Norveç’ten Bir Kış Masalı

Yeni yılın ilk ayından merhaba,

Öncelikle, 2025’in hepimiz için sağlık, sevgi, mutluluk ve huzur dolu bir yıl olmasını diliyorum. Umarım bu yıl, kalplerimizde sakladığımız en güzel dileklerin gerçekleştiği, verimli, neşeli ve ışıltılı bir yıl olur.

Üç aylık bir aradan sonraki ilk buluşmamız yeni yıla denk geldiği için, konumuz bu güzel kış günlerine dair sıcak bir masal olsun istiyorum. Hatırlarsanız bir önceki yazımızda Selanik’e özgü bir efsaneyi paylaşmıştık. Aslında ondan sonraki ilk konuğumuz, Küçük Deniz Kızı olacaktı. Ancak, onun acıklı öyküsünün, yılın bu içimizi karın aydınlığına ve pırıltısına açmak istediğimiz soğuk dönemi için biraz ağır kaçacağına karar verdim. Bu sebeple de 2025’i Norveç’te pek sevilen bir masal olan Noel’i Unutan Küçük Köy masalı ile karşılamamızın daha yerinde olacağını düşünüyorum.

Orjinal adı “Den Vesle Bygda Som Glømte At Det Var Jul” olan masalımız Norveç’te oldukça sevilen, okullarda, noel etkinliklerinde anlatılan, tiyatro sahnelerine ve ekranlara taşınmış bir masal. Ünlü yazar, şair ve oyun yazarı Alf Prøysen (1914–1970) tarafından kaleme alınan bu kısa eser hem çocuklara hem de yetişkinlere hitap ediyor.

Alf Prøysen, çocukluğunu ve gençliğini bir çiftlikte geçirmiş, Norveç’in köy yaşamından esinlendiği birçok eser vermiş sevilen bir yazar. Doğup büyüdüğü yörenin konuşma dilini eserlerine taşıyan Pøysen, Norveç’in kırsal bölgelerindeki yaşamla birlikte insan ilişkilerine dair gözlemlerini eserlerine içten ve akıcı üslup ile aktarmayı başarmış. Yaşamı boyunca yalnızca çocuk edebiyatına değil, genel olarak Norveç kültürüne olan katkıları sebebiyle, bu toprakların yetiştirdiği en değerli sanatçılardan kabul ediliyor. Umarım onun bloğumuz için seçtiğim bu tatlı masalıni seversiniz. Onu orjinal dilinde okumayı tercih edecek olanlarınız için ilgili linki yazının sonuna ekleyeceğim.

Yakında yeniden görüşmek dileği ile…

Sevgiler,

Eylem Rosseland❤️


Den Vesle Bygda Som Glømte At Det Var Jul

Yüksek bir tepenin yamacında kendi halinde küçük bir köy vardı.

Bu köyde yaşayan insanlar tıpkı diğer köylerdeki insanlar gibiydi. Bazıları büyük, bazıları küçüktü; bazıları çalışkan, bazıları tembeldi; bazıları balık köftesini kıymadan yapılan köfteden daha çok sever, bazıları ise kıymadan yapılan köfteyi balık köftesine tercih ederdi. Yani oldukça farklıydılar, ama bir konuda hepsi birbirine çok benziyordu: Hepsi korkunç derecede unutkandı ve hepsi aynı anda en tuhaf şeyleri unutabiliyordu.

Bir seferinde ayakkabı giymeyi unutmuşlardı. Yaz boyunca hava çok sıcak olduğu için herkes yalınayak dolaşmıştı. Sonbahar geldiğinde ise ayakkabı giymeyi tamamen unutmuşlardı. Birbirlerine:

“Ah, ne kadar soğuk oldu!”

“Eğer hava daha da soğursa nasıl dayanacağız, bilmiyorum”.

“Kar yağarsa, durum daha da kötü olacak.” dediler.

Sonunda kar yağdığında, yalınayak dışarı çıkıp, “Aman tanrım, bugün gerçekten çok soğuk!” dedikten sonra öylece üşümeye devam ettiler.

Bir gün, köy yolunun kavşağında iki kadın ayakları donarak sohbet ediyordu. O sırada bir çocuğun demirciye ata neden nal takıldığını sorduğunu gördüler. İşte tam o anda kadınlar, ayakkabı giymeyi unuttuklarını anladılar. Hemen evlerine koşup ayakkabılarını giydiler. Sonra biri doğuya, diğeri batıya giderek, herkese ayaklarının neden üşüdüğünü anlattılar. Böylece köydeki herkes ayakkabılarını giydi.

