden bu, okul hayatımın belki de en kıymetli yılı.

Geçen hafta değinip tanıtamadığım bir kaç tane kitap vardı. Bu kitapların bazılarını kütüphaneden ödünç almıştım. Eğer şimdi yazmazsam, daha sonra fırsatım olmayabileceği için ilk sırayı onlara veriyorum.

hydrangea-graphicsfairy008sm

Amazing GraceAmazing Grace: Mary Hoffman’a ait bu kitap Grace serisinin ilki. Kitabın resimleri Caroline Binch’e ait ve ilk baskısı 1991 yılında yapılmış. Grace o kadar çok sevilmiş ki, yazar bu başarının ardından aynı kahramanla ile ilgi bir dizi kitap daha yazmış. Eser, bir zamanlar kölelikle savaşın ve özgürlüğün sembolü olmuş Amazing Grace adlı ilahi ile aynı adı taşıyor. Kitapta dinsel bir öğeye ya da bu şekilde yorumlayacağım bir ifadeye rastlamadım; ancak siyahi bir çocuğun ayrımcılığa karşı duruşunu anlattığı için adının kölelik sistemi ile mücadelede anılan başka bir yapıtla aynı olmasının tesadüf olmadığını düşünüyorum. Amazing Grace, kısacık metni olan ve detaylı, güzel resimleriyle sizi küçük bir çocuğun hikayesine davet eden, otuz iki sayfalık, sıcacık bir kitap.

Kahramanımız Grace, hikayeleri çok seven ve kendisini hikaye kahramanlarının yerine koyarak oyunlar oynayan küçük bir kızdır. Annesi, anneannesi ve kedisi Paw-paw da zaman zaman oyunlarında Grace’e eşlik ederler. Bir Cuma günü öğretmeni okulda bir piyes hazırlayacaklarını haber verir. Oynayacakları oyun Peter Pan’dir ve seçmeler Pazartesi günü yapılacaktır. Grace, Peter Pan olmak için can atar; ama arkadaşlarının bir tanesi Peter Pan’ın erkek olduğunu, o yüzden bu rolü Grace’nin oynamaması gerektiğini söyler. Bir diğer arkadaşı da Peter Pan’ın beyaz olduğunu, siyah tenli birinin onu canlandıramayacağını ifade eder. Grace o gün okuldan eve çok üzgün döner. Annesi ve anneannesi okul arkadaşlarıyla aynı fikirde değildir ve Grace’i yüreklendirerek biz okurlara mutlu bir son hediye ederler.

Amazing Grace1Amazing Grace, cinsiyet ve ırk ayrımcılığını çocukların anlayacağı sade bir dille işleyen ve sonunda okuruna güzel bir mesaj veren, onlarca dile çevrilmiş, bir kitap. Bence hem güzel bir okuma saati geçirmek isteyen dört yaş üstü okurlar, hem de okulda ilgili konuları işlerken kaynak arayan öğretmenler için uygun bir alternatif olabilir.hydrangea-graphicsfairy008sm

Princess and the Frog Prenses ve Kurbağa http://www.willeisner.com/library/princess-and-the-frog.html

Princess and the Frog by Will Eisner

The Princess and the Frog, yani ‘Prenses Ve Kurbağa’ hepimizin bildiği gibi ilk kez Grimm Kardeşlerin kaleme aldığı, sayısız kitaba ve filme konu olmuş masallardan bir tanesi. İşte bu ünlü masal, çizgi ve grafik roman alanında efsane kabul edilen Will Eisner tarafından yeniden yorumlanmis ve 1999 yılında basılmış. Çizer hikayeyi yeniden anlatırken orjinaline sadık kalmış. Suluboya kullanılarak yaratılmış resimler, dikkatle incelediğiniz zaman uzun ve zahmetli bir çalışmanın ürünü olduklarını gösteriyor. Hikaye aslında üçüncü şahıs tarafından anlatılsa da, genellikle bu türe özgü konuşma balonlorıyla devam ediyor. Renkler oldukça belirgin ve sayfaların kimisi kocaman illüstrasyonlarla doluyken kimisi birçok küçük resimden oluşuyor.

The Princess and the Frog, Eisner’in masal uyarlamalarından sadece bir tanesi. Çizerin benzer başka klasik masal çalışmaları da mevcut. Otuz sayfalık bu kitap, Amazon tarafından dört yaş üstü okurlara öneriliyor. Ben kitabı hem çizgi roman seven hem de böyle bir alışkanlığı olmayan çocuklara tavsiye ediyorum. Farklı tarzda kitaplar okuyabilmek, farklı anlatım öğeleri ve teknikleri içeren metinleri okuyup anlayabilmek ve yorumlayabilmek bir beceridir. Hele de böyle alanının en önemli isimlerinden biri tarafından yaratılmışsa, mutlaka değerlendirilmeli diye düşünüyorum.

Bir çocuk kitabı olarak geçse de, The Princess and the Frog , sadece çocuklara hitap etmiyor. Kitap, Will Eisner’in hayranı olan ve onun bütün eserlerini toplayan yetişkin koleksiyoncular arasına da son derece popüler.

