Kağıttan Gemi



Merhaba,

Dolunayın parlak pullarının dökülerek lacivert sulara karıştığı ve dalgalarla birlikte yanıp söndüğü bir gece hayal etmenizi istesem? Bir de bu gecenin içinde sessizce süzülen büyük güzel bir gemi… Şöyle beyaz kremayla süslenmiş bir düğün pastasına benzeyen, kat kat ve içinde eğlenceler, apoletli kaptanlar, dans eden balerinler, oyunlar ve müzikler olan bir gemi… Ona biraz yaklaşıp dikkatlice bakarsanız, on birinci kattaki havuzla restoranın arkasında kalan ahşap döşemeli geniş güvertede oturmakta olan beni görebilirsiniz. Gece ilerlediği için bardaklar boşalmaya, sohbet eden yolcular burayı tek tek terk etmeye başladılar. Arka masalardan gelen tek tük neşeli kahkaha sessizliği kırsa da rüzgar onları kocaman ağzıyla çabucak avlayıp yutuyor. Geriye kalan birkaç sessiz yolcu ve ben dalgalar arasında yolunu arayan bu kağıttan gemide oturmuş mehtaba bakarak geçmişten geleceğe doğru ettiğimiz yolculuğu düşünüyoruz. Evet, zaman karada sanki bir noktadan diğerine ilerlerken burada adeta gecenin içinde genişliyor, uzuyor, esneyip yuvarlanmaya başlıyor. Çocukluğumuz, gençliğimiz, anlarımız, anılarımız ve öykülerimiz karışıp adeta helezonik bir şekilde kıvrılarak sonsuz gibi görünen denizde  uzayıp gidiyor.

Özenle kesip biçerek üzerime güzelce oturttuğum sorunsuz ve uyumlu gemi yolcusu rolüm böyle anlarda biraz potluk yapmaya başlıyor. Diğer yolcularla birlikte eğlencelere katılmak ideal bir seçim gibi dursa da konuk olduğum topraklarda kulağıma çalınan eski hikayeleri düşünmeden edemiyorum. Aslında onları kaybetmeden size anlatabilmek için küçük bir cam şişenin içine doldurmuştum. Efsunları kaçmasın diye kapağı sıkıca kapatmayı da unutmamıştım. Sihirli şişeyi açıp içindekilerin ilkini burada yazıya dökmek için zamanın yoldan çıktığı böyle bir andan daha iyi bir fırsat bulabilir miyim diye soruyorum kendime. Cevabım belli. Gelin bu güzel mehtaplı gecenin hakkını vermek için birlikte Ege Denizi’nin berrak sularına dair mitolojik bir öyküye dalalım. Ne dersiniz?



Theseus ve Minotaurus Efsanesi

Atina’nın görkemli krallığında hüküm süren Kral Aigeus (Kral Ege), iki kez evlenmesine karşın çocuk sahibi olamamıştı. Bu durum, krallığın geleceği için büyük bir endişe kaynağıydı. Aigeus, soyunu sürdürecek bir evlat özlemi içindeydi ve bu sebeple bir kahine danıştı. Kendisine verilen öğütü tam olarak anlayamamıştı; ama dönüş yolunda Troizen’e uğradı.

Aigeus Troizen’de Kral Pittheus’un kızı güzeller güzeli Aithra’yı gördü ve ona gönül verdi. Aithra bu birliktelikten, hamile kaldı ancak Aigeus’un orada onunla kalması mümkün değildi. Atina’ya geri dönmeden önce altın sandaletleriyle kılıcını ağır bir kayanın altına saklayarak, “Oğlum bu kayayı kaldıracak kadar büyüyüp güçlendiği zaman ona benim soyumdan olduğunu anlatabilirsin. Bu emanetleri alarak bana gelirse onu tanımam mümkün olur” dedi. Theseus büyüdü, güçlü kuvvetli bir delikanlı oldu. Zamanı geldiğinde ağır kayayı kaldırıp babasının eşyalarını alarak Atina’ya doğru yola çıktı. Korkusuz bir yiğit olduğundan yol boyunca birçok tehlikeli yaratıkla karşılaşmasına rağmen hepsini yendi ve babasının memleketine bir kahraman olarak ulaştı.