Başka bir sefer de yemek yemeyi unuttular. Günlerce hiçbir şey yememişler, sonunda hepsi birden hastalanmışlar; yataklara düşmüş ve doktoru çağırmak zorunda kalmışlardı. Ancak doktorun kendisi de yemek yemeyi unuttuğu için diğerleri kadar hasta olmuştu.

Bir gün doktor, ağzında bir peynir parçası olan bir fare yavrusu gördü. İşte o anda, yemek yemeyi unutmuş olduklarını anladı. Ayağa kalktı, yemek yedi ve sonra köydeki tüm hastaları ziyaret ederek, “Sadece yemek yemeyi unutmuşsunuz.” dedi. Böylece herkes yataktan kalktı, yemek yedi ve tekrar sağlığına kavuştu. Bundan daha kötüsü ise, Noel’i unuttukları zamandı.

Noel arifesi geldiğinde köyde kimse evini temizlememiş, yeni perdeler asmamış, hiç kimse evine bir Noel ağacı getirmemişti. Mağaza vitrinlerinde tek bir Noel Baba maskesi bile yoktu. Okuldaki çocuklar ise Noel şarkıları yerine “Gel, ey güzel Mayıs” şarkısını söylüyordu. Köydeki kurabiye kutularının hiçbirinde tek bir kurabiye veya çörek yoktu.

Köyün en tepesinde, ormanın hemen kıyısındaki küçük bir kulübede küçük bir kız sürekli düşünüp durmaktaydı. Henüz beş yaşında olduğu için normal zamanlarda zıplar, oynar, güler ve neşe içinde vakit geçirirdi. Ama şimdi yalnızca düşünüp duruyordu. Böylece ormana gitti ve küçük çam ağaçlarına bakmaya başladı.

“Yine bir şeyi unuttuk” dedi kendi kendisine. “Bir şey var, sanki küçük bir çam ağacı ile ilgili, ama ne olduğunu tam olarak hatırlayamıyorum.”

Sonra eve gidip bir makasla biraz saman kâğıdı buldu. “Bu makasla ilgili de bir şey var,” diye düşündü küçük kız, “Ama ne olduğunu hatırlayamıyorum.”

Ardından ahıra gitti ve babasının tavana, farelerin ulaşamayacağı bir yere asmış olduğu buğday demetini gördü.

“Bu buğday demetiyle ilgili de bir şey var sanki,” diye düşündü. Orada durdu, şöyle bir etrafına bakınca uzun bir sırık gördü. Bu sırık Noel için hazırlanmış buğday demetini asmak için kullanılırdı. İşte o anda, küçük kız Noel’in yaklaştığını hatırladı!

“Ah, bugün Noel arifesi, bugün Noel arifesi!” diye bağırarak annesiyle babasına haber vermek için eve koştu, ama içeride kimse yoktu.

“Ah, bütün köye Noel’in yaklaştığını nasıl haber vereceğim? Herkese Noel arifesinin bugün olduğunu nasıl söyleyeceğim?” dedi kız.

Uzun sırığı alıp buğday demetini tepesine takmaya çalıştıysada başaramadı. Sonra ne yapması gerektiğini anladı! Bayrak direği! Buğday demetini bayrak direğine asacaktı!

Küçük kız bunu başardı. Buğday demetini bayrak direğine asmasından hemen sonra, en yüksek çam ağacının en tepesindeki dalından küçük bir baştankara kuşu uçtu ve kar dallardan aşağıya dökülmeye başladı.

“Nereye gidiyorsun, nereye gidiyorsun?” diye cıvıldadı, dalların arasında yarı uyur halde oturan diğer baştankaralar.

“Noel geldi, Noel geldi. Küçük kız buğday demetini astı!” dedi minik bir baştankara. “Biz de geliyoruz, biz de geliyoruz!” diye şakıdı diğer baştankaralar ve hep birlikte havalandılar.

“Nereye gidiyorsunuz, nereye gidiyorsunuz?” diye sordu telefon tellerine tüneyen serçeler.

“Noel geldi, Noel geldi! Küçük kız buğday demetini astı!” diye şarkı söyledi baştankaralar.

“Biz de geliyoruz, biz de geliyoruz!” diye öttü serçeler ve bir anda hep birlikte telefon tellerinden uçtular. Öyle ki telefon santralinde çalışan kadınların kulakları çınladı.

Tam o sırada, bahçede bulunan kuşburnu çalılarındaki bayağı şakrak kuşlarının hepsi birden havalandı.

Telefon santralinde çalışan kadınlar kuşların nereye gittiğini görmek için pencereye koştular ve bayrak direğindeki buğday demetini gördüler. Sonra hemen tüm köye telefon etmeye başladılar. Herkese Noel’in yaklaştığını unutmuş olduklarını söylediler.