hydrangea-graphicsfairy008sm

Best Loved Poems En sevilen şiirler

Best Loved Poems by Neil Philip & Isabelle Brent

Best Loved Poems: Adından da anlaşılacağı gibi En Sevilen Şiirler, yüzün üzerinde şairin en çok sevilen eserlerini içeren iki yüz yirmi dört sayfalık bir kitap ve ilk kez 2000 yılında, İngiltere’de okurlarıyla buluşmuş. İki yüzün üzerinde şiire yer veren kitabın editörü Neil Philip. Ben bu kitabı geçen yıl satın aldım; ama içinde geçen bazı şiirlerle daha önce lisans eğitimi sırasında tanışmıştım. Bendeki baskısı, aylarca kitaplıkta durduktan sonra ortaya çıktı. Şimdilerde, şiirleri arka arkaya okumaya çalışmak yerine her gece uyumadan önce bir ya da iki tanesini okuyorum. Bu sayede hem bir süre sonra bütün şiirleri okumuş olacağımı hem de okuduklarımı daha iyi sindirebileceğimi düşündüm. Her şiire bir ya da iki sayfa ayrılan bu kitapta Emily Dickinson’dan, T. S. Eliot’a kadar birçok ünlü ismin eseri var. Şiirler ünlü İngiliz ressam ve illüstratör Isabelle Brent tarafından resimlenmiş. Isabelle Brent alanında çok ünlü bir isim ve resimleri gerçekten eşsiz. Eserlerinde altın ve gümüş varak kullanan sanatçının süslemeleri oya gibi ayrıntılı. Bende resimlediği kitaplardan dört tanesi mevcut ve eğer alışveriş ederken yeni bir tanesiyle karşılaşırsam mutlaka alıyorum, çünkü Brent’in resimlerine bakmak büyük bir zevk.

Best Loved Poems (En Sevilen Siirler-Arka Kapak)Kitabın kapağında Edward Lear’ın The Owl and the Pussy-cat şiiri için yapılmış resim var. Kitaptaki şiirler konularına göre sınıfandırılmış ve kimisi çocuklara, kimisi gençlere ve elbette hepsi yetişkinlere hitap ediyor. Bazı şiirler, derste ve etkinliklerde kullanılmak üzere İngilizce öğretmenleri için güzel bir kaynak olabilir. En azından aşağıda sizlerle paylaşacağım The Owl and the Pussy-cat’i , biz, geçen yıl derste işlemiştik. Ben çok sevmiştim bu şiiri. Umarım siz de seversiniz.

The Owl and the Pussy-cat

The Owl and the Pussy-cat went to sea
In a beautiful pea green boat,
They took some honey, and plenty of money,
Wrapped up in a five pound note.
The Owl looked up to the stars above,
And sang to a small guitar,
‘O lovely Pussy! O Pussy my love,
What a beautiful Pussy you are,
You are,
You are!
What a beautiful Pussy you are!’

Pussy said to the Owl, ‘You elegant fowl!
How charmingly sweet you sing!
O let us be married! too long we have tarried:
But what shall we do for a ring?’
They sailed away, for a year and a day,
To the land where the Bong-tree grows
And there in a wood a Piggy-wig stood
With a ring at the end of his nose,
His nose,
His nose,
With a ring at the end of his nose.

‘Dear pig, are you willing to sell for one shilling
Your ring?’ Said the Piggy, ‘I will.’
So they took it away, and were married next day
By the Turkey who lives on the hill.
They dined on mince, and slices of quince,
Which they ate with a runcible spoon;
And hand in hand, on the edge of the sand,
They danced by the light of the moon,
The moon,
The moon,
They danced by the light of the moon.

hydrangea-graphicsfairy008sm

Rim og Regleboka. En Fløyte Full av Toner

Rim og Regleboka. En Fløyte Full av Toner

Bu iki güzel kitabı bir hafta önce aldım. Sağdaki daha önce Yeni Eski Kitaplar adlı yazımda sözü geçen Norveçli illüstratör Sigrun Sæbø Kapsberger tarafından resimlenmiş güzel bir tekerleme ve şiir kitabı. Bu kitaba, The Best Loved Poems‘i okuduktan sonra başlamak istiyorum. Soldaki ise çok güzel resimli bir masal kitabı. Bu kitaptan daha sonra ayrıntılı şekilde söz etmek istiyorum; çünkü çok sevdim.

Bugün, bizim için iki hafta sürecek paskalya tatili başladı. Bundan sonraki yazımı hazırlamak bir hafta beklemem gerekmeyeceği için çok mutluyum. Çok yakında burada tekrar buluşmak üzere hepinize harika bir hafta sonu diliyorum.

Sevgiler heart

Untitled

Şiiri yazarken kullandığım kaynak: http://en.wikisource.org/wiki/Nonsense_Songs,_Stories,_Botany,_and_Alphabets/The_Owl_and_the_Pussycat

-Yeni Eski Kitaplar- (2. Bölüm)

HISTORIEN OM DEN LILLE KATTEN TIGERLINE BY IDA ELISABETH

Historien Om Den Lille Katten Tigerline by Ida Elisabeth

Üç hafta aradan sonra dersler yeniden başladı ve sınav dönemine iki ay kaldığı için olacak, ödevlerin biri bitmeden öbürü başlıyor. Nihayet geçen hafta aldığım eski kitapları tanıtmaya devam etmek için vakit bulabildim. Aradan o bir hafta hiç geçmemiş gibi… Dışarıda masmavi bir gökyüzü var. Henüz ısıtmaya başlamamış olsa da güneş artık bize de gülümsüyor ve her gün yakında gelmesini umduğumuz baharın sözünü veriyor. Hava açık ve güzel olduğu için evin karşısındaki kreşe devam eden çocukları bahçeye çıkardılar. Kreş binası olarak hizmet veren kocaman ahşap köşk, yaşlılığını unutmuş ve gençliğindeki heyecanı ve neşeyi yeniden bulmuş gibi görünüyor. Bahçesinden yükselen çocuk seslerini çoğaltıp bütün mahallaye yayarken, çatırdayan merdivenlerinin ağrılarını, eski pencerelerinin sebep olduğu bir türlü geçmeyen soğuk algınlıklarını, gıcırdayan kapılarının şikayetlerini unutmuş gibi mutlu görünüyor. Kedim karşı koltuka uykuya daldı. Bebek mavisi tasmasının ucundaki parlak lacivert süs balığı eksik kalır mı? O da fırsatını bulmuşken kedinin yanına uzanmış uyuyor. Bana sorarsanız şu an huzurumuza huzur katacak eski kitaplardan söz etmenin tam zamanı.