Öte yandan, Girit’te hüküm sürmek isteyen Minos (Zeus ve Europe’nin oğlu), kardeşleriyle taht kavgasına tutuşmuştu. Hükümdarlığı hak eden kişinin kendisi olduğunu, bu sebeple tanrıların da onu desteklediklerini kardeşlerine göstermek istemekteydi. Bunun için denizler tanrısı Poseidon’dan kendisine kocaman, güçlü bir boğa vermesini istedi. Poseidon, Minos için beyaz köpüklü dalgalardan bembeyaz, muhteşem bir boğa yarattı. Ancak bir şartı vardı. Minos’tan onu kendisi için kurban etmesini istiyordu. Minos hem kendi gücünü hem de tanrılar tarafından kutsanışını simgeleyen bu boğayı Poseidon’a kurban etmeyi kabul etti. Böylece bu boğa sayesinde istediği güce erişti. Ancak hayvanı o kadar beğenmişti ki öldürmeye bir türlü kıyamadı. Onun yerine sıradan bir boğayı kurban etmeyi seçti. Poseidon, bu ihaneti çabucak farkederek çok öfkelendi. Kral Minos için onun isteğine karşı gelmenin cezası ağır olacaktı. Poseidon, intikamını almak için aşk tanrısı Eros’tan yardım istedi ve Minos’un karısı güzel Pasiphae’e bir büyü yaptı.

Pasiphae, bu güçlü büyünün etkisinde, beyaz boğaya aşık oldu. Ondan bedeni insan, kafası boğa olan vahşi bir canavar dünyaya getirdi. Bu korkunç varlığa Minos’un boğası anlamına gelen Minotaurus adını verdiler. Boğa adam, hem kralın hem de Girit halkının hayatını bir kabusa çevirdi; çünkü etrafındaki herkese zarar vermeye başlamıştı. Onu kontrol etmek mümkün değildi. Bu nedenle, Minos, Minotaurus’u gözden uzak tutmak ve kontrol altına almak için bir çözüm arıyordu. Mimarı Daidalos’un yardımıyla, girenin bir daha içinden çıkamayacağı büyük, karmaşık bir labirent inşa etmeye karar verdi. Saldırgan bu labirente hapsedilecek, böylece verdiği zarar kontrol edilebilecekti.

Atinalılar Giritlilerle ile bir anlaşmazlığa düşmüş, haksız çıktıkları için ceza olarak her yıl olarak Atina’daki en güzel yedi genç kız ile erkeği yemesi için Minotor’a kurban olarak göndermek zorunda kalmışlardı. Kurbanları götüren gemi, siyah yelkenleri olan bir gemiydi. Atina’da babasına kavuşan ve pek sevilen prens Theseus, Minotaurus’u öldürüp, bu kurban işine bir son vermek istemekteydi. Aigeus, onu bu karardan vazgeçiremeyeceğini anlayınca gitmesine bir şartla razı oldu. Oğlu Minotaurus’u öldürmeyi başarabilirse, Atina’ya dönerken, siyah değil beyaz yelkenler açacaktı. Böylece kral onun sağ olduğunu, eve iyi haberlerle döndüğünü uzaktan görebilecekti.

Theseus ile diğer kurbanlar, Girit’e vardıklarında labirente götürüldüler. Minos’un kızı Ariadne, kurbanlar arasında Theseus’ u görüp ona aşık oldu. Yarı kardeşi olan Minotaurus’un onu öldürmesine gönlü razı değildi. Labirentte yolunu kaybetmemesi ve oradan sağ çıkmasına yardım etmek için Daidalos’un önerisiyle Theseus’a bir makara iplik verdi. Delikanlı ipliği labirentin girişine bağlayacak, dönerken de onu takip ederek çıkışı kolayca bulabilecekti. Theseus, labirente girdiğinde Minotaurus ile başa baş bir savaşa girdi. Cesareti ve kararlılığıyla onu öldürdü, ipi takip ederek labirentten çıktı. Hayatlarını kurtardığı diğer gençlerle birlikte kendisini seven prensesi yanına alıp Atina’ya doğru yola çıktı; ancak dönüş yolunda babasına söz verdiği gibi beyaz yelkenleri açmayı unutmuştu. Geminin siyah yelkenlerini gören Kral Aigeus, oğlunun öldüğüne inandı. Bu acıya dayanamayacağı için kendisini oracıkta denize attı. Efsaneye göre, Kral Aigeus, yani Kral Ege’nin trajik bir biçimde can verdiği bu sular Ege Denizi adını aldı.