Köydeki herkes telaşla işe koyuldu. Kimisi hamur işi yaptı, yemek pişirdi, evi temizledi ve yeni perdeler astı. Kimisi ormana gidip bir Noel ağacı buldu, daha önce sakladıkları hediyeleri paketledi ve kimisi de pencerelerine Noel yıldızları astı.

En sonunda köydeki herkes, marangozun Noel hazırlıkları sırasında yaptığı devasa küvete tırmandı ve topluca suya atlayarak temizlendi. Tam herkes banyosunu bitirip temiz giysilerini giydiğinde, köyün en tepesindeki evde küçük kızın annesi, onun saçına kırmızı bir kurdele bağlamaktaydı.

İŞTE TAM O ANDA KİLİSE ÇANLARI ÇALDI VE NOEL GELDİ.

Alf Prøysen

Kaynaklar:

https://www.kreativhverdag.no/2017/12/03/vesle-bygda-glemte-jul-alf-proysen/

https://snl.no/Alf_Prøysen

Kağıttan Gemi



Merhaba,

Dolunayın parlak pullarının dökülerek lacivert sulara karıştığı ve dalgalarla birlikte yanıp söndüğü bir gece hayal etmenizi istesem? Bir de bu gecenin içinde sessizce süzülen büyük güzel bir gemi… Şöyle beyaz kremayla süslenmiş bir düğün pastasına benzeyen, kat kat ve içinde eğlenceler, apoletli kaptanlar, dans eden balerinler, oyunlar ve müzikler olan bir gemi… Ona biraz yaklaşıp dikkatlice bakarsanız, on birinci kattaki havuzla restoranın arkasında kalan ahşap döşemeli geniş güvertede oturmakta olan beni görebilirsiniz. Gece ilerlediği için bardaklar boşalmaya, sohbet eden yolcular burayı tek tek terk etmeye başladılar. Arka masalardan gelen tek tük neşeli kahkaha sessizliği kırsa da rüzgar onları kocaman ağzıyla çabucak avlayıp yutuyor. Geriye kalan birkaç sessiz yolcu ve ben dalgalar arasında yolunu arayan bu kağıttan gemide oturmuş mehtaba bakarak geçmişten geleceğe doğru ettiğimiz yolculuğu düşünüyoruz. Evet, zaman karada sanki bir noktadan diğerine ilerlerken burada adeta gecenin içinde genişliyor, uzuyor, esneyip yuvarlanmaya başlıyor. Çocukluğumuz, gençliğimiz, anlarımız, anılarımız ve öykülerimiz karışıp adeta helezonik bir şekilde kıvrılarak sonsuz gibi görünen denizde  uzayıp gidiyor.

Özenle kesip biçerek üzerime güzelce oturttuğum sorunsuz ve uyumlu gemi yolcusu rolüm böyle anlarda biraz potluk yapmaya başlıyor. Diğer yolcularla birlikte eğlencelere katılmak ideal bir seçim gibi dursa da konuk olduğum topraklarda kulağıma çalınan eski hikayeleri düşünmeden edemiyorum. Aslında onları kaybetmeden size anlatabilmek için küçük bir cam şişenin içine doldurmuştum. Efsunları kaçmasın diye kapağı sıkıca kapatmayı da unutmamıştım. Sihirli şişeyi açıp içindekilerin ilkini burada yazıya dökmek için zamanın yoldan çıktığı böyle bir andan daha iyi bir fırsat bulabilir miyim diye soruyorum kendime. Cevabım belli. Gelin bu güzel mehtaplı gecenin hakkını vermek için birlikte Ege Denizi’nin berrak sularına dair mitolojik bir öyküye dalalım. Ne dersiniz?



Theseus ve Minotaurus Efsanesi

Atina’nın görkemli krallığında hüküm süren Kral Aigeus (Kral Ege), iki kez evlenmesine karşın çocuk sahibi olamamıştı. Bu durum, krallığın geleceği için büyük bir endişe kaynağıydı. Aigeus, soyunu sürdürecek bir evlat özlemi içindeydi ve bu sebeple bir kahine danıştı. Kendisine verilen öğütü tam olarak anlayamamıştı; ama dönüş yolunda Troizen’e uğradı.