Godnatt: Fortellinger fra vide verden, özellikle uyku öncesinde okumak için hazırlanmış, on bir hikayeden ve renkli illüstrasyonlardan oluşan bir kitap. Bu on bir hikaye, farklı ülkelerden olup Norveç’te yaşayan yazarlara ait. Kitabı resimleyen sanatçı ise Türkiye’de doğmuş; ancak yaşamını Norveç’te sürdüren Akın Düzakın… Kitabı alırken hem kapak resminin güzelliği hem de bu Türkçe ad dikkatimi çekmişti. Çizerin tarzı çok özgün ve güzel. Hikayelerin neredeyse tamamını okudum. Elbette bazıları diğerlerinden daha çok hoşuma gitti. Her farklı yazarla başka bir dünyaya yolculuk yaptığınız için hepsini tek günde okusanız bile sıkılmıyorsunuz.

Norveç kültüründe çocuklara kitap okumanın çok büyük bir önemi var. Anne ve babaların çocuklarına uyku öncesi kitap okumaları, neredeyse yemek yemek, diş fırçalamak kadar normal ve gerekli bir rutin halini almış durumda. Kitapların, sıradan bir çocuğun günlük yaşamının bu kadar vazgeçilmez bir parçası olması, elbette güzel kitapların yazılmasına, basılmasına, okunmasına ve çoğalmasına neden oluyor. Bu kitapların yazarlarının ve çizerlerinin hakettikleri değeri ve saygıyı görmelerine de bu yüzden şaşırmamak gerek.

Godnatt: Fortellinger fra vide verden‘de hikayesi bulunan yazarlar sırasıyla şöyle:

Jafar Jafarnejad

Gro Dahle

Walid al-Kubaisi

Merima Maja Brkic

Abdirahman Gaileh Mirreh

Philominammah George

Elyas Poorgholam

Thorvald Steen

Nirmal Brahmachari

Zakia Khairhoum

GODNATT Fortellinger fra vide verden Akın Düzakın & Thorvald Steen

GODNATT: Fortellinger fra vide verden

 

Historien om den lille katten Tigerline yani ‘Minik Kedi Tigerline’nin Hikayesi’, adından da anlaşılacağı gibi yavru bir kedinin başından geçenleri anlatıyor. Kitabı yazan ve resimleyen sanatçı Ida Elisabeth. Hikayeye eşlik eden resimlerin hepsi aslında birer tablo gibi capcanlı. O kadar güzeller ki insan onlara bakarken hayran oluyor. Sayfalardan fışkıran rengarenk çiçekler, kocaman ağaç dalları, sivri kulaklı tavşanlar, ipek tüylü kediler, masmavi fiyortlar etrafınızı sarıyor.

Kitabın kahramanı Tigerline, deniz kenarında eski bir evde yaşlı sahibiyle birlikte güzel bir hayat sürüyor. Hayatta tek başına kalmanın nasıl bir şey olduğunu bilmeyen minik kedicik, iyi kalpli sahibinin birden bire ortadan kaybolmasıyla açlıkla, yalnızlıkla ve evsizlikle tanışıyor. Hikaye yer yer o kadar acıklı ki, okurken burnumun direği sızladı. Tigerline’nin hikayesini okurken, kedi köpek deyip geçtiğimiz ve her karşılaşmamızda yüzümüze acıklı bir umutla bakan bütün evsiz hayvanların acısını hissettim. Bu kitap çocuguna sadece hayvan sevgisini değil, genel anlamda empati duygusunu öğretmeyi amaçlayan herkesin tercih edebileceği bir kitap. Açlık, yalnızlık, terk edilmişlik, sevgisizlik hayvanlar için de insanlar için olduğu kadar korkunç. Sadece çoğumuz için bilmemek, öğrenmemek ve hissetmemek daha kolay. Neyse ki kitap mutlu sonla bitiyor ve son sayfalara doğru burnumdaki sızlama yerini bütün yüzüme yayılan mutlu bir gülümsemeye bırakıyor. Keşke Türkçe’ye çevrilse ve bu güzel resimli kitabı Türkiye’de yaşayan çocuklar da okuyabilse.

HISTORIEN OM DEN LILLE KATTEN TIGERLINE BY IDA ELISABETH

Historien Om Den Lille Katten Tigerline by Ida Elisabeth

 

Son bir haftam derste işlemek üzere okuduğumuz kitaplarla geçti. Bu kitapların içinde Where the Wild Things Are (Vahşi Şeyler Ülkesinde), The Lorax (Loraks), Alice’s Adventures in Wonderland (Alice Harikalar Diyarında) gibi klasiklerin yanında, Coraline gibi daha yeni ve farklı kitaplar da var. Coraline hakkında çok bir bilgim olmadığı için satın almak yerine kütüphaneden ödünç almayı tercih ettim. Açıkçası daha önce hiç böyle karanlık atmosfere sahip ürkütücü bir çocuk kitabı okumamıştım. O yüzden biraz şaşkınım. Gerçi yüz altmış sayfalık bir kitabın ilk yüz on sayfasını bir oturuşta okuyabildiğime göre en azından akıcılığından emin olabiliriz. Bu sabah uyandığımda günlerden Cuma olduğunu ve tarihin de ayın on üçünü gösterdiğini farkettim. Bu ürkünç kitabı bitirmek için daha uygun bir zaman olamaz sanırım. Gün tamamen geçip gitmeden Coraline ile birlikte güzel bir kafenin yolunu tutsak iyi olacak. Haftaya son okuduğum kitaplarla ilgili bir yazı yazmayı planlıyorum. O zaman dek kendinize iyi bakın.