Yine bir blog yazısının daha sonuna geldik. Atina ve Minos uygarlıkları döneminde geçen öykümüz aslında farklı anlatıcılar tarafından değişik örnekleri aktarılan türden. Ben onu size gemi yoculuğumun ilk durağı olan ve babamın köklerinin uzandığı Girit’te öğrendiğim şekliyle anlatmak istedim. Yazının sonuna anlatıyı ve karakterleri daha ayrıntılı bir biçimde ele alan ve benim kaynak olarak faydalandığım iki kitap ile bir internet sitesinin linklerini ekleyeceğim. İçi öykü dolu büyülü şişeyi çok yakında, Oslo’daki evime döndüğümde yeniden açacağım. Bakalım içinden çıkan ilk efsane hangisi olacak? O zamana dek kendinize iyi bakın.

Sevgilerimle, ❤️

Eylem Rosseland

Kaynaklar:

Mitoloji Sözlüğü – Azra Erhat

https://www.amazon.com/Mitoloji-S%C3%B6zl%C3%BC%C4%9F%C3%BC-Turkish-Azra-Erhat/dp/975140391X

Yunan Mitolojisi – Karl Kerényi

https://www.amazon.com.tr/Yunan-Mitolojisi-2-Cilt-Tak%C4%B1m-Kahramanlar/dp/6050206279/ref=sr_1_1?crid=9P131G2LYO21&dib=eyJ2IjoiMSJ9.Fl-bXtP_h8FPrP0bQ5B_xbLRAAEk-hI42t9DtndNrF5BelsebOwenBrM48kDavKMB4d8NdZFSl6TzDkVen-uoFPs6bbzwLcKeecceHzKpKhMXvNE_1UghYdPH7tMGWxr7NyiUcI2AeB5hi1MU9yePFZphugjojyXJMpCvw_MQ_g9hQh8m5bBQ8F5OjX54AQcJl3TSfK_FRbsuQnfKWd3xwuVUwdS9BWunNLFijjdrgvofOJywb-75vwUgp1156-RzArkZ4wp49nxJ0z3nwknRNRNY_cbuzywUw5HdsUO7dI.GkA40Xe5zJMo-MY6w2Wh6VLTQMXHGu5AX-jjWeIMrbI&dib_tag=se&keywords=yunan+mitolojisi&qid=1722616661&sprefix=Yunan+mi%2Caps%2C90&sr=8-1

The Myth Of Theseus And The Minotaur

https://meet-the-myths.com/greek-mythology/theseus-and-the-minotaur/

Selkie Gelin




Eski Bir Masal

Evvel zaman içinde
Kalbur saman içinde
Dalgalar alacakaranlıkta kıyıları öperken
İskoçya’nın hırçın rüzgarları
Sudaki sırları karaya taşıyıp
Eski bir masalı anlattı

Hikayeye göre
Selkielerden güzeller güzeli bir kadın
Bir akşam ansızın aşkın ağına takıldı
Sahile çıkıp kumlar üzerinde şarkı söylerken
Saçlarının ışıltısı yıldız olup havaya saçıldı
Bir faninin sevgisi onu oracıkta kavrayıp kalbinden
Kürkünü çalarak kaderini karaya bağladı
Selkie artık tutsaktı
Her gün gözyaşı dökse de
Sonunda toprağa alıştı
Denizlerdeki evini özlerken
Yitik özgürlüğü ve sevgisi
Sesini bastırdı

Bir gün masum bir yürek
Çalınanı buldu
İki dünya arasında tutsak benlik
Böylece özgürlüğüne kavuştu
Selkie Kadın yeniden ipeklere sarındı
Rüzgarda bir çığlık oldu
Derin sulara dalarak
Köpüklerin arasında kayboldu

(Eylem, Temmuz 2024)

Merhaba,

Bir önceki blog yazısında sizlere Denizin Şarkısı adlı filme esin kaynağı olan bir hikayeden, Selkie Gelin’den, söz edeceğimizi söylemiştim. Selkieler Fareo Adaları, İrlanda, İskoçya ve İzlanda folklöründe yeri olan, hem denizde hem de karada yaşayabilen mitolojik varlıklardır. Karaya çıktıklarında fok kürklerini çıkarır, göz kamaştırıcı güzellikteki birer insan gibi görünürler. Bir insanla karşılaştıklarında ise tekrar şekil değiştirip denize dönerler. Bu insan kılığına bürünebilen büyülü varlıklar aslında dünyanın pek çok farklı bölgesindeki efsanelerde ve halk masallarında bulunuyor. Oğuz Tansel’in derlediği halk masallarımızı okuyanlarınız, havuz başında gülüp oynayan ve insanları görünce çabucak güvercin donuna giren (güvercin kılığına girme böyle tasvir ediliyor) ve uçup giden peri kızlarını hatırlıyorsunuzdur. İnsan şeklini alan güzel sesli fok balıkları bana bu sebeple biraz kendi masallarımızı hatırlattı. İlerideki yazılardan bazılarını Anadolu’da anlatılmış zengin ve efsunlu hikayelere ayırsak iyi olur diye düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