Aigeus Troizen’de Kral Pittheus’un kızı güzeller güzeli Aithra’yı gördü ve ona gönül verdi. Aithra bu birliktelikten, hamile kaldı ancak Aigeus’un orada onunla kalması mümkün değildi. Atina’ya geri dönmeden önce altın sandaletleriyle kılıcını ağır bir kayanın altına saklayarak, “Oğlum bu kayayı kaldıracak kadar büyüyüp güçlendiği zaman ona benim soyumdan olduğunu anlatabilirsin. Bu emanetleri alarak bana gelirse onu tanımam mümkün olur” dedi. Theseus büyüdü, güçlü kuvvetli bir delikanlı oldu. Zamanı geldiğinde ağır kayayı kaldırıp babasının eşyalarını alarak Atina’ya doğru yola çıktı. Korkusuz bir yiğit olduğundan yol boyunca birçok tehlikeli yaratıkla karşılaşmasına rağmen hepsini yendi ve babasının memleketine bir kahraman olarak ulaştı.

Öte yandan, Girit’te hüküm sürmek isteyen Minos (Zeus ve Europe’nin oğlu), kardeşleriyle taht kavgasına tutuşmuştu. Hükümdarlığı hak eden kişinin kendisi olduğunu, bu sebeple tanrıların da onu desteklediklerini kardeşlerine göstermek istemekteydi. Bunun için denizler tanrısı Poseidon’dan kendisine kocaman, güçlü bir boğa vermesini istedi. Poseidon, Minos için beyaz köpüklü dalgalardan bembeyaz, muhteşem bir boğa yarattı. Ancak bir şartı vardı. Minos’tan onu kendisi için kurban etmesini istiyordu. Minos hem kendi gücünü hem de tanrılar tarafından kutsanışını simgeleyen bu boğayı Poseidon’a kurban etmeyi kabul etti. Böylece bu boğa sayesinde istediği güce erişti. Ancak hayvanı o kadar beğenmişti ki öldürmeye bir türlü kıyamadı. Onun yerine sıradan bir boğayı kurban etmeyi seçti. Poseidon, bu ihaneti çabucak farkederek çok öfkelendi. Kral Minos için onun isteğine karşı gelmenin cezası ağır olacaktı. Poseidon, intikamını almak için aşk tanrısı Eros’tan yardım istedi ve Minos’un karısı güzel Pasiphae’e bir büyü yaptı.

Pasiphae, bu güçlü büyünün etkisinde, beyaz boğaya aşık oldu. Ondan bedeni insan, kafası boğa olan vahşi bir canavar dünyaya getirdi. Bu korkunç varlığa Minos’un boğası anlamına gelen Minotaurus adını verdiler. Boğa adam, hem kralın hem de Girit halkının hayatını bir kabusa çevirdi; çünkü etrafındaki herkese zarar vermeye başlamıştı. Onu kontrol etmek mümkün değildi. Bu nedenle, Minos, Minotaurus’u gözden uzak tutmak ve kontrol altına almak için bir çözüm arıyordu. Mimarı Daidalos’un yardımıyla, girenin bir daha içinden çıkamayacağı büyük, karmaşık bir labirent inşa etmeye karar verdi. Saldırgan bu labirente hapsedilecek, böylece verdiği zarar kontrol edilebilecekti.

Atinalılar Giritlilerle ile bir anlaşmazlığa düşmüş, haksız çıktıkları için ceza olarak her yıl olarak Atina’daki en güzel yedi genç kız ile erkeği yemesi için Minotor’a kurban olarak göndermek zorunda kalmışlardı. Kurbanları götüren gemi, siyah yelkenleri olan bir gemiydi. Atina’da babasına kavuşan ve pek sevilen prens Theseus, Minotaurus’u öldürüp, bu kurban işine bir son vermek istemekteydi. Aigeus, onu bu karardan vazgeçiremeyeceğini anlayınca gitmesine bir şartla razı oldu. Oğlu Minotaurus’u öldürmeyi başarabilirse, Atina’ya dönerken, siyah değil beyaz yelkenler açacaktı. Böylece kral onun sağ olduğunu, eve iyi haberlerle döndüğünü uzaktan görebilecekti.

Theseus ile diğer kurbanlar, Girit’e vardıklarında labirente götürüldüler. Minos’un kızı Ariadne, kurbanlar arasında Theseus’ u görüp ona aşık oldu. Yarı kardeşi olan Minotaurus’un onu öldürmesine gönlü razı değildi. Labirentte yolunu kaybetmemesi ve oradan sağ çıkmasına yardım etmek için Daidalos’un önerisiyle Theseus’a bir makara iplik verdi. Delikanlı ipliği labirentin girişine bağlayacak, dönerken de onu takip ederek çıkışı kolayca bulabilecekti. Theseus, labirente girdiğinde Minotaurus ile başa baş bir savaşa girdi. Cesareti ve kararlılığıyla onu öldürdü, ipi takip ederek labirentten çıktı. Hayatlarını kurtardığı diğer gençlerle birlikte kendisini seven prensesi yanına alıp Atina’ya doğru yola çıktı; ancak dönüş yolunda babasına söz verdiği gibi beyaz yelkenleri açmayı unutmuştu. Geminin siyah yelkenlerini gören Kral Aigeus, oğlunun öldüğüne inandı. Bu acıya dayanamayacağı için kendisini oracıkta denize attı. Efsaneye göre, Kral Aigeus, yani Kral Ege’nin trajik bir biçimde can verdiği bu sular Ege Denizi adını aldı.