Sevgiler Butterfly-Scrap-Vintage-Image-GraphicsFairy21-1024x676

-Yeni Eski Kitaplar- (1. Bölüm)

Dolaptaki Kedi

Dolaptaki Kedi

Dün benim için mutlu bir gündü; çünkü akşamüstü gezmesinden bir kucak resimli kitapla döndüm. Bu kitaplara eski demek yerinde mi bilemiyorum; çünkü hem benim için yeniler hem de hepsi daha önce seçilmiş ve okunmuş olmalarına rağmen yepyeni kitaplardan ayıramayacağım kadar iyi durumdalar. Sahaflardan ya da eski kitap satan dükkanlardan alışveriş etmeyi sevmemin birçok nedeni var. Bunların en önemlisi, bu kitapçılardaki koleksiyonların farkı. Eğer sahafa aklınızdaki özel bir kitabı aramaya gitmiyorsanız, bakıp beğenerek alışveriş yapmayı istiyorsanız, o ziyaret sırasında orada gördüğünüz kitapları muhtemelen başka bir yerde veya hatta bir dahaki ziyaretinizde aynı yerde bile bir arada göremeyecek olmanız. Her uğradığımda farklı kitaplarla karşılaşacağımı bilmek, kitapların hemen hiçbirinin aynı baskısından iki tane göremeyecek olmak, artık yeni baskısı ya da dağıtımı yapılmadığı için başka yerlerde göremeyeceğim ve bu sebeple belki varlığını bile hiç bilemeyeceğim kitaplarla karşılaşma olasılığını düşünmek, eski kitap satan mekanları benim için çok cazip hale getiriyor. Çok kitap satın alan insanlar için yeni bir kitap fiyatına iki, hatta belki üç eski kitap alabilmek de avantaj sayılabilecek başka bir nokta elbette. En sevdiğim eski kitapçılar sanırım Londra’daki yardım kuruluşlarına ait olanlar. Bu kitapçılara ne zaman gitsem hep harika şeyler buluyorum. Londra’ya gittiğimde, eğer her gün bir iki tanesine girmemişsem ya da yeni gelen bir şeyler var mı diye bakmak için her gün aynı yerlere uğramamışsam içim rahat etmez; çünkü neler kaçırıyor olabileceğimi düşünüp hayıflanırım.

Yeni Eski Kitaplarım

Yeni Eski Kitaplarım

 

Dün aldığım kitapların hepsi Norveççe. Hepsi kocaman resimli ve az sayfalı kitaplar oldukları için çabucak okunuyorlar. O yüzden çoğunu eve gelir gelmez okuyup bitirdim. Bu yazıda biraz bu kitaplardan söz etmeyi planladığım için onları kitaplıktan çıkarıp resimlerini çekmek istedim. Tam dolabın kapaklarını açmıştım ki, kediciğimizin raflara tırmanmaya çalıştığını farkettim. En üst rafa çıkıp oturmasına yardım edince, kendisi çok memnun oldu. Ben bir yandan çayımı yudumlayıp bir yandan bu yazıyı hazırlarken, o da yukarıdan beni ve odamızı keyifle izliyor.

Dolaptaki Kedi (2)

Dolaptaki Kedi (2)

 

Godnattsangboka bir şarkı, daha doğrusu bir ninni kitabı. Ninnilerin ve çocuk şarkılarının, tıpkı masallar gibi bir toplumun kültüründe önemli bir rolu olduğunu düşünüyorum. Şimdilik akşamları bu ninnileri söyleyeceğim biri olmasa da, bu kadar güzel resimleri olan, ninnilerin çoğununun notalarını da gösteren böyle harika bir kitabı almadan duramadım. Resimler ödüllü sanatçı Sigrun Sæbø Kapsberger tarafından yapılmış ve hepsi rüya gibi. Troll bebekler ve anneleri, ormanda rengarenk çiçekler arasında uyuyan minikler, kırmızı çatılı Norveç evleri, aslında Danimarka kültürüne ait olan ve şemsiyesiyle çocukları rüya ülkesine uçuran Şemsiyeli Minik Ole bunlardan bazıları… Akşam, ninnilerin sözlerine şöyle bir bakınca kitabı daha çok sevdim. Her biri o kadar tatlı, o kadar yumuşak ki, insana adeta birkaç sayfa çevirerek küçük çocukların masum dünyasına bakma fırsatı veriyor. Keşke bu güzel kitabın her sayfasını burada sizinle paylaşabilseydim; ama eserin telif haklarına sahip olmadığım için ne yazık ki böyle bir şansım yok.

GODNATTSANGBOKA by Sigrun Sæbø Kapsberger

GODNATTSANGBOKA by Sigrun Sæbø Kapsberger

 

Kong Kresen, yani Türkçe adıyla, Kral Müşkülpesent, çok zor beğenen ve ülkesinin bütün kaynaklarını her şeyin en iyisine sahip olmak için kullanan bir kralın hikayesi. Her ülkenin uzak ya da yakın tarihinde kendisini ülkesinin insanlarından üstün zanneden ve bir türlü doymak bilmeyen, onlara hizmet etmekle yükümlü olmasına rağmen halkından çalan yöneticiler varolmuştur. Bu masaldaki kral da bunlara bir örnek. Hikayeye göre Kral Müşkülpesent’in hayatta en önemsediği şey farklı lezzetlerde güzel yemekler yemekmiş. Yılın her günü yeni tariflerle hazırlanmış yepyeni bir yemek yediği için tam üç yüz altmış dört aşçısı ve bir de küçük aşçı yamağı varmış. Kral, tadına bakabileceği bütün farklı yemek tarifleri tükenince, mecburen aynı tarifleri kullanmak zorunda kalan aşçılarını teker teker zindana atmaya başlamış. Bütün aşcılar zindana atılıp sıra küçük yamağa gelince olayların seyri değişmiş. Bundan sonrasını, kitabı okumak isteyenler olabileceğini düşünerek anlatmıyorum. Hikayeyi yazan ve resimleyen sanatçı Çek Cumhuriyeti’nden Jindra Čapek.