Selkie Gelin’e geri dönecek olursak, onun da diğer birçok efsane ve masal gibi, anlatıldığı coğrafyaya veya yazılı dile döküldüğü döneme göre farklılıklar gösterdiğini söyleyebiliriz. Benim burada yayımlamak için seçtiğim çeviri aslında İskoçya’da bilinen bir varyasyon. Severek okuyacağınızı umuyorum. Selkie Gelin’i orjinal haliyle kendi dilinde okumayı tercih edecek olanlarınız için sayfanın sonuna bir link ekleyeceğim. İlerideki yazılarda değinmemi veya yayımlamamı istediğiniz farklı Selkie öyküleri biliyorsanız, bana buradan veya Facebook üzerinden ulaşabilirsiniz.

Çok yakında yeniden görüşmek dileğiyle…

Sevgiler,

Eylem ❤️




Selkie Gelin

Bir zamanlar, İskoçya’nın batı kıyısında, genç bir balıkçı yaşardı. Bir gün bu balıkçı tüm gününü denizde geçirmiş, buna rağmen sadece birkaç küçük balık yakalayabilmişti. Hava kararmaya başladığında sahile doğru kürek çekti ve küçük teknesini karaya çıkardı.

Çakıl taşlarıyla dolu sahil boyunca kulübesine doğru yürüyordu ki hoş sesli birilerinin daha önce benzerini duymadığı güzellikte bir şarkı söylediğini işitti. Seslere doğru yöneldiğinde, suyun yakınında gülüp oynayarak şarkılar söyleyen bir düzine Selkie gördü. Balıkçı gözlerine inanamıyordu. O güne dek çok az insan Selkie halkını yani arada sırada kürklerini çıkarıp karada insan formuna bürünen fok balıklarını, görebilirdi. Öylece durup onları izliyordu ki Selkieler onu fark ettiler ve hızla denize dalarak dalgaların arasında kayboldular.

Balıkçı, Sanırım bir rüya gördüm, diye yüksek sesle söylenerek tekrar kulübesine doğru yola koyuldu; fakat bir şey onu huzursuz etmişti. Tekrar geri döndüğünde, bir kayanın üzerinde duran parlak ve pürüzsüz bir şeye gözü takıldı. Biraz daha yaklaştığında bunun bir fok balığı kürkü olduğunu gördü. “Hiçkimse Selkieleri gördüğüme inanmayacak, ta ki bunu gösterene dek” dedi. Eğilerek kürkü aldı ve omzuna attı. Bunu iyi bir paraya satabilirim, diye düşündü.

Tam o sırada, arkasında birinin adımlarını duydu ve hızla dönüp baktı. Karşısında, olağanüstü güzellikte genç bir kadın durmaktaydı. Kadın hüngür hüngür ağlıyordu. Balıkçının içi cız etti.

“Güzel hanımefendi, niçin böyle ağlıyorsunuz?” diye sordu.

Kadın içini çekerek balıkçının gözlerine baktı ve,

“Nazik bayım,” dedi gözyaşlarına boğularak, “siz benim kürkümü aldınız. Lütfen onu geri verin, çünkü ben bir Selkieyim ve kürküm olmadan suda yaşayamam.”

Balıkçı kadından gözlerini alamıyordu. Onu ilk gördüğü anda aşka düşmüştü. Genç ve inatçı bir delikanlı olduğu için kadını yanında tutması gerektiğini düşündü. Bu yüzden fok kürkünü sıkıca göğsüne bastırdı ve,

“Sevgili bayan, benim eşim olun. Ben size aşık oldum ve bu sebeple kürkünüz olmadan karada yaşamak zorunda kalacaksınız. Sizi çok mutlu edeceğime söz veriyorum.”