Yine bir blog yazısının daha sonuna geldik. Atina ve Minos uygarlıkları döneminde geçen öykümüz aslında farklı anlatıcılar tarafından değişik örnekleri aktarılan türden. Ben onu size gemi yoculuğumun ilk durağı olan ve babamın köklerinin uzandığı Girit’te öğrendiğim şekliyle anlatmak istedim. Yazının sonuna anlatıyı ve karakterleri daha ayrıntılı bir biçimde ele alan ve benim kaynak olarak faydalandığım iki kitap ile bir internet sitesinin linklerini ekleyeceğim. İçi öykü dolu büyülü şişeyi çok yakında, Oslo’daki evime döndüğümde yeniden açacağım. Bakalım içinden çıkan ilk efsane hangisi olacak? O zamana dek kendinize iyi bakın.

Sevgilerimle, ❤️

Eylem Rosseland

Kaynaklar:

Mitoloji Sözlüğü – Azra Erhat

https://www.amazon.com/Mitoloji-S%C3%B6zl%C3%BC%C4%9F%C3%BC-Turkish-Azra-Erhat/dp/975140391X

Yunan Mitolojisi – Karl Kerényi

https://www.amazon.com.tr/Yunan-Mitolojisi-2-Cilt-Tak%C4%B1m-Kahramanlar/dp/6050206279/ref=sr_1_1?crid=9P131G2LYO21&dib=eyJ2IjoiMSJ9.Fl-bXtP_h8FPrP0bQ5B_xbLRAAEk-hI42t9DtndNrF5BelsebOwenBrM48kDavKMB4d8NdZFSl6TzDkVen-uoFPs6bbzwLcKeecceHzKpKhMXvNE_1UghYdPH7tMGWxr7NyiUcI2AeB5hi1MU9yePFZphugjojyXJMpCvw_MQ_g9hQh8m5bBQ8F5OjX54AQcJl3TSfK_FRbsuQnfKWd3xwuVUwdS9BWunNLFijjdrgvofOJywb-75vwUgp1156-RzArkZ4wp49nxJ0z3nwknRNRNY_cbuzywUw5HdsUO7dI.GkA40Xe5zJMo-MY6w2Wh6VLTQMXHGu5AX-jjWeIMrbI&dib_tag=se&keywords=yunan+mitolojisi&qid=1722616661&sprefix=Yunan+mi%2Caps%2C90&sr=8-1

The Myth Of Theseus And The Minotaur

https://meet-the-myths.com/greek-mythology/theseus-and-the-minotaur/

Soğuk Denizlerden Gelen Sıcak Bir Masal

Selkie


“Denizlere dönmeliyim yine, ıssız denizlere, göklere 
Bütün istediğim bir gemi ve yol gösteren bir yıldız 
Vuran çark, rüzgarın şarkısı, titreşen beyaz yelkenlerle
Denizin yüzünde sisli bir şafak, bir şafak istediğim yalnız 

Denizlere dönmeliyim yine, dalgaların çağrısına
Öyle hoyrat, öyle saf bir çağrı ki karşı konulmaz ona 
Bütün istediğim rüzgarlı bir gün, uçan bulutlar
Savrulan köpükler, serpintiler ve martıların çığlığı 

Denizlere dönmeliyim yine, o başıboş hayata 
Rüzgarın bıçak gibi keskin estiği
martıların ve balinaların yoluna 
Bütün istediğim neşeli bir öykü
gülen bir denizci yoldaştan
Ve sakin bir uykuyla tatlı bir rüya uzun yolculuğun sonunda”

John Masefield (1878-1967)


This image has an empty alt attribute; its file name is IMG_5497-1018x1024.jpeg


Merhaba,

Yoğun denilebilecek bir dönemden sonra yavaş ve güneşli tatil günlerine yaklaşmaya başladık. Hava pek sıcak değil; ama yine de tatlı ve aydınlık bir Cuma sabahına uyandık. Araladığım pencereden içeriye pırıl pırıl taze bir gün sızmakta. Minik, puantiyeli kedi Josefine Bonbon yanımda, tıpkı çikolata damlalarıyla yapılmış kocaman bir çörek gibi kıvrılmış uyuyor. Bargamut ve kamelya çaylarını karıştırarak demlediğim aromalı çayımı yıllar önce İzmir’den aldığım incecik camdan yapılmış fincanıma doldurdum. Keşke şu anda oturma odamı dolduran serin sabah dinginliği ekrandan geçip sizin mekanınıza da yayılabilse diye geçiriyorum içimden. Bir yazı üzerinden içimizi ısıtacak sıcak çayı veya şahane güzellikte leopar desenli bir ev kedisini paylaşamasak da, artık onlar kadar keyifli bir masal filminden, Denizin Şarkısı’ndan söz etmeye hazırız bence.