Kong Kresen by Jindra Čapek

Kong Kresen – Jindra Čapek

 

Den Strålende Perlen, yani ‘Işıldayan İnci’ eski Çin masallarından bir tanesi. Çok eskiden doğuda, çok uzakta bir okyanusta ejderha bir kral, siyah saçlı güzel kızı ile birlikte yaşarmış. Adı Prenses Mai Li olan kız, büyüyüp evlenme çağına gelince kimseyi beğenmemeye başlamış; çünkü zengin ve güçlü değil, dürüst ve cesur bir gençle evlenmek istiyormuş. Bir prenses için böyle bir damat adayıyla tanışmak ve ona güvenmek çok kolay olmayacağından, Mai Li, geceleri ışık saçan parlak inciyi bulan ve kendisine getiren aday ile evleneceğini bildirmiş… Bu tatlı masalı yazıya döken kişi, Betty L. Torre. Resimler ise Carol Inouye’ye ait.

Den Strålende Perlen by Betty L. Torre and Carol Inouye

Den Strålende Perlen by Betty L. Torre and Carol Inouye

 

Kongsdotteren og Røverne, yani Türkçe ‘Kralın kızı Ve Korsanlar, Norveç yerlileri Laponlara (Samer) ait bir halk masalı. Masalı kitaplaştıran ve resimleyenler ise Arnljot Eggen ve Anne Cecilie Røgeberg. Kitap, daha önce resimli kitaplar ile ilgili yazdığım yazıda söz ettiğim metni kısa, resimleri büyük ve ayrıntılı kitaplara güzel bir örnek teşkil etiyor (yazıyı buraya tıklayarak okuyabilirsiniz), Kitaptaki her bir resim iki sayfaya yayılıyor ve her resme sadece üç ya da dört cümle eşlik ediyor. Resimlerin her biri tablo gibi capcanlı renklerle yapılmış ve kimisi gerçekten çok ayrıntılı.

Kongsdatteren og Røverne by Arnljot Eggen & Anne Cecilie Røgerberg

Kongsdatteren og Røverne by Arnljot Eggen & Anne Cecilie Røgerberg

 

Diğer kitapları tanıtmayı başka bir güne bıraksam daha yerinde olacak sanıyorum; çünkü tahmin ettiğimden çok daha uzun bir yazı oldu. Çayım bitti, kediciğim bile dolaptan çıkıp arka odalardan birine kaçtı. Ben de gün ışığını tamamen kaçırmadan evden çıkıp biraz temiz hava alsam iyi olacak.

Çok yakında, yazının ikinci bölümünde görüşmek üzere…

Sevgiler ❤

Cat-Lady

Bir Venedik Masalı: The Glass Heart : a Tale of Three Princesses

pic2Oslo’da karlı bir öğleden sonra… İtalya’da geçen bahar gibi günlerin ardından Norveç’in kışına yeniden alışmaya başladım. Okunacak bir sürü makale beni beklese de yanımda mışıl mışıl uyuyan kedime uyup keyifli bir öğleden sonra geçirmeye karar verdim. Kendime bir fincan kahve yaptım ve yeni bir blog yazısı hazırlamak üzere bilgisayarın başına oturdum.

Venedik gezimi anlattığım yazımın sonunda güzel resimlerle süslenmiş bir Venedik masalına yer vereceğimi yazmıştım. Kitabın adı The Glass Heart: a Tale of Three Princesses’. Bu kitabı geçen sonbahar Londra’nın Kensington semtinde bulunan bir kitapçıdan, başka birçok kitapla birlikte almıştım. Resimlerini beğendiğim için şöyle bir göz atmış, kitabı ayrıntılı bir şekilde incelememiştim. Eve döndükten sonra aldığım kitapları okumaya başladım. Sıra The Glass Heart’a geldiğinde kitabın Venedik’te geçen bir masalı anlattığını ancak farkettim. O zaman, arkadaşım Duygu ile yapacağımız Venedik gezisi daha kesinleşmemişti ve henüz heyecanlı bir hayalden fazlası değildi. İllüstrasyonlara baktıkça Venedik’le ilgili rengarenk hayaller kurmaya başladım. Resimli kitapların en güzel yanlarından biri de bu; yaşı kaç olursa olsun, insana yeni ilhamlar vermesi. Kitabı bitirdiğimde, kapağının birkaç resmini çekip Duygu’ya gönderdim. O da benim gibi çok beğenince aynı kitaptan bir tane daha almaya ve İtalya’da buluşunca ona vermeye karar verdim. Yılbaşını kutlamak için Londra’ya döndüğümde The Glass Heart‘ı birkaç kitapçıda arasam da ancak bir internet dükkanında bulabildim. Şimdi kitapların biri Duygu’da diğeri de bende. The Glass Heart, Venedik’ten alacağım herhangi bir mıknatıslı buzdolabı süsünden çok daha anlamlı bir anı oldu benim için.