“Lütfen yapmayın bayım, ben karada asla mutlu olamam. Hem halkım benim için çok endişelenir. Evime dönmeliyim.”

Ancak genç adam kararlıydı. Olabildiğince tatlı bir gülümsemeyle, başını eğdi ve bir dizinin üzerine çökerek,

“Benim küçük ve şirin bir kulübem var. Orada sizi ateşin yanında sıcak tutarım. Size yemeyi dileyebileceğiniz tüm taze balıkları getiririm. Karada mutlu bir hayat yaşayacağınıza söz veriyorum. Lütfen benim gelinim olmayı ve benimle evlenmeyi kabul edin.” dedi.

Genç kadın kürkü olmadığı için çaresiz bir durumdaydı. Karada tutsak kalmıştı ve denizdeki evine dönemiyordu. Böylece yakında ondan kürkünü geri alabileceğini umarak balıkçının elini tuttu, eve doğru yola koyuldular. Balıkçı haftalarca kürkü yanından ayırmadı; çünkü müstakbel eşinin onu çalıp kaçmasından korkuyordu. Bir süre sonra Selkie karadaki yaşama alışmaya başladı. Balıkçı bunu gördüğünde kürkü bacadaki bir çatlağın içine sokuşturarak, onu burada asla bulamaz diye geçirdi içinden. Aradan bir ay geçtikten sonra evlendiler. Çok mutluydular. Balıkçı karısına hem iyi hem çok cömert davranıyordu. Onu gerçekten çok seviyordu ve mutlu etmek için çırpınıyordu; ama kürk konusundaki kararlılığı hala devam etmekteydi.

Selkie gelin zamanla inatçı kocasını sevmeye başladı. Bazen ona şarkılar söylüyordu. Böyle gecelerde balıkçı kendisini dünyanın en mutlu adamı gibi hissediyordu. Yıllar böyle geçerken ve çiftin yedi çocuğu oldu. Selkie gelin evlatlarının hepsini çok sevdi. Çocuklar bazen annelerini sahilde dalmış denizi izlerken bulduklarında,

“Anne, niye bu kadar üzgünsün?” diye sorarlardı.

“Ah, sadece hayallere dalmışım.” diyerek başını sallayan anneleri onları alınlarından öperdi.

Bir gün balıkçı ile en büyük üç çocuğu balık tutmak için tekneyle denize açıldılar. Diğer üçü, ekmek ve süt almak için köye gittiler. Anneyle en küçük oğlu ise evde kalmışlardı. Anne yine pencereden dışarı bakıyor ve kıyıya vuran dalgaları izliyordu. Uzaklarda, kaygan, siyah kayalıklarda bir grup fok oyun oynamaktaydı. Selkie kadın derin bir iç çekti ve gözleri yaşlarla doldu. En küçük oğlu onun yanına koşarak,

“Anne ne oldu? Denize her baktığında neden bu kadar üzülüyorsun?” diye sordu.

Annesi hiç düşünmeden dönüp dedi ki,

“Üzülüyorum çünkü ben denizde doğmuştum. Orası benim bir daha asla geri dönemeyeceğim evim. Baban benim kürkümü sakladı.”

İskoçya’daki tüm çocuklar gibi bu küçük oğlan da Selkie halkı hakkında anlatılan hikayeleri duymuştu. Bu nedenle annesinin kim olabileceğini hemen anladı. Şömineye koştu, uzanarak fok kürkünü bulunduğu yerden çekip çıkardı ve annesine göstererek,

“Bu mu?” dedi.

“Nasıl buldun?” diye hayretler içinde sordu annesi.

“Bir gün babamla burada yalnızdık. Kürkü gizlediği yerden çıkarıp baktı. Bana onun çok özel olduğunu söyledi. Şimdi neden öyle dediğini anlayabiliyorum.”

Kadın önce kürküne sonra uzanıp çocuğuna sarıldı. “Canım,” dedi fısıldayarak, “seni her zaman seveceğim.” Sonra kürkü göğsüne sıkıca bastırarak dışarı, denize koştu. Kürkünün içine girdi ve suya daldı.