Denizin Şarkısı aslında iyi bilinen, Oscar ödülüne aday olmuş bir film. Öyle ki onu bana yıllar önce çocuk edebiyatı veya animasyon filmlerine özel bir ilgisi olmayan fakat sinemaya tutkun bir tanıdığım önermişti. Buna rağmen, o zamandan beridir, okulda birlikte izlediğimiz öğrencilerim de dahil olmak üzere, filmi daha önceden bildiğini söyleyen birine hiç rastlamadım. Tıpkı izledikten sonra beğenmediğini dile getirene rastlamadığım gibi… Yoğun duyguların, mitolojik öğelerin, sıcak ilişkilerin, küçük ayrıntılarla ve el emeği görsellerle bir dantel gibi örülerek işlendiği böyle özel bir filme burada yer vermemenin haksızlık olacağını düşünüyorum. Bu sebeple bu blog yazısını filme, bir dahakini de ona esin kaynağı olan eski bir hikayeye ayırmak istiyorum. Umarım severek okursunuz.




Denizin Şarkısı


Orjinal adıyla Song of the Sea, yönetmenliğini Tomm Moore’un üstlendiğive senaryosu yine Tomm Moore ve Will Collins’e ait, 2014 yapımı modern bir animasyon filmi. Hikaye, İrlanda kıyılarında, Ben ve Saoirse adlı iki küçük kardeşin babalarıyla birlikte yaşadıkları şirin bir deniz fenerinde başlar. Annelerini Saoirse’nın doğumu sırasında kaybetmişlerdir. Onun sevgisini ve sıcaklığını tadamamış olan kızcağız sesini bulamamış ve altı yaşına gelmesine rağmen hiç konuşmamış bir çocuktur. Babaları eşinin kaybı sebebiyle yaşadığı acıyı bir türlü atlatamaz. Ben ise bu kayıpla birlikte sudan korkmaya başlamıştır. Annesinden geriye kalan iki değerli armağana tutunmaktadır. Birisi onun anlattığı öyküler, diğeri de denizin şarkısını dinleyebilmesi ona verdiği bir deniz kabuğu… Yaşadıkları sakin hayat, Saoirse’nın büyükannesi tarafından gizlenmiş sihirli bir mantoyu keşfetmesiyle sarsılır. Ortaya çıkan sırlar onları önce şehre, sonra perilere ve en sonunda da aslında bir Selkie, yani sihirli kürkü sayesinde istediğinde bir insana veya fok balığına dönüşebilen özel bir varlık olan annelerinin hikayesine götürür. Annesi gibi bir Selkie olduğunu öğrendiğimiz minik Saoirse, denizin şarkısını söylemek ve dalgalara kavuşmak için bir yolculuğa çıktığında, Ben kız kardeşini bırakamaz ve büyük bir cesaretle onunla birlikte merak ve tehlike dolu bir maceraya atılır.

Ben ve Saoirse bu macera boyunca, İrlanda efsanelerinde ve masallarında yeri olan birçok doğa üstü varlıkla karşılaşırlar. Her karşılaşma, kendi kimliklerini ve etraflarındaki gizemli dünyayı anlama konusunda onlara yardımcı olur. Böylece annesinin kaybıyla yaşadığı travmayı atlatamamış olan Ben kardeşine olan sevgisini, bağlılığını ve gereksinimini daha derinden hissedebilmeye ve bu duygularını gösterebilmeye başlar. Ben ve Saoirse’nın yolculuğu aynı zamanda duygusal bir yolculuktur. Bu süreçte acıları iyileşmeye, korkuları azalmaya ve aralarındaki kardeşlik bağı derinleşmeye başlar.