pic1
Bu güzel masalı yazan ve resimleyen, İngiliz yazar ve illüstratör Sally Gardner. Gardner İngiltere’nin Birmingham şehrinde doğmuş; ama Londra’da büyümüş. Farklı bir çocukmuş ve diğer çocukların kolayca öğrendiği şeyleri aynı hızda öğrenemediği için çocukluğu boyunca alay konusu olmuş. Disleksik olduğundan okumayı on dört yaşına kadar öğrenememiş. Çektiği okuma zorluğu yüzünden hiçbir okul Gardner’i öğrenci olarak kabul etmek istememiş; ancak ilk kitabını on dört yaşındayken bitirdikten sonra kimse önünde duramamış ve yazar bir daha okumayı hiç bırakmamış. Aldığı sanat eğitimini büyük bir başarı ile tamamladıktan sonra uzun yıllar tiyatroda sahne ve kostum tasarımcısı olarak çalışmış. Şimdi çocuk kitapları yazıyor ve resimliyor. Gardner’in kendisine ait bir internet sitesi mevcut. Yazının sonunda sitenin linki bulunuyor. Dilerseniz bu siteyi ziyaret edip yazarla ve çalışmalarıyla ilgili daha ayrıntılı bilgi edinebilirsiniz.

pic3 Kitabın bendeki baskısı Orion Children’s Books’a ait. Kitap otuz iki sayfadan oluşuyor ve bütün sayfalar büyük ve renkli resimlerle dolu. Hikaye minik Rosie’nin büyükannesine ait camdan bir süs eşyasını kırmasıyla başlıyor. Büyükannesi Rosie’ye kızmak yerine ona kalpleri camdan yapılmış üç prensesin masalını anlatmaya karar veriyor. Hikayeye göre bu üç prenses, suyun üzerine kurulmuş büyüleyici güzellikte bir kentte yaşamaktadırlar. Prenseslerin en büyüğünün kalbi, kendisini fark bile etmeyen bir prens yüzünden kırılır. Ortanca prenses bir gülü sever ve bu gülün kokusu öyle güzedir ki prensesin kalbi bu güzelliğe dayanamaz ve ‘çıt’ diye çatlar. Peki sizce kardeşlerin en küçüğüne ne olacak? En küçük prenses camdan kalbini korumayı başarabilecek mi? Dilerseniz onu da ben anlatarak bu hoş masalın tadını kaçırmayayım ve kitabı okuyup sonunu öğrenmeyi size bırakayım.

Sevgiler

Kaynaklar: www.sallygardner.net/
Fotoğraflar: www.amazon.com/Glass-Heart-Tale-Three-Princesses/dp/184255073X/ref=sr_1_1?ie=UTF8&qid=1424704279&sr=8-1&keywords=the+glass+heart+a+tale

Resimli Kitaplar

kitaplarım

Resimli kitaplar son senelerde çok ilgimi çekmeye başladı. Bunun bir sebebi üniversitede aldığım pedagoji dersleri bir diğeri de illüstrasyonları gerçekten birer sanat eseri olan kitaplarla tanışmış olmam. Eskiden ‘resimli kitap’ deyip geçtiğim kitaplara şimdi başka bir gözle bakıyorum. Bu kitaplardaki resimlerin, yazılı hikayeyle olan ilişkisi kitaptan kitaba değişiyor. Kimi kitaplardaki resimler, metni birebir anlatırken, kimi metindeki eksiklikleri tamamlıyor, kimi hikayeye paralel başka bir hikaye anlatırken kimi kitapla tamamen alakasız görünebiliyor. Bazı resimli kitaplarda hiç metin olmayabiliyor. Bazı kitaplarda resimler sadece iki üç sayfada bir yer alırken, bazılarında bütün sayfayı kaplayabiliyor. Eğer bu ayrıntılara bakmayı okulda öğrenmemiş olsaydım, resimli kitap seçerken metin ve resimlerin ilişkisi çok dikkatimi çekmeyebilirdi. Şimdi bu kitapları hem alırken hem de onları okurken dikkat edeceğim noktalar arttı.

Resimli kitaplar, özellikle çocuklara okunmak amacıyla alınmışsa birer hazine değeri taşıyor. Resimlerin, insana verdiği heyecanın ve güzel duyguların yanında okur için yarattığı başka avantajlar da var. Okuma sırasında, okuyanla dinleyen arasında diyalog başlatma fırsatı vermesi bunlardan biri. Daha kitabı açmadan, sadece kapağına bakarak yapacağımız konu tahminleri, okuma sırasında durup resimlerin renklerinden ve anlattıklarından bahsetmek, hem o kitabı daha büyük bir heyecanla okumaya hem de kitaptan öğreneceklerimizin artmasına olanak sağlıyor.

Resimlerde yer almasına rağmen metinde değinilmeyen her ayrıntı bize hakkında konuşulacak yeni konular sunuyor dolayısıyla da kitap sayesinde öğreneceklerimizin artmasına olanak sağlıyor. Bu sayede aynı kitabı farklı ayrıntılara ve konulara değinerek hiç sıkılmadan bircok kez okumakq, her okuyuşta kitaba başka bir açıdan bakmak ve ondan alabileceğimiz verimi kat kat artırmak mümkün. Özellikle okul öncesi ve ilkokul çağındaki çocuklara kitap okurken başlattığımız bu diyaloglar onların kitaba olan ilgisini arttırdığı gibi okuma esnasında var olan bilgilerini aktif hale getirip hikayeye dahil olmalarını sağlıyor. Kimi araştırmacılara göre, eğlenerek öğrendiğimiz zaman, öğrenme kapasitemiz artıyor. Bir kitap okuma etkinliği elbette okura keyif vermeli, bunun yanında bu keyifli etkinlikten maksimum fayda sağlamak için hazırlık yapmak da çok önemli. Bu hazırlık, yaşa ve anlama kapasitesine uygun kitabı seçmekten, okuma etkinliğinde okuyan ya da dinleyen kişi rollerini paylaşmaya kadar birçok ayrıntıyı kapsıyor.