Balıkçı ve çocukları eve dönerlerken bir grup fok balığının yanından geçtiler. Adam, teknenin yanında yüzünde garip bir ifadeyle kendilerine bakmakta olan pırıl pırıl, genç bir fok balığı gördü. Sonra onun suda kaybolup giderken acı bir çığlık attığını işitti. Eve varıp olanları duyduğunda ise kalbi paramparça oldu. Oğlunun kendisinden çok daha cesur, cömert ve sevgi dolu bir insan olduğunu anlamıştı. Balıkçı ile çocukları, yaşamlarının geri kalan kısmında Selkie kadını özlediler; ama onun ait olduğu dünyada mutlu olduğunu biliyorlardı. Bir süre sonra bir fok balığı sürekli kıyıya gelip uzun uzun yüzmeye başladı. Babayla evlatları bir daha hiç aç kalmadılar; çünkü ağları her zaman kocaman parlak balıklarla doldu.

Çeviren: Eylem Rosseland

Bea Ferguson’un anlatımıyla masalın orjinali:

https://tracscotland.org/wp-content/uploads/2018/03/The-Selkie-Bride.pdf

Soğuk Denizlerden Gelen Sıcak Bir Masal

Selkie


“Denizlere dönmeliyim yine, ıssız denizlere, göklere 
Bütün istediğim bir gemi ve yol gösteren bir yıldız 
Vuran çark, rüzgarın şarkısı, titreşen beyaz yelkenlerle
Denizin yüzünde sisli bir şafak, bir şafak istediğim yalnız 

Denizlere dönmeliyim yine, dalgaların çağrısına
Öyle hoyrat, öyle saf bir çağrı ki karşı konulmaz ona 
Bütün istediğim rüzgarlı bir gün, uçan bulutlar
Savrulan köpükler, serpintiler ve martıların çığlığı 

Denizlere dönmeliyim yine, o başıboş hayata 
Rüzgarın bıçak gibi keskin estiği
martıların ve balinaların yoluna 
Bütün istediğim neşeli bir öykü
gülen bir denizci yoldaştan
Ve sakin bir uykuyla tatlı bir rüya uzun yolculuğun sonunda”

John Masefield (1878-1967)


This image has an empty alt attribute; its file name is IMG_5497-1018x1024.jpeg


Merhaba,

Yoğun denilebilecek bir dönemden sonra yavaş ve güneşli tatil günlerine yaklaşmaya başladık. Hava pek sıcak değil; ama yine de tatlı ve aydınlık bir Cuma sabahına uyandık. Araladığım pencereden içeriye pırıl pırıl taze bir gün sızmakta. Minik, puantiyeli kedi Josefine Bonbon yanımda, tıpkı çikolata damlalarıyla yapılmış kocaman bir çörek gibi kıvrılmış uyuyor. Bargamut ve kamelya çaylarını karıştırarak demlediğim aromalı çayımı yıllar önce İzmir’den aldığım incecik camdan yapılmış fincanıma doldurdum. Keşke şu anda oturma odamı dolduran serin sabah dinginliği ekrandan geçip sizin mekanınıza da yayılabilse diye geçiriyorum içimden. Bir yazı üzerinden içimizi ısıtacak sıcak çayı veya şahane güzellikte leopar desenli bir ev kedisini paylaşamasak da, artık onlar kadar keyifli bir masal filminden, Denizin Şarkısı’ndan söz etmeye hazırız bence.

Denizin Şarkısı aslında iyi bilinen, Oscar ödülüne aday olmuş bir film. Öyle ki onu bana yıllar önce çocuk edebiyatı veya animasyon filmlerine özel bir ilgisi olmayan fakat sinemaya tutkun bir tanıdığım önermişti. Buna rağmen, o zamandan beridir, okulda birlikte izlediğimiz öğrencilerim de dahil olmak üzere, filmi daha önceden bildiğini söyleyen birine hiç rastlamadım. Tıpkı izledikten sonra beğenmediğini dile getirene rastlamadığım gibi… Yoğun duyguların, mitolojik öğelerin, sıcak ilişkilerin, küçük ayrıntılarla ve el emeği görsellerle bir dantel gibi örülerek işlendiği böyle özel bir filme burada yer vermemenin haksızlık olacağını düşünüyorum. Bu sebeple bu blog yazısını filme, bir dahakini de ona esin kaynağı olan eski bir hikayeye ayırmak istiyorum. Umarım severek okursunuz.