Filmin en çarpıcı özelliklerinden biri olan resimlerin güzelliğinin altını çizmek istiyorum. İrlanda kültüründe yeri olan şahane motiflerle süslenmiş görüntüler filme özgünlük katmış. İzlediğiniz her sahnenin titizlikle işlenmiş olduğunu görebiliyorsunuz. Özenle seçilmiş renkler, ilginç folklorik desenler, ninniye benzeyen yumuşak ve rüyamsı müziklerle desteklenerek hikayenin halihazırdaki duygusal derinliğine yeni boyutlar ekliyor ve onu izleyiciyi kucaklayan, büyülü bir deniz masalı haline getiriyor. İrlanda’nın efsanelerinin ve masallarının zengin dokusuyla işlenen evrensel konular filmi her yaş grubundan izleyici için çekici hale getiriyor. Okulda tüm sınıfla birlikte izlerken, göz yaşlarını tutamayan öğrencilerim olduğunu hatırlıyorum. Bir çocuğun en büyük korkularını ve endişelerini ustaca işleyen yönetmen, şefkatli ve zarif anlatımıyla her yeni yaşta ve her yeni hayal kırıklığıyla üstüne bir kilit daha vurduğumuz yetişkin kalplerimize ulaşmayı da başarıyor. Bu sebeple filmin 2015 yılında En İyi Animasyon Filmi Oscar’ına aday gösterilerek büyük bir beğeni toplamış olması bana pek şaşırtıcı gelmiyor. Denizin Şarkısı’nı hala izlemediyseniz, bence yaklaşan hafta sonu için şimdiden güzel bir alternatifiniz var demektir.





Fark ettiniz mi bilemiyorum ama biz hikayeye dalmışken sabah geçip gitti, hava ısındı, çay bitti ve güzel kedi uyanıp başka bir odaya kaçtı. Saatler on ikiyi göstermek üzere. Ben de izninizle bir bal kabağına dönüşmeden önce yazıyı burada bitiriyor, hepinize en içten sevgilerimi gönderiyorum.

Eylem ❤️





https://www.imdb.com/video/vi3133192729/?playlistId=tt1865505&ref_=tt_ov_vi

Bu Hafta Okuduğum Kitaplar

Espresso House-Majorstua

Espresso House-Majorstua

Bir hafta aradan sonra nihayet yeniden bir şeyler yazacak zamanı yakaladım. Saatler biraz önce on ikiyi vurdu. Kül Kedisi’nin bile uyumak için evine döndüğü şu dakikalarda, akşam üstü içtiğim kocaman bir fincan çay yüzünden olacak, uykum evden kaçtı. Neyse ki yazmadığım günler boyunca pek güzel kitaplar okudum ve onlardan söz etmek için can atıyorum.

Bu Haftanın Kitapları

Bu Haftanın Kitapları

 

Okulda son haftalarda çocuk edebiyatıyla ilgili çalışmalar yapıyoruz. Bu çalışmalar aslında yüksek lisans için şu anda bulunduğum fakülteyi ve bölümü seçmemin asıl sebebi. Ara verip tatil yapmak istediğim günlerde bile kitaplar aklımdan çıkmıyor. Küçükken ödev yapmayı seven ya da düzenli çalışmayı iyi öğrenmiş bir çocuk değildim. İnsanın eğitim ve çalışma hayatında sevdiği bir alanı seçmesinin önemini ve bu durumun başarıdaki yerini, bu aralar şevkle ödev yaparken idrak ediyorum. Okuldan analiz etmemiz için iki resimli kitap, bir grafik roman ve bir adet çocuk romanı seçmemizi istediler. Kitapları onların hazırladıkları bir listedeki örnekler arasından seçecektik. Ben hangi kitapları seçeceğime karar veremeyince bulabildiklerimin hepini okumaya karar verdim ve kütüphanenin yolunu tuttum.

Kütüphaneden Ödünç Aldığım Kitaplar

Kütüphaneden Ödünç Aldığım Kitaplar

 

Coraline: Ödünç aldıklarımın içinde okuduğum ilk kitap Coraline oldu. Hem uzun olduğu hem de çok merak ettiğim için önce onu okumak istedim. Hikaye, korku edebiyatının çocuk okurları hedef alan bir örneği gibi. Kitabın hoşuma giden yanları çabuk okunabilmesi, aralara serpiştirilmiş ürkünç şarkı sözleri ve sıcak bir son sayfa barındırıyor olması sanırım. Onun dışında ebeveynlerin ya da öğretmenlerin çocuklara neden böyle bir kitap tavsiye etmek isteyebileceklerini düşündüm ve bir cevap bulamadım. İçinde bir çocuk için son derece ürkünç olabilecek ayrıntılar olmasına rağmen, hikaye bu tarz bir eserde olması gereken güçlü ve insanı içine alan atmosferi yaratamıyor. En azından bende yaratmadı. Okurken, hikayede hep bir şeylerin eksik olduğunu hissettim ve ne yazık ki kitap bitene kadar o eksik dolmadı. Tadı damağımda kalmadığı için, bugün gönül rahatlığıyla kitabı kütüphaneye teslim ettim. Kütüphaneyi daha sık kullanmanın ne kadar mantıklı olduğunu da bu sayede daha iyi anlamış oldum.

Coraline

 

Where the Wild Things Are: Ödünç aldığım kitapların içinde en sevdiğim kitap oldu. Where the Wild Things Are yani Türçe adıyla Vahşi Şeyler Ülkesinde, bütün dünyada milyonlarca çocuk tarafından okunmuş ve sevilmiş bir çocuk klasiği. Neden olduğunu anlamak da bence zor değil. Kitabın kahramanı Max, giydiği canavar kostümünün içinde tam bir canavar gibi çeşitli yaramazlıklar yapmış ve ceza olarak akşam yemeği yemeden odasına gönderilmiştir. Annesi arkasından ‘vahşi şey’ diye seslenince ceza aldığı içim kızan Max annesine ‘seni yerim’ diye bağırır. İşte tam da o anda beklenmedik bir şey olur ve yapayalnız kalan minik Max’ın odasında bir orman biter. Ağaçlar büyür ve etrafı sarmaşıklar sarar. Okyanustan gelen bir yelkenli, Max’ı alır ve vahşi seylerin yaşadığı yere götürür. Hikaye Max’ın orada bütün vahşi şeylerin kralı seçilmesiyle devam eder ve burada anlatmak istemediğim mutlu bir sonla çok fazla uzamadan biter.

Where the Wild Things Are / Vahşi Şeyler Ülkesinde

Where the Wild Things Are / Vahşi Şeyler Ülkesinde

Kitabın bence en güzel yanı, bir çocuk perspektifiyle yazılmış olması. Annesinin yemek vermeden odasına kapattığı Max, aslında oyundan başka bir anlam taşımayan ‘yaramazlıklarını’ vahşi şeyler ülkesinde sürdürür. Bize tahammül edilemez gelen çocuk davranışlarının ardında aslında nasıl bir dünya olabileceğini, Max sayesinde biraz olsun görebiliyoruz. Kocaman resimlerle bezenmiş bu kitabın metni kısacık; hatta bazı sayfalarda hiç yazı bulunmuyor. Buna rağmen hem bittiğinde insanın yüzünde bir tebessüm bırakıyor hem de bu minicik kitaptan önemli bir şey öğrendiğinizi hissediyorsunuz. Maurice Sendak tarafından yazılmış ve resimlenmiş bu güzel hikayeyi henüz okumamış bütün miniklere ve onlarla yaşayan ya da çalışan bütün büyüklere öneriyorum. Kitabı bugün kütüphaneye geri verdim; ama hem okulda incelemek üzere seçtiğim kitaplardan biri olduğu için hem de ileride tekrar tekrar okumak isteyebileceğimi düşündüğüm için bir baskısını satın aldım.

Where the Wild Things Are / Vahşi Şeyler Ülkesinde

Where the Wild Things Are / Vahşi Şeyler Ülkesinde

 

The Lorax yani Türkçe adıyla Loraks, Dr. Seuss tarafından yazılmış ve kırkıncı yaşını devirmiş olmasına rağmen hem hala çok güncel hem de çocuklar tarafından çok sevilen bir hikaye. Daha ilk sayfalardaki resimlere ve anlatım diline bakınca kitabın Dr Seuss’ tarafından yazılmış olduğunu anlıyorsunuz. Çevre ile ilgili önemli mesajlar veren hikaye, tüketim çılgınlığımız sayesinde dünyaya ve dolayısıyla kendimize verdiğimiz zararı son derece enteresan ve net bir şekilde anlatıyor. Loraks’ı çalışma grubundaki arkadaşlarımdan biri seçmişti. Dün kitabı derste ayrıntılı şekilde tanıttığı zaman ben de bir an önce okumak için sabırsızlandığımı hissettim. Akşamüstü en sık gittiğim kafeye uğrayıp bu özgün kitabı orada keyifle bitirdim.

The Lorax by Dr. Seuss

The Lorax / Loraks

The Lorax / Loraks

The Lorax / Loraks

Espresso House (2)
Gece yarısını geçtiğimizde evden sessizce ayrılan uykum, gönlünce gezdikten sonra şehrin tenhalaşan sokaklarından sıkılmış olacak, eve geri döndü. Ben de böylece onu ne kadar özlediğimi anlamış oldum. Tekrar kaçmasına fırsat vermeden kendimi onun kollarına bırakmak istiyorum. Kalan kitaplardan da yarın söz ederim. O zamana dek hepinize iyi geceler ve tatlı rüyalar diliyorum.

Sevgiler

AngelMoon