Resimli kitapların önemli özelliklerinden bir diğeri ise dil öğrenirken kullanılacak harika birer araç olmaları. İster anadilimizi, ister ikinci ya da üçüncü dilimizi öğreniyor olalım, resimlerle desteklenmiş kitaplar okurken hem yeni kelime öğrenme, hem bildiklerimizi pekiştirme hem de hikayenin gidişatını resimlerden tahmin ederek kitabın verdiği mesajı anlama şansımız artıyor. Resimli kitaplar hem kendi kendine okuma, hem yüksek sesle diğerlerine okuma etkinliklerinde hem de okulda öğretmenler tarafından derslerde tema olarak kullanmak için çok avantajlı.

Resimli kitaplar bambaşka bir dünya ve bu kitapları yaratan muhteşem yazarlar ve illustratörler var. Bu blogda zaman zaman bu sanatçılara yer vermeyi ve onları tanıtacak yazılar hazırlamayı planlıyorum. Böylece hem kendim daha çok şey öğrenmeyi hem de bildiklerimi yazıya dökerek bu konuda bir kaynak oluşturmayı umuyorum. Umarım sizler de benimle bu konudaki fikirlerinizi paylaşır, blogda yer almasını istediklerinizi bana yazarsınız.

Sevgiler

Yeşil Parmaklı Çocuk

Tistou les Pouces Verts

Yeşil Parmaklı Çocuk Tistu’yu duydunuz mu? Hani şu dünyaca ünlü Fransız yazar Maurice Druon’un çocuklar için yazdığı, büyüleyici güzellikteki hikayenin kahramanı olan Tistu’yu… Bir şiir naifliğindeki bu romanı okuduysanız, eminim Tistu’yu unutamamışsınızdır.

Noel tatilinde yaptığım aile ziyareti sırasında, Dilek Ağacı ile nasıl karşılaştığımı bir önceki yazımda anlatmıştım. Yeşil Parmaklı Çocuk’u da aynı şekilde annemin kitaplarının arasında buldum ve çok sevindim. Kitabın bendeki baskısı 1984 yılında Can Yayınları Çocuk Dizisi tarafından yapılmış ve kitabın tam adı ‘Yeşil Parmaklı Çocuk’. Fransızca’dan dilimize Ela Güntekin çevirmiş. Resimleriyse, ünlü illüstratör Michel Gourlier’e ait. Google’da yaptığım küçük bir araştırmayla kitabın Can Çocuk Yayınları tarafından ‘Yeşil Parmaklı Tistu’ adıyla hala basılmakta olduğunu gördüm ve çok sevindim. Bu yeni baskının çevirisi Esra Özdoğan’a, resimleriyse Mustafa Delioğlu’na ait. Kitapla ilgili bir tanıtım yazısı yazmaya karar verdiğimde, hikayeden aklımda kalanlarla dijital bir resim hazırladım. Sıra yazı yazmaya geldiği zaman kitabı yeniden okumam gerektiğini farkettim. Bitirdigimde o kadar etkilenmiştim ki, hissettiklerimi kelimelerle tarif etmem çok zor.

İlk tanıştığında Tistu’nun ne kadar özel bir çocuk olduğunu, kitap sayfalarını çevirdikçe onu nasıl sevmeye başlayacağını kestiremiyor insan. İlk karşılaşmanızda diğerlerinden tek bir farkı olmadığını düşündüğünüz insanların, tanıdıkça nasıl eşsizleştiklerini, zamanla onlara nasıl bir sevgiyle bağlandığınızı düşünün. İşte küçük Titsu’cuğa da böyle bağlanıyor insan. Yaşama dair sorduğu sorular, bulduğu cevaplar ve bu cevaplarla birlikte yaptığı seçimlerle dünyayı daha güzel hale getirmeyi amaçlayan, dokunduğu her şeyi güzelleştiren bir çocuk, yeşil parmakli Tistu.

Kitap ilk kez 1957 yılına basılmış ve o zamandan bu yana dünyanın dört bir yanında binlerce insan tarafından okunarak çocuk klasiklerinden biri haline gelmiş. Yeşil Parmaklı Çocuk’un, yazarın tek çocuk kitabı olmasına hayret etmedim; çünkü hikaye o kadar zengin ki, Druon’un anlatmak istediği her şeyi bu tek hikayeye sığdırmış olabilebileceğini düşündüm. Bir çocuk kitabı düşünün ki, okulda başarı gösteremeyen, diğerlerine benzemediği için endişelenen aykırı bir çocugun, içindeki cevheri keşfederek ve kullanarak, haksızlıkları, yanlışlıkları, çirkinlikleri nasıl tek dokunuşla değiştirebildiğini anlatsın. Varlığımıza, kimliğimize, sevgiye, aileye, düzene, savaşa ve barışa, umuda, güzelliğe, yaratıcılığa, özgürlüğe, yaşama ve ölüme dair sorduğumuz sorulara değinsin ve bunları yüz on sayfaya sığdırıp üstüne üstlük şiirsel bir güzellikle anlatmış olsun. İşte böyle bir kitap Yeşil Parmaklı Çocuk. Yazarın onun hikayesini şekillendirirken hissettiği heyecan ve coşku, adeta satır aralarından sızıp, güzel bir müzik eseri gibi ruhunuzu sarıyor.

Kendisi küçük, kalbi kocaman Tistu’nun hikayesi, çocuğu olan, çocuklarla çalışan, güzel kitaplar okumayı seven herkesin okuması gereken bir hikaye. Benim içimde o kadar güzel duygular uyandırdı ki, kitabın kapağını kapatıp masanın üzerine bıraktığımda, onun o haliyle bir gül goncasına benzediğini düşündüm. Henüz açmamış, yeşil ve zarif sapının ucunda rengini bilmediğimiz, ama bize taptaze renklerin, mis gibi kokuların, kat kat birbirini kucaklayan ipeksi taç yapraklarının sözünü veren, umutla dolu bir gül goncası… Öyle ya, her okuduğunuzda içinizde güller açtıracağını bildiğiniz bir kitap, taze bir goncaya benzemez de neye benzer? Belki de Tistu’nun yeşil parmakları, kalbime uzun zaman önce dolmuş ve orada sessizce uyanmayı bekleyen tohumlara değmiştir. Eminim hepimizin içinde açmayı bekleyen rengarenk çiçekler var. İzin verin Tistu onlara dokunsun. Belki bir gün bu tazecik çiçekler birleşip, dünyamızı bir cennet bahçesine çevirir.

Sevgiler

tistuonkapak

tistuarkakapak

Dilek Ağacı

Dilek Ağacı ile yıllardır defalarca yeniden başlayan ve bir türlü mutlu sona ulaşamayan enteresan bir ilişkimiz vardı. Noel tatilinde ailemi görmek için Türkiye’ye gittiğimde, onunla tekrar karşılaşacağımı bilmiyordum. Bir akşam minik yeğenim Deniz’e okumak için kitap ararken annemin çalışma odasında yeniden karşıma çıktığında zaman tünelinden geçip çocukluğuma geri döndüm sanki. Gözümde yüzlerce anı canlandı. Geçtiğimiz asırda okuduğum onlarca şahane kitabın arasında Dilek Ağacı bütün esrarıyla duruyor, yıpranmış kapağı ve sararmış sayflarına sinmiş eski kitap kokusu beni, o sonu hep sır olarak kalmış hikayeyi okumaya davet ediyordu. Bu sebeple ilk blog yazım, sekiz yaşındayken okumaya başlayıp nihayet geçen ay bitirebildiğim bu enteresan kitapla ilgili olsun istedim.

Dilek Ağacı, hem adı, hem kapak illüstrasyonu hem de ilk sayfalarındaki anlatımıyla aklımda hep bir rüya gibi kalmıştı. Anlattığı hikayenin sonunu asla öğrenemediğim için de bu kitap benim için esrarını hep korudu. Annemin kitaplığındaki son karşılaşmamızda onu bu kez bitirmeye karar verdim. Kitapları çok seven Deniz de o akşam okumak için Dilek Ağacı’nı seçtigi için yine en baştan okumaya başladım. Yaklaşık elli sayfa kadar okuduktan sonra Deniz’in uykusu geldi ve tam da tahmin ettiğiniz gibi kitap yine yarım kaldı; ancak bu defa kendime verdiğim sözü tuttum ve başını unutmaya fırsat vermeden, bu rüyaya benzer hikayenin tamamını okumayı başardım. Annem, bloga koymak üzere kitabın ön ve arka kapak fotoğraflarını çektiğimi görünce, onu bana vermek için ısrar etti. Bu fikir önce aklıma yatmadı. Sanki Dilek Agacı’nı kökünden söküp ait olmadığı bir yere dikecekmişim gibi geldi. Onu yerinden edip sonra da hakkettiği gibi bakamayabileceğimi düşünüp ikilemde kalsam da annemin de ısrarıyla, kitap benimle uzun bir yolculuk yaparak Oslo’ya kadar geldi. Şimdilerde yeni yerine alışmış gibi görünüyor. Kendisi gibi çocuklara adanmış yüzlerce güzel kitabın arasında, köklerini salmaya başlamış ve yeniden okunmak üzere seçilecegi günü bekliyor.

Seksen sayfalık bir kitap olan Dilek Ağacı, Nobel ödüllü Amerikalı yazar William Faulkner tarafından 1927 yılında yazılmış; ancak basılmak için 1964 yılına kadar beklemesi gerekmiş. Yazarın çocuklar için yazdığı tek kitap olan Dilek Ağacı’nın düşsel hikayesi birçok kişi tarafından Alice Harikalar Diyarında’ya benzetilse de, bence bu güzel hikayelerin farkları benzerliklerinden daha fazla. Biz yetiskinler, sahip olduğumuz uzun hayat tecrübesi yüzünden karşımıza çıkan her şeyi önceki tecrübelerimizle karşılaştırıp sınıflandırmayı seviyoruz. Ben Dilek Agacı’na ilk kez çocuk gözlerle bakma şansını yakaladığım için onun diğer kitaplara benzetip sınıflandıramıyorum.

Hikaye, Dulcie’nin doğum günü sabahı hiç tanımadığı Maurice (Moris) adlı bir çocuk tarafından uyandırılmasıyla başlıyor. Kızıl saçları ve sarı benekli gözleriyle tuhaf bir çocuk olan Maurice, daha ilk sayfalarda, hem Dulcie’ye hem de biz okurlara o günün ne kadar ilginç ve mecara dolu geçecegini hissettiriyor. Dilek Ağacı’nı aramak üzere birlikte çıktıkları yolculukta onlara eşlik edenler, yol boyunca karşılaştıkları insanlar ve diğer varlıklar bu tuhaf masala tuhaflık katıyor.

Kitabın bendeki baskısı Can Yayınları Çocuk Dizisi’ne ait. En son ne zaman basıldığını bilemiyorum; ama internete şöyle bir göz atınca, dünya genelinde ne kadar nadir bulunan bir kitap olduğunu farkettim. Yine de okumamış olanların, kitabı sahaflarda kolayca bulabileceklerini düşünüyorum.

Benim dileğim, Dilek Ağacı’nın çocuk edebiyatını seven bizleri bu blog sayesinde bir araya getirmesi. Eğer siz de bu ilginçliklerle dolu kitabı okuduysanız lütfen bana bir iki satır yazmaktan çekinmeyin. Kim bilir belki dileğim gerçek olur?

Sevgiler

dilekonkapak

dilekarkakapak

Maurice