Denizin Şarkısı


Orjinal adıyla Song of the Sea, yönetmenliğini Tomm Moore’un üstlendiğive senaryosu yine Tomm Moore ve Will Collins’e ait, 2014 yapımı modern bir animasyon filmi. Hikaye, İrlanda kıyılarında, Ben ve Saoirse adlı iki küçük kardeşin babalarıyla birlikte yaşadıkları şirin bir deniz fenerinde başlar. Annelerini Saoirse’nın doğumu sırasında kaybetmişlerdir. Onun sevgisini ve sıcaklığını tadamamış olan kızcağız sesini bulamamış ve altı yaşına gelmesine rağmen hiç konuşmamış bir çocuktur. Babaları eşinin kaybı sebebiyle yaşadığı acıyı bir türlü atlatamaz. Ben ise bu kayıpla birlikte sudan korkmaya başlamıştır. Annesinden geriye kalan iki değerli armağana tutunmaktadır. Birisi onun anlattığı öyküler, diğeri de denizin şarkısını dinleyebilmesi ona verdiği bir deniz kabuğu… Yaşadıkları sakin hayat, Saoirse’nın büyükannesi tarafından gizlenmiş sihirli bir mantoyu keşfetmesiyle sarsılır. Ortaya çıkan sırlar onları önce şehre, sonra perilere ve en sonunda da aslında bir Selkie, yani sihirli kürkü sayesinde istediğinde bir insana veya fok balığına dönüşebilen özel bir varlık olan annelerinin hikayesine götürür. Annesi gibi bir Selkie olduğunu öğrendiğimiz minik Saoirse, denizin şarkısını söylemek ve dalgalara kavuşmak için bir yolculuğa çıktığında, Ben kız kardeşini bırakamaz ve büyük bir cesaretle onunla birlikte merak ve tehlike dolu bir maceraya atılır.

Ben ve Saoirse bu macera boyunca, İrlanda efsanelerinde ve masallarında yeri olan birçok doğa üstü varlıkla karşılaşırlar. Her karşılaşma, kendi kimliklerini ve etraflarındaki gizemli dünyayı anlama konusunda onlara yardımcı olur. Böylece annesinin kaybıyla yaşadığı travmayı atlatamamış olan Ben kardeşine olan sevgisini, bağlılığını ve gereksinimini daha derinden hissedebilmeye ve bu duygularını gösterebilmeye başlar. Ben ve Saoirse’nın yolculuğu aynı zamanda duygusal bir yolculuktur. Bu süreçte acıları iyileşmeye, korkuları azalmaya ve aralarındaki kardeşlik bağı derinleşmeye başlar.

Filmin en çarpıcı özelliklerinden biri olan resimlerin güzelliğinin altını çizmek istiyorum. İrlanda kültüründe yeri olan şahane motiflerle süslenmiş görüntüler filme özgünlük katmış. İzlediğiniz her sahnenin titizlikle işlenmiş olduğunu görebiliyorsunuz. Özenle seçilmiş renkler, ilginç folklorik desenler, ninniye benzeyen yumuşak ve rüyamsı müziklerle desteklenerek hikayenin halihazırdaki duygusal derinliğine yeni boyutlar ekliyor ve onu izleyiciyi kucaklayan, büyülü bir deniz masalı haline getiriyor. İrlanda’nın efsanelerinin ve masallarının zengin dokusuyla işlenen evrensel konular filmi her yaş grubundan izleyici için çekici hale getiriyor. Okulda tüm sınıfla birlikte izlerken, göz yaşlarını tutamayan öğrencilerim olduğunu hatırlıyorum. Bir çocuğun en büyük korkularını ve endişelerini ustaca işleyen yönetmen, şefkatli ve zarif anlatımıyla her yeni yaşta ve her yeni hayal kırıklığıyla üstüne bir kilit daha vurduğumuz yetişkin kalplerimize ulaşmayı da başarıyor. Bu sebeple filmin 2015 yılında En İyi Animasyon Filmi Oscar’ına aday gösterilerek büyük bir beğeni toplamış olması bana pek şaşırtıcı gelmiyor. Denizin Şarkısı’nı hala izlemediyseniz, bence yaklaşan hafta sonu için şimdiden güzel bir alternatifiniz var demektir.





Fark ettiniz mi bilemiyorum ama biz hikayeye dalmışken sabah geçip gitti, hava ısındı, çay bitti ve güzel kedi uyanıp başka bir odaya kaçtı. Saatler on ikiyi göstermek üzere. Ben de izninizle bir bal kabağına dönüşmeden önce yazıyı burada bitiriyor, hepinize en içten sevgilerimi gönderiyorum.

Eylem ❤️





https://www.imdb.com/video/vi3133192729/?playlistId=tt1865505&ref_=tt_ov_